You are on page 1of 3

Güzel bir gün ölmek için…

-Saat onikiye yedi var. Yedi, yedi, yedi…. Uğurlu sayım


değil ama bir çokları kendilerine şans getirdiğine inanıyor. Hem
kitaplarda göğün yedi kat olduğu yazılı değil mi? Sanırım
bundan sonra yapabileceğim tek şey bana da uğur getirmesini
dilemek. Çok yapmacık konuşuyorum, insanların “sanırım,
korkarım ki” gibi kelimeler kullanmasından hep nefret ettiğim
halde kendim kullanıyorum. Bir kitapta bunun kişiliğin
gelişmemiş olmasına yorumlandığını okumuştum sanki. Hangi
kitaptı acaba? Saat onikiye altı var. Kahretsin kaçırdım şanslı
zamanı. Gerçi benim şanslı sayım her zaman için on üç
olmuştur, o halde kendime yeni bir şanslı zaman bulabilirim.
Geceyarısını on üç geçe hiç fena değil mesela. On dokuz dakika
beklemem lazım. Bu sayıyı da sevdim. On dokuz… Belki de on
dokuz geçe atlamalıyım. Geciktirmenin ne anlamı var ki? Hayır,
olmaz, on üç geçe atlayacağım ama on dokuz parçaya ayrılmayı
dileyebilirim. Kendi kendimi kandırıyorum; asla o kadar fazla
parçaya ayrılmam. Hatta vücudumdan parçalar koparsa
gerçekten de şaşarım. Tabii daha önce ölmediysem. İntihar
etmeyi planlayan biri için oldukça iyi bir espri anlayışım var.
İntihar mektubu yazmam lazım. Öylece ölemem, ardımda
birşeyler bırakmalıyım. Neden yazayım ki ama? Geride kalanlara
nefret kusmak için mi? Üstelik ne yazabilirim ki kalanlara?
Hayatın fazlasıyla sıkıcı olduğuna inandığım için ölmek
istediğimi mi? Büyük olasılıkla teen-ager saçmalıkları diye
düşünecekler, aralarında beni anlayacak biri bile çıkmayacak.
Aşağıdaki köpeklerin havlamalarına bakılırsa oldukça aç
olmalılar. Acaba benim cesetimi yeme talihsizliğine düşerler mi?
Zehir.. Kahretsin unuttum. Zehir içerek intihar etmiyorum ki
onlar için talihsizlik olsun. Beni yemek için belki de aralarında
kavga edecekler. Başım dönüyor. Sanırım ölümü düşünmek beni
sarhoş yaptı.

Azra, pencereye yaklaşırken tüylerinin diken diken


olduğunu farketti. Elleri pencerenin koluna giderken kendi
kendine ölümün acısız olacağı fikrini telkin ediyordu.

-Canım acımayacak. Yere çarparken çok hızlanmış


olacağım. Başımın üstüne bir ton düşmüş gibi olacak. Beynim
kafatasımdan akarken güzelliğim de mahvolacak. İşte bu çok
komik, bir de genç öl cesetin güzel olsun derlerdi.

Azra hastalıklı bir kahkaha attı. Aklınca ölümle dalga


geçmeye çalışıyordu. Midesi yavaş yavaş bulanırken pencereyi
açmayı nihayet başardı. Nasıl atlaması gerektiğini düşündü bir
an için.

-Sadece geriye yaslanacağım, balıkadamların yaptığı gibi.


Son anlarda vücudum benim emirlerimi dinlemeyecek ve bir
yerlere tutunmaya çalışacağım. Bir yerlere tutunmam çok kolay,
başka bir yol bulmalıyım. Bu işin daha kolay bir yolu olmalı ama
nasıl? Belki de pencere pervazına tırmanıp biraz öne eğilmeyi
denemeliyim. Vücudumu öne doğru bıraktığımda denize
atladığımı hayal edersem vücudumun isyanının önüne geçmiş
olabilirim belki. Çok kolay olacak, bebek oyuncağı…
Azra ölüme atlamanın kolay olmayacağını biliyordu.
Pencere pervazına tırmanırken hareketleri yavaştı. Rüzgarın sesi
kulaklarında uğuldarken kalbi yerinden fırlayacak gibi
çarpıyordu. Pencere pervazlarına sıkı sıkı tutunarak öne doğru
eğildi. Ellerini bırakması, ölüme atlaması için yetecekti ama
elleri hayatı sıkı sıkıya kavramıştı. Yaşama arzusu diye düşündü
Azra. Kollarına aşağılayıcı bir bakış fırlattı. Kendini biraz geri
çekti ve sonra tekrar öne doğru itti kendini. Bütün gücüyle öne
doğru asılıyordu ama kolları o kadar sıkı tutmuştu ki pencere
pervazını, düşmesi imkansız gibiydi. Savaşı kaybettiğini kabul
edip yatağına yatması zaman aldı. Yastığa başını koyarken
ağzından kelimeler kendiliğinden döküldü. Vücuduna sitem mi
ediyordu yoksa kötü espri yeteneği yine iş başında mıydı
bilmiyorum. Üzgün değildi, tek gerçek bu.

-Ölmek için güzel bir gündü...