You are on page 1of 249

SO KRATESTEN ONCE FELSEFE

(FRAGMANLAR - DOKSOGRAFLAR)

(II. CİLT)

Hazırlayan:
Wilhelm Capelle

Almanca'dan Çeviren:
Oğuz Özügül

KABALCI
KABALCI YAYINEVİ 55
Felsefe Dizisi 16

SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE


Fragmanlar-Doksograflar
(II. Cilt)
Wilhelm Capelle
Özgün adı: Die Vorsokratiker / (Hg.) Wilhelm Capelle
© Alfred Kroner Verlag, Stuttgart, 1968
Almancadan Çeviren:
Oğuz Özügül
Bu çevirinin yayın hakları
Kabalcı Yayınevi'ne aittir.

Türkçe Birinci Basım:


Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1995
ISBN 975 - 7942 - 02 - 2 (Takım)
ISBN 975 - 7942 - 05 - 7 (2. cilt)

Yayın Yönetmeni: Vedat Çorlu


Editör: Süreyyya Evren
Dizgi: Beyhan Ajans
Kapak Resmi: Bergama Dionysos Tapınağı'nı gösteren çizim (M.Ö. 2. yy.)
Kapak Reprodüksiyonu: Banu Kutun
Düzelti: Atila Ataman
Baskı: Yaylacık Matbaası
Cilt: Temuçin Mücellithanesi

KABALCI YAYINEVİ
Himaye-i Etfal Sok. 8-B
Cağaloğlu 34410 İSTANBUL
Tel: (0212) 526 85 86 - 522 63 05 Fan: (0212) 526 84 95
İÇİNDEKİLER

Sekizinci B ölüm
ANAXAGORAS

A. Fizik 15
I. "Meteoroloji" 15
1. Güneş ve Ay Tutulmaları 16 - 2. Ay Işığının Kaynağı 17
3- Yeryüzünün Biçimi 18 4. Yüzer Durumda Olmasının
Nedeni 18
II. Meteoroloji (M odem Anlamda) 18
1. Rüzgarların Nedeni 18 2. Dolu'nun Açıklanışı 19 3.
Tüm Meteorolojik Süreçlerin Sonuncu Nedeni Güneş 19
III. Nil Taşmalarının Açıklanışı 20
B. Doğa Felsefesi 20
I. M adde Öğretisi 20
1. Tüm Çağdaşları Gibi Anaxagoras da Kimyasal Değil, Yal­
nız Mekanik Karışımı Tanıyor 22 - 2. Maddeler Sonsuz Kü­
çük Parçacıklardan Oluşur. Sonsuz Olan Kavramı 27 3.
Maddelerin Başlangıçtaki İlk Karışımı Üstüne 2 8 - 4 . Boş
Mekan Yoktur 28
II. H areket Ettiren İlke 29
1. Evrensel Düzenin İlkesi: Nous 29 - 2. Nous'un Yüklemleri
31 a. Nous Her Şeyi Bilendir ve Gücü de <göreli> Mutlaktır
32 b. Nous'un Hâlâ Maddi Özellikler Taşıyan Yüklemleri
33 - c. Nous'un Başlıca Özelliği İdrak Etmektir 34 - d. Ana­
xagoras, İlk Gerçek İkici 34 - e. Anaqagoras'in Nous Öğreti-
VI SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

sindeki Belirsizlikler 34 - f. Anaxagoas'ın Nous'u Gerçi Koz-


mos'un Olucuna Neden Oluyor, Ama Sonraki Gelişme Süre­
cinde Başarısız Kalıyor 35
III. E vrendoğum ........................................................................ 36
IV. İnsanlar Ü stü n e ................................................................... 39
1. Zeka Farkları Üstüne 39 - 2. Bilgi Kuramı 39

D o ku zu n cu B ölüm
LEUKİPPOS

A. Atom K uram ı........................................................................... 50


I. Atom Kuramının D o ğ u şu ................................................ 50
II. Atomların Farklı Biçimleri Üstüne 55
III. Boşluk 55
IV. Atomların H arek e ti........................................................... 57
1. Atomların İlk Hareketi 57 2. Atomların Birleşmesi ya da-
Ayrılması Oluş ve Bozuluşun Nedenidir 58 - 3- Evrenin Olu­
şumu 58
V. Sayısız Dünyalar 6l
VI. O luş ve Bozuluşun, Evrendeki Tüm O lup Bitenleri
"Zorunluğu" 61

B. trtsan 62
I. Atom Öğretisinden Çıkan bilgi-Kuramsal Sonuçlar .... 62
II. Ruh ve Yaşam S üreci........................................................ 63
III. Algı ve D üşünm e 64
1. Görme Sürecinin Açıklanışı 65

O nuncu Bölüm
SEÇMECİLER ve ÖYKÜNENLER (EKLENTÎKLER ve EPİGUNLAR)

Apollonialı Diogenes 69
Kratylos 73
İÇİNDEKİLER VII

GREK AYDINLANMA ÇAĞI


On birine i B ölüm
SOFİSTLER

Antikçağ'da Sofist Kavramı 81


Protagaras 83
A. Retorik 84
B. Felsefe 84
I. Diyalektik 84
II. Öznelcilik 86
III. Görecelik 89
Protagoras da Etik Konusunda Acaba Göreciliği mi Savunu­
yor? 90
IV. Duyumculuk 90
V. Kuşkuculuk 91
1. Tanrılar Hakkında 91 - 2. Bilgi Hakkında 91
VI. Protagoras'ın Asılsız Etiksel-Pedagojik İddiaları ve
Savları 92
VII. Pedagojik-Etiksel Görüşler 93
VIII. Tarih Öncesiyle İlgili Spekülasyon 94
Adı Bilinmeyen Bir Sofistin Öğretisi 97
Leontinoili Gorgias 99
Gorgias'ın N ihilizm i................................................................................ 101
I. Varolmayan Asla Mevcut Değildir 102
II. Ama Varolan da Mevcut Değildir 102
III. Ama O nun Aynı Zamanda H em Varolan H em de
Varolmayan Olmadığı Sonucunu Çıkarmak da Zor
Değildir 104
IV. Eğer Bir Şey Mevcutsa İnsanlar O nu Ne İdrak
Edebilir Ne de Tasarlayabilir 104
V. D üşünm e Vasıtasıyla Kavranabilse Dahi Bunu Bir
Başkasına Bildirmek Mümkün Değildir 106
Üçüncü Argümanın Değişik Biçimi 107
Kallikleks 108
Thrasymachos: Doğruluğun Özü Üstüne 112
SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

I’rodikos 114
Konuşmaların K o n u su .................................................................... 115
Synonym ik.......................................................................................... 115
Ahlak Dersi Veren P e d a g o g .......................................................... 116
Dinin D oğuşunun A çıklanışı......................................................... 121
Chalkedonlu Thrasym achos 122
Elisli Hippias 123
Bilgiç ve Evrensel S anatçı............................................................... 124
Antiphon 126
Kritias 130
Dinin D o ğ u şu .................................................................................... 131
Irk Politikası...................................................................................... 132
tki İdrak Ediş T arzı........................................................................... 132
Kötümser Dünya G ö rü şü ................................................................ 133
Anonymus Iamblichi 133
Ek: İlk Sosyalistler 141
Chalkedonlu Phaleas ve Miletoslu H ip p o d am o s............................. 141

O nikinci B ölüm
DEMOKRÍTOS

A Fizik.................................................................................................. 149
I. Atom K avram ı...................................................................... 149
1. Atomların Farkları 153 - 2. Atomlar Arasında Bağlılık 154
II. B o şlu k .................................................................................. 155
III. Atomların H arek e ti........................................................... 155
1. Atomların İlk Hareketi 155 - 2. Atomların Sürekli Hareketi
157 - 3. Atomların Plansız ve Hedefsiz Hareketi 158
IV. Cisimlerin Farklı Ağırlıklarının N e d e n i......................... 158
V. Diğer Fiziksel O lgular da Atomların Farklı
Büyüklüklerine Dayanarak Açıklanıyor 161
VI. Fizikle İlgili Birkaç Ö nerm e ve A çıklam a.................... 162
1. Benzeri Yalnız Benzer. Etkileyebilir 162 2. Maddelerin
Karışımı 162 3- Mıknatısın Açıklanışı 163 4. Cisimlerin
Genleşnesi 164
İÇİNDEKİLER IX

VII. E vrendoğum ........................................................................ 165


1. Özgül Evrendoğum 167 2. Yeryüzü 168 3. Sayısız
Dünyalar 168
VIII. Bütün Olup Bitenlerin Zorunluğu 169
IX. Zam an ve EbediyetKavramları 170
X. Tanrılar Üstüne 170
1. Tanrı İnancının Kaynağı 171 - 2. Akılcı Tanrı Yorumu 172

B. İnsan 173
I. R u h ...................................................................................... 174
1. Ruhun Tözü 174 - 2. Bedendeki Ruh 174 - 3. Hareket İl­
kesi Olarak Ruh 175 - 4. Yaşam İlkesi Olarak Ruh 175 - 5.
Rüyalar Üstüne 177 - 6. Kehanet Üstüne 178 - 7. Bir ya da
Daha Çok Ruhsal Yeti mi? 178 - 8. Canlılardaki Ruh 179
II. D üşünm e Üstüne 179
Demokritos'un Düşünmeyle İlgili Tasarımı Üzerinde "İmge­
ler Kuramının" Etkisi 180
III. Bilgi Kuramı 181
1. Duyu Fizyolojisi 181 - a. Duyusal Algının Özü Üstüne 181
b. Renk Öğretisi 182 - c. Tat 183 d. İşitme 185 - 2. Genel
Bilgi Kuramı 185 - a. Duyusal İdrak 185 3. Bir Mantığın
Başlangıç Belirtileri 190
IV. Etik 191
1. Mutluluk 191 - a. Özü 191 - b. Mutluluğun Koşulları 192 -
c. Mutluluğun Öteki Koşulları 196 - d. Zahmetin ve Çalış­
manın Önemi 199 - e. Ö dev ve Erdem 200 f. Vicdan ve
Pişmanlık 201 - g. Erdem 202 - 2. Sosyal Etik 205 - a. Yurt­
taşları Hakkında Düşünceleri 205 - b. Kadın, Evlilik ve Aile
Üstüne 207 - c. Dostluk 208 - d. Devlet ve Hukuk 209 - e.
Yasaların Anlamı 210 - f. Kozmopolitik mi? 211
V. Eğitim Sorunu 212
Eğitimin İlkeleri 213
VI. Demokritos'un Kötümser Dünya Görüşü mü? 214
VII. Düşüncesinin Aristokratik Yanlan 214
VIII. Etik'inin Aşırı Entellektüelci K arakteri.......................... 215
X SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

IX. E stetik.................................................................................... 216


Şiir Sanatı Üstüne 216
X. Kültür Felsefesi 216

O nüçüncü Bölüm
GENÇ KUŞAK PYTHAGORASÇILAR

Krotonlu P hilolaos.................................................................................. 224


tikeler Üstüne 224
I. Sayılar Öğretisi 225
II. Uyum Üstüne 228
E vrenbelim ........................................................................................ 229
Psikoloji.............................................................................................. 232
Bilgi K uram ı........................................................................... 233
Etik 233
Tarentli Archytas 233
Syrakusalı Hiketas ile E k p h an to s........................................................ 235
I. H iketas.................................................................................. 235
II. E k phantos............................................................................ 235
Anonim Pythagorasçılar 237
A. Evrenbilim.................................................................................... 237
Gökkürenin Uyumu 240
B. İn s a n .............................................................................................. 241
I. Ruh Üstüne 241
II. E tik ....................................................................................... 242
1. Dinsel ve Etiksel Görüşler 242 - 2. Cinsel Etik 245

Ek:
İşaretlerin A çıklam ası........... 251
Kitapta Adı Geçen Filozoflar 251
SEKİZİNCİ BÖLÜM

Anaxagoras

Herakleitos ile Elea okulu arasındaki karşıtlığın arasını bul­


maya çalışan ikinci büyük düşünür de Klazomenaili Anaxago-
ras'tır; Anaxagoras'in karakteri, ateşli, imgelemi güçlü, uzlaş­
m az gibi görünen ruhsal çelişkileri kişiliğinde birleştiren Em-
pedokles'in karakterinden çok farklıdır. Şen İonya'nın soğuk­
kanlı çocuğu Anaxagoras, Anaxim andros ile Anaxim enes'in
yurdu Miletos'un düşünsel ortam ında büyüyüp gelişmiştir. So­
ğuk ve makul ifade tarzı eserlerinin üslubuna da denk düşer,
bu durum u — yeni Platoncu Simplicius vasıtasıyla günüm üze
ulaşan— , kısmen geniş kapsamlı fragm anlar bize gösterm ek­
tedir: İmgesel ifade tarzından neredeyse tamam en uzak, doğal
bir yalınlık, tümce kuruluşunda bile oldukça yalın, bu yüzden
biçim de ve de düşüncede bir bakışta anlaşılır, hatta saydam
bir seçiklik.
Anaxagoras M.Ö. 462 yılında, İonya aydınlanm asının ilk
büyük temsilcisi olarak, o günlerde eski inançlardan henüz
kurtulam am ış olan Atina'ya gelmiş ve kısa süre sonra kentin
Perikles ve Euripides gibi en önemli, ilerici bilgeleriyle yakın,
kişisel ilişkiler kurmuştur; öte yandansa diğerleri için, geniş-
kitleler için hep meçhul kalmış, kendini tamamen araştırma’la-
rına vermiştir. Ne ki, 432 yılında eski inançlara bağlı, tutucu
12 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

Diopeithes adında biri Anaxagoras'in tanrıtanımazlıktan yargı­


lanmasını sağlamıştır; bunun nedeni, özellikle o günkü Atina
için bir dinsizlik sayılan, güneşin kor halinde bir taş kütlesi
olduğunu öne süren öğretişiydi. Bu duruşm a elimizdeki kay­
naklarda efsaneyle öylesine iç içe geçmiştir ki, kesin olarak
bildiğimiz sadece duruşm anın sonucudur: Tanntanımazlık su­
çundan dolayı yüksek bir para cezasına çarptırılan Anaxago­
ras — ki Perikles'in kişisel çabalarıyla ölüm cezasından kurtul­
duğu söylenir— b u n u n üzerine Attika'nın başkentini terkede-
rek H ellespont'taki (Gelibolu) Lampsakos kentine gitmiş ve
halktan büyük bir saygı görerek burada birkaç yıl daha yaşa­
mıştır.
Em pedokles'te olduğu gibi Anaxagoras'in da doğabilimci
kişiliği ile, aslında birbirinden aynlm am asına karşın filozoflu­
ğu arasında fark gözetiriz. Doğabilimci Anaxagoras'i "meteo-
rolog" diye tanımlamak doğru olur, am a bu, bugünkü anlam ­
da kullanılan m eteorolog değil, yükseklikteki ("meteora") şey­
lerin —atmosfere ve gök cisimlerine ilişkin süreçlerin— içyü-
zünü-anlamaya çalışan araştırmacı, bu yüzden de astronom ve
sonra doğa filozofu diye anlaşılmalıdır. Burada Anaxagoras'in,
gök cisimleri ya da önem li atm osfer süreçleri gibi, bir bölü­
müyle öğretisinin temelini oluşturan tasanm lannın en önem li­
leri kaynaklara dayanarak ele alınacaktır. Ancak onun, hekim
ve organik evren Filozofu olan Em pedokles'ten tam am en fark­
lı şekilde, yıldızlı gökyüzü ile süreçlerinin gözlem ve araştınlı-
şını, yani m akro kozm osun araştırılışını temel alması felsefi
düşüncesini özellikle verimli kılmıştır.
Biz Anaxagoras'in felsefi düşüncesini iki ana sorun halinde
ayıracağız; Madde sorunu ve hareket ettiren ilke sorunu. Ana­
xagoras da Elea okulu ontolojisini kendine tem el alır, yani
Empedokles gibi, ebedi, olmamış, geçici olmayan, nitel yön­
den değişm eyen varolanların çokluğunu kabul eder. Anaxa-
goras'a göre de şeylerin oluşu ve bozuluşu sadece bu tür va-
ANAXAGORAS 13

rohnların ilk parçacıklarının önce birleşmesi sonra da birbir­


lerinden aynlmasıdır. Ancak Anaxagoras'in vardığı sonuç, fi­
zik ve felsefesinden kısmen etkilenm iş olm asına karşın, Em-
pedokles'in çıkardığı sonuçlardan çok farklıdır. Onu önemli
bölüm üyle değişik sonuçlara vardıran, bizim bugün ifade etti­
ğimiz şekliyle organik kimya süreçleri olmuştur. Anaxagoras,
yiyeceklerden insan bedenindeki kan, et, kemik, kıl vb. gibi
tözlerin ya da toprak ve sudan ağaç ve bitki tözlerinin kendi­
lerini besleyip geliştirmesinden çıkarak şu sonuca varır: Bede­
nimizin tözleri, gözle görülm eyecek kadar küçük parçacıklar
halinde bile olsalar yiyeceklerde, ağacın tözleri de toprakta yâ
da suda h ep mevcut olmuşlardır. Ancak o buradan, organik
tözlerin birçoğunda pek çok m addenin ilk parçacıklarının b u ­
lunduğu sonucunu çıkaracağına, görülm eyecek kadar küçük
parçacıklar halinde bile olsa "her şey her şeyin içinde mevcut­
tur" sonucuna varır. Bir m addenin sonsuza kadar bölünebile-
ceğini kabul etmesi gibi, — bize oldukça garip gelen— tüm
maddelerin, en küçük tözler halinde bile olsalar ilk parçacık-
lanndaki kanşımın, "her şey her şeyin içinde mevcuttur" öner­
m esinden hiç ödün vermeden, sonsuza kadar süreceğini d ü ­
şünür. Bilindiği üzere içeriği bakım ından büyük güçlükler ta­
şıyan ve hem önem i hem d e sonuçları bugün bile tartışmalı
olan bir öğreti. Kuşkuya yer bırakm ayan tek şey onun en ilkel
fiziğe kadar dayanan temel çıkarsamasıdır: Yalnızca "dört ilke"
değil, her şeyin içinde hepsinden bir parça bulunan sonsuz
sayıda olmamış, nitel yönden değişm eyen pekçok ilk m adde
mevcuttur.
Bir zamanlar Fransız araşürmacı Tannery1nin kastettiği gibi
Anaxagoras'a gerçek ününü kazandıran onun m adde öğre­
tisi değil, tersine — tamamen özgün ve bağımsız— bir öğre­
ti, yani maddeyi hareket ettiren ve biçimlendiren ilke öğre­
tisidir. Bu ilke, içinden çıkılması m üm kün olmayan m ad­
deler kargaşasından bir evren yaratan, başına buyruk no-
14 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

us'tur.1 Anaxaras'in evren yaratıcı güç olarak bu ilkeye na­


sıl ulaştığını biz büyük bir olasılıkla sadece tahmin edebiliriz.
İonyalı büyük öncelleri Anaxim andros ile Herakleitos da bu
evrenin bir "kozmos", yani planlı düzenlenm iş bir bütün2 ol­
duğunu anlamışlardı. Ne ki, planlı düzenlenm iş bir bütünü,
bir "sistemi" —bunu bize kendi içsel deneyimlerimiz öğret­
m ektedir— yalnız düşünen nous, akıl yaratabilir. Ve böylece
Anaxagoras her m ikro-kozm osta hüküm süren ilkeden mak-
ro-kozm osta hüküm süren ilke sonucuna varmıştır. Bizlerse
bu "nous'un" özünü ve etkinliğini, ancak Anaxagoras'in ona
verdiği yüklemlere ve atfettiği etkinliklere tam anlamıyla d e ­
ğer verirsek anlayabiliriz.
Bu konuyla ilgili bilgiler daha sonra fragmanlarda ve dok-
sograflarda karşımıza çıkacak. Burada yalnız şunu söyleyelim:
Anaxagoras'a göre "nous'un" iki temel işlevi düşünm ek (daha
doğrusu: idrak etmek) ve (şeyleri) hareket ettirmektir. Anaxa­
goras felsefesinin sonraki evrelerinde yadırgaücı olduğu kadar
garip bir hayal kınklığına uğram aktan kaçınamıyoruz, ki eser­
lerini bizzat okum uş olan Platon ile Aristoteles de bu konuda
düşüncelerini açıklıyorlar... Ancak şu kadan kesindir: Grek
düşün tarihinde, özellikle İonyalı öncellerine, bir Heraklei-
tos'a ve o n u n Logos öğretisine karşılık Anaxagoras'in, tüm
maddi olanlar karşısında nous'un bağımsızlığını önem le vur­
gulayarak ilk kez akıl ve m addeyi ilkesel olarak birbirinden
ayırması ölüm süz yararlıklanndan biridir. Evrendeki hiçbir
şeyden etkilenm eyen, olm am ış, diğer şeylerden yalıtlanmış,
her şey hakkında her bilgiye sahip, gökyüzü ile yeryüzündeki
tüm gücünü yalnızca kendinden alan, nıhun sahip olduğu bü­
yük küçük her şeye hükm eden, ama m akro-kozmos'ta da her
şeyi güzel Ve bilgece düzenlem iş olan nous'a ilişkin öğreti,
1 Nous (Akıl, Zeka): Plan ve niyet kavram larını da içeren, aslında m uhakem e gücü an ­
lamına gelen bir sözcük.
2 Kozmos, aslında düzen anlam ına gelm ektedir.
ANAXAGORAS 15

bu yüce ve soylu görüş, tek tek ele alındığında zayıflıklar gös­


term esine karşın, yetkin bir tasanındır ve öyle kalmaktadır, ki
ünlü onikinci fragmanda, yalın açık seçik bir üslup nedeniyle
değer ve önem i iyice anlaşılan gerçekten büyük bir özellik
olarak belirir. Anaxagoras'in düşünce ve kişiliğindeki bu b ü ­
yük özellik, Perikles gibi bir dehayı derinden etkileyecek ve
kendini aşmasını sağlayacakür. Bu yetkin tasarımın hem Pla­
ton hem de Aristoteles üzerindeki etkisinin sürekli olması da
bir mucize değildir.

A. Fizik

I. "Meteoroloji"

1 AetiusIT 13,3 = 59 A 71:


Anaxagoras'in savına göre, <yeryüzünü> çevreleyen Aither
tözü gereği alev halindeymiş, am a dönm e hareketinin gerili-
m inden dolayı kaya kütlelerini yeryüzünden koparmış; sonra
bunlar Aither tarafından kor haline getirilip yıldız olmuşlar.

2 D iogenes Laertius II 10 * 59 A 1:
Anaxagoras'in, güneşten aşağıya doğru gelen m eteorun
Aigospotamoi'ye düşeceğini önceden söylediği anlatılır.1 Bu
yüzden d e çömezi Euripides "Phaethon" adlı oyununda güne­
şi biçimsiz bir "altın kütlesi" diye tanımlamıştır.

3 D iogenes Laertius II 8 = 59 A 1:
O, güneşin kor halinde bir kütle ve Peloponnes'ten büyük

1 M eteor düşm esinin A naxagoras tarafından Öncelenişi, sonradan yaygınlaşmış bir efsa­
nedir. Ancak Anaxagoras, 468 yılında H ellespont'a (bugünkü Gelibolu yarım adasına)
d üşen bu m eteoru, gökyüzü cisimlerinin tözüne ilişkin öğretisi için b ir kanıt diye d e­
ğerlendirmiştir. M eteor bölge yerlilerince bir fetiş olarak yüceltilmiştir.
16 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

olduğunu söylemiştir. Ayda ise m eskun bölgeler, dağlar ve


vadiler de vannış.

4 Bkz. Platon, Sokraıes'in Savunması 26 D:

O, güneşin bir taş kütlesi, ayın da toprak olduğunu söylü­


yor.

5 H ippolytos I 8, 6 = 59 A 42:
Güneş, ay1ve bütün yıldızlar, Aither'in dönm e hareketin­
d en dolayı birlikte sürüklenen kor halinde taş kütleleriymiş.
Ancak yıldızlann alt tarafında güneş ve ayla birlikte dönen,
am a bize görünm eyen gök cisimleri de varmış.1

6 H ippolytos 18, 10 = 59 A 42:

Sam anyolu, güneş tarafından aydınlatılm ayan yıldızlann


ışıklannın yansımasıymış.

7 Aristoteles, M eteoroloji I 8. 345 a 25 vd. = 59 A 80:

Anaxagoras'ın ve Demokritofr'un yandaşlan sam anyolunu


belirli yıldızlann ışığı diye açıklıyorlar. Zira güneş yeryüzünün
altından geçerken yıldızlardan bazılarını aydınlatmıyormuş.
D em ek ki, güneşin aydınlattığı yıldızların ışığı görülmezmiş
<zira bu ışık güneş ışınlan tarafından engellenecekti>; yeryü­
zünün gizlediği2, böylece güneşin aydınlatm adığı yıldızların
kendi ışığı ise samanyoluyrruş.

1. Güneş ve Ay Tutulmaları

8 H ippolytos I 8, 9 = 59 A 42:

Yeryüzü (kimi zaman ayın altındaki gök cisimleri) ay ile


güneşin arasına girdiği zaman ay tutulurmuş; ay, yeni ay sı-
1 Anajcimenes’in öğretisinin etkisi.
2 Yani, g ece olunca yeryüzünün gölgesinde kalan yıldızlar.
ANAXAGORAS 17

rasında güneş ile yeryüzünün arasına girdiği zam an da güneş


tutulurmuş.

9 Achilles, Arat'a Giriş = 59 A 77:

Ay tutulm alan, yeryüzü bu iki yıldızın1 arasına girerse ay


yeryüzünün gölgesinde kaldığı ve büyük bir bölüm ü örtüldü-
ğü için m eydana geliyormuş.

2. A y Iş ığ ın ın K a y n ağ ı

10 H ippolytos I 8, 8 - 59 A 42:

Ayın kendine özgü ışığı yokmuş, <o ışığını sadece> gü­


neşten <alıyormuş>.

11 Bkz. Platon, Kratylos 409 A = 59 A 76:


Onun (Anaxagoras'ın)_ geçenlerde iddia ettiği şey, ayın ışı­
ğım güneşten aldığıdır.—

12 Aynı Y erde 409 B:


Eğer Anaxagoras başka yönden haklıysa, ayın bu ışığı b e­
lirli anlamda yeni ve <aynı zamanda> her zaman eskidir. Çün­
kü o <güneş> sürekli olarak onun çevresinde d ö n d ü ğ ü 2 için,
geçen ayın (takvim ayı — çn) ışığı eskiyken, o n u n üzerine
hep yeni ışık gönderir.

13 Achilles, Arat’a Giriş 29, 6 f. M. *= 59 A 77:


Anaxagoras'in, astronom larla söz birliği ederek, öne sür­
düğü sava göre, ay güneşe kavuştuğu ve onun tarafından çe­
peçevre aydınlatıldığı zaman, ayın her ay ortadan kaybolması
<yani "yeni ay"> gerçekleşiyormuş.

1 G üneş ve ay. ı
2 Bilindiği gibi aslında ay yeryüzünün, yeryüzü d e güneşin çevresinde dönm ektedir.
18 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

14 Proklos, Platon’u n Timaios S. 624'üne ■ 59 A 75:


Platon, güneş ve ayın uzaya doğru ilerlemelerini birbirine
bağlı olarak aktarmıştır. Ancak bu varsayımı ilk defa kendisi
değil, Eudem os'un dediği gibi, Anaxagoras öne sürmüştür.

3. Yeryüzünün Biçimi

15 D iogenes Laertius H 8 ? 59 A 1:

Nemli oluşturucu öğeler güneş tarafından buharlaştırıldık­


tan sonra, biçimi yassı olan yeryüzünün üzerinde geriye deniz
kalmış.

4. Yüzer Durumda Olmasının Nedeni

16 H ippolytos I 8, 3 = 59 A 42:

Yeryüzünün biçimi yassıymış ve büyüklüğü yüzünden yü­


zer durumdaymış, boş m ekan bulunmadığı ve oldukça güçlü
<yani, taşıyabilir> olan hava yeryüzünü taşıdığı için o havada
yüzüyormuş.

17 Simplicius, Aristoteles'in G ökyüzü Ü stüne 295a 9 vd.'ına ■ 59 A 88:


Empedokles ile Anaxagoras da dahil fizikçilerden pek ço­
ğu, yeryüzünün evrenin ıherkezinde bulunduğunu iddia edi­
yorlar.

II. Meteoroloji (Modem Anlamda)

1. Rüzgarların Nedeni

18 H ippolytos 18, 11 = 59 A 42:

Hava güneş tarafından seyrekleştirildiği ve yine güneş ta­


rafından ısıtılan hava parçacıklan (kuzey-) kutba doğru uzak­
ANAXAGORAS 19

laştığı ve orada tekrar geri itildiği zam an rüzgarlar m eydana


geliyormuş.

2. Dolu'nun Açıklanış!

19 Aristoteles, Meteoroloji I 12. 384 a 14 vd.:


Fizikçilerden birinin1 kanısına göre, bu sürecin ve m eyda­
na gelişinin nedeni, <güneş> ışınlarının dünyadan yansıması
kesildiği için daha soğuk olan <atmosferin> yüksek bölgeleri­
ne bulutların itilmesiymiş. Ama buluüar bu bölgeye ulaştıklan
zaman içerdikleri su donarmış. Bu yüzden yaz aylarında ve sı­
cak ülkelerde daha çok dolu yağarmış, çünkü <o zaman ve
orada> ısı bulutlan yeryüzünden yukarıya doğru yükseltir­
miş.

3. Tüm Meteorolojik Süreçlerin Sonuncu Nedeni: Güneş

20 Psoydo-Aristoteles, Sorunlar XI 33- 903 a 7 vd. =■ 59 A 74:

İnsan gece <dışanda> gündüze oranla niçin daha iyi d u ­


yar? Yoksa — Anaxagoras'in dediği gibi— gündüz güneş tara­
fından ısıtılan hava fışırdayıp hışırdadığı, gece ise ısının sona
erm esinden dolayı sakin olduğu için mi?

21 Plutarch, Şölen Sırasında K onuşm alar VIII 3, 3 S. 922 A:


Anaxagoras'in savına göre, güneş havayı titreştiren ve sar-
sıtan bir şekilde hareket ettiriyormuş, ki bunu, kimilerinin "ti-
lai" <güneş tozlan> adını verdiği ve güneş ışığı nedeniyle dur­
m adan vızıldayan küçük taneciklerde ve kırintılarda görm ek
m üm künm üş. Bunlar —Anaxagoras böyle iddia ediyor— ısı
nedeniyle fışırdayıp hışırdıyorlar, çıkardıklan gürültüden dola-
1 Anaxagoras.
20 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

yı sesler gündüz işitilmiyor, gece ise titreşimleri ve <böylece>


sesleri de kesiliyormuş.

III. Nil Taşmalanmn Açıklanışı

22 Aeıius IV 1, 3 = 59 A 91:

Anaxagoras, yazın Etyopya'da karların erim esinden dolayı


Nil'in taştığını öne sürüyor.

23 Sextus Empiricus VII 90 = fr. 21:


Büyük fizikçi Anaxagoras, duyularımızın yetersizliğini gös­
term ek için, şöyle diyor: "Zayıflıklarından d olayı hakikati
İdrak ed ecek durum da değiliz." Onlara güven duyulmaması
gerektiğini renklerdeki tedrici değişmeyi göstererek kanıtlıyor;
zira biri siyah diğeri beyaz boya ile dolu iki kap alır ve sonra
bir kaptan ötekine dam la dam la <boya> akıtırsak tedrici d e­
ğişmeyi, aslında gerçekleşm esine karşın, gözlerimiz farkede-
meyecektir.

B. D oğa F elsefesi

I. Madde Öğretisi

24 fr. 17

G rekler 'oluş' v e b ozu lu ş' sö zcü k lerin i doğru kul­


lan m ıyorlar. Zira h içb ir şe y çö z g ü n anlam da> o lu ş­
m az ya da bozu lm az, tersin e < ön ceden> var olan şe y ­
lerd en b ir k arışım , öte yan dan da b ir ayrışım vuku
bulur. B ö y lece olu şu h ak lı olarak <m addelerin> k arış­
m ası v e b ozu lu şu da ayrılm ası d iye tan ım layabilirler­
di.
ANAXAGORAS 21

25 Aristoteles, Fizik I 4. 187 a 26 vd. ■ 59 A 52:

Ne ki, Anaxagoras sayısız <ilk m adde> varsayımını kabul


etm iş görünüyor, çünkü fizikçilerin, hiçten hiçbir şey oluş­
maz, diyen ortak görüşünü doğru sayıyor. Bu yüzden şöyle
diyor: "<Başlangıçta> tüm şe y le r <yani, m ad d eler> b ir
aradaydılar", ve bu tür bir oluş bir değişm edir.1

26 Aristoteles, O luş v e Bozuluş Ü stüne I 1.314 a 11 vd. <59 A 52’de>:

Empedokles, Anaxagoras ve Leukippos gibi, m addeyi <çe-


şitli> unsurlann bir çokluğu sayan bütün fizikçiler, <oluşu ve
<nitel> değişikliği zorunlu olarak bir parça çeşitli olan diye
varsaym ak zorundadırlar>. Anaxagoras kendi sözlerini bil­
mezlikten gelmiştir. Yani oluş ve bozuluşun <nitel> değişik­
likle özdeş olduğunu iddia etmektedir.

27 Bkz. H ippokrates, Perhiz Ü stüne I 4 <59 A 52'de>:


Şeylerin hiçbiri bozulm az ve zaten daha önce var olanların
da hiçbiri oluşmaz. Ama onlar karışarak ve ayrılarak değişir­
ler.
Anaxagoras'in "çömezi" Euripides, Chrysippos adlı oyunu­
nun ünlü dizelerinde bu anlam da şöyle der:

28 <Euripides fr. 839 = 59 A 112>:


Topraktan oluşan her şey toprağa döner, am a Aither to­
hum larından sürenler tekrar yurdu olan gökyüzüne koşar.
O luşan şeylerin hiçbiri bozulm az, tersine <sadece> biri ö te­
kinden ayrılır ve başka bir biçim alır.

29 fr. 5:
Bu b irb irin d en b ö y le c e yalıtland ığı İçin, ş e y le r in ta­
m am ın ın n e ç o k n e de az olacağı anlaşılm alıdır (zira var
olan d an d a h a fazlasın ın m evcut olacağım d ü şü n m ek
1 Aslında: "Bir başkalaşm a" Bu terim Aristoteles'te her zam an nitel bir değişikliği ta ­
nımlar.
22 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

m ü m k ü n d eğ ild ir), tersin e h e r ş e y <n icelik> b a k ım ın ­


dan h ep aynı kalır.

30 Aristoteles, Metafizik I 3-984 a l i vd. = 59 A 43=

Bundan <Em pedokles'ten> daha önce yaşamış, ama eser­


lerini daha geç vermiş olan Klazomenaili Anaxagoras ilk m ad­
delerin sayısız olduğunu iddia ediyor. Zira, diye açıklıyor, <su
ya da ateş gibi> tüm eşparçalı tözler1 sadece <maddelerin>
birleşmesi ve ayrılmasıyla oluşur ve bozulurlarmış; başka bir
deyişle oluşm az ve bozulm azlarm ış, sonsuza kadar devam
ederlermiş.

31 Aristoteles, G ökyüzü Üstüne El 3 302 a 28 vd. <59 A 43'te>:


Anaxagoras ilk m addeler <"ilkeler"> konusunda Empe-
dokles’in tam karşıtı bir görüşe sahip. Çünkü o, ateşin ve ona
uygun düşen diğer ilk m addelerin cisimlerin "ilkeleri" oldu­
ğunu ve h er şeyin bunlardan m eydana geldiğini söylüyor.
Anaxagoras ise karşıtını öne sürüyor: Zira eşparçalı m addeler
<"Homöomerien"> ilkelermiş, örneğin et, kemik ve bu tür her
şey. Buna karşılık hava ve ateş bunların ve diğer bütün ilk
m addelerin <"tohum ların"> karışımıymış. Ç ünkü iki <"il-
ke">den her biri tüm göze görünm eyen Hom öom erien'lerden
bir araya geliyormuş. Bu yüzden her şey bunlardan m eydana
çıkıyormuş (zira o ateş ile Aither'i özdeş sayıyor).

1. Tüm Çağdaşları gibi Anaxagoras da Kimyasal Değil, Yalnız


Mekanik Karışımı Tanıyor

32 Aetius I 17, 2 - 59 A 54:


Anaxagoras ile Demokritos, ilk m addelerin <sadece> yan
yana gelmesiyle karışımlann m eydana çıküğı kanısını taşıyor­
lar.
1 "Homöomerien", A naxagoras tarafından kullanılması m üm kün olm ayan bir terim.
ANAXAGORAS 23

33 fr. 10 <Nazianzlı G regor'a K enar Notu C. XXXVI S. 911 Migne>:

Bir zamanlar, hiçten bir şey oluşm az, önerm esini bulan
Anaxagoras oluş'u kaldırarak yerine <ilk maddelerin> ayrılma­
sını koymuştur. O, bü tü n m addelerin birbiriyle karışmış ol­
duklarını öne sürmüştür; m addeler sadece çoğaldıklan <yani
büyüdükleri> zaman birbirlerinden aynlıyörlarmış. Zira aynı
<fiziksel> tohum larda kıllar, tırnaklar, atar ve toplardamarlar,
sinider ve kemikler bulunuyorm uş, ancak parçacıklarının k ü ­
çüklüğünden dolayı göze görünmüyorlarmış; ama büyüdükle­
ri zaman yavaş yavaş birbirlerinden yalıtlanmışlar. "Zira", di­
yor o, "kıl-olm ayandan kıl, et-olm ayandan et n a sıl olu şa ­
b ilirdi kİ!"

34 Simplicius, Aristoteles'in Fizik 27, 2 vd.'ına D. <Theophrast>’tan * 59 A 41:


Hegesibulos'un oğlu ve Anaxim enes'in felsefesine1 katıl­
mış olan Klazomenaili Anaxagoras önce ilkeler hakkındaki
görüşleri değiştirdi ve m addesel <ilkelerin> sonsuz sayıda ol­
duklarını varsayarak eksik nedeni2 tamamladı. Zira su, ateş
ya da altın gibi tüm eşparçalı tözler oluşmaz ve bozulm azlar­
mış; onlar <sadece> oluşur ve bozulur gibi görünürlermiş, her
şey her şeyin içinde m evcut olduğu için <ilk parçacıkların>
yalnızca birleşmesine ve ayrılmasına dayanan bir süreçmiş bu,
am a şeyler insanlar tarafından içlerinde miktarı fazla olan
<maddeye> göre tanımlanmaktadır. Zira tüm maddeleri içer­
mesine karşın içinde fazla miktarda altın parçacıkları bulunan
kütle bize "altın" olarak görünür. Bu yüzden Anaxagoras şöy­
le der: "Her şey d e h er şe y d e n b ir parça vardır" ve "bir
kütlede h a n g isin d en fazla m iktarda varsa o şey d e e n g ö ­
ze çarpan bu m addedir v e b u maddeydi" <fr. 12'den>. Ve
Theophrast, Anaxagoras'in bu bakım dan Anaximandros'la ay­

1 Yani, Greklerin en eski felsefe okulu olan Miletos felsrfe okuluna.


2 Yani, hareket ettirici neden.
24 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

nı kanıda olduğunu iddia ediyor.1 Çünkü Anaxagoras <şeyle-


rin> soasuz-olandan <ilk m addelerin sonsuz küüesinden> ay-
nlması sırasında birbirine yakın olanların bir araya geldikle­
rini ve evrenin bütünü içinde altın olan şeylerin altın, toprak
olanların da toprak olduklarını söylüyor. Diğer m addelerin
her biri için de aynı durum söz konusudur, çünkü onlar aslın­
da oluşmamışlardır, tersine önceden <ilk kütlede> mevcuttu­
lar.

35 Aetİus I 3, 5 * 59 A 46:

Anaxagoras... şeylerin ilkeleri <ilk maddeleri> "Homöome-


rien"lerdir, diyordu. Zira varolm ayandan bir şeyin nasıl oluş­
tuğunu ya da varolmayana kanşarak nasıl bozulduğunu açık­
lamak ona büyük güçlük çıkanyordu. Çünkü biz basit ve aynı
cinsten — ekm ek ve su gibi— yiyeceklerle de besleniriz ve
bunlardan kıllar, atar ve toplardamarlar, et, sinirler, kemikler
ve diğer kısımlar oluşurlar. Bu süreçler gözönünde tutulursa,
aldığımız besinlerde tüm m addelerin <önceden> mevcut ol-
duklannı ve her şeyin <aslında önceden> mevcut olanlardan
büyüdüğünü kabul etm ek gerekiyor. Demek ki bu yiyecekler­
de kanın, sinirlerin, kemiklerin ve diğerlerinin oluştuğu parça­
cıklar mevcuttur. Zira ekm ek ve su bunu m eydana getiriyor
diye h er şeyi sırf duyusal algıya dayandırm am alıdır, tersine
bunlarda yalnız düşüncenin idrak edebileceği parçacıklar
mevcuttur.

36 G alen, Doğa Güçleri Ü stüne II 8 = 59 A 104:


Eğer bu sorun yerinde ortaya konm uşsa, ö zaman biz kan­
la ilgili olarak da, o n u n m enşeini <ilk olarak> bedende mi
bulduğunu, yoksa Homöomerien öğretisi temsilcilerinin iddia

1 T heophrasi, aynca A naximandros ve A naxagoras’ta "sonsuz olanı" bir tutm akla haksız
davranıyor, çünkü A naxagoras’ta tekil nitelikler, yani tek tek nitelikçe belirlenm iş
m addeler ilk kanşım da som ut olarak m evcutken, bu d urum Anaxim andros'ta söz ko­
nusu değildir.
ANAXAGORAS 25

ettikleri gibi, <önceden> yiyeceklere mi karışmış olduğunu ni­


çin araştırmayalım.

37 Aristoteles, Fizik 111,4.203 a 19 vd. = 59 A 45:

Biri eşparçalı tözlerden, öteki atomların karışımından oluş­


muş sayısız ilkenin bulunduğunu varsayan Anaxagoras ve De-
mokritos gibi fizikçiler, sonsuz-olanın mekansal yönden birbi­
rine bağlı olduğunu söylüyorlar, ve bunlardan biri <Anaxago-
ras> herhangi bir <madde> parçacığının, tıpkı bütün gibi, ay­
nı türden bir kanşım olduğunu iddia ediyor, çünkü o her şe­
yin her şeyden m eydana geldiğini görüyor.1

38 Bu K onuda Bkz. Simplicius 460, 4 vd. Diels <59 A 45'te>:


Anaxagoras Homöomerien'leri, Demokritos da atom lan ni­
celiklerine göre sayılan sonsuz olan ilkeler diye varsaydıklan
için o <AristoteIes> önce Anaxagoras'in görüşünü ele alıyor
ve bize Anaxagoras'in böyle bir varsayıma nasıl ulaştığım an­
latıyor, ve on u n tüm <madde> karışımlarını yalnız nicelikleri­
ne göre sonsuz diye açıklamak zorunda kalmadığını, üstelik
her Homöomerien'in, tıpkı bütün gibi, aynı tarzda her m adde
tarafından, yalnız sonsuz çok değil üstelik sonsuz kere sonsuz
çok olmak üzere, içerilmesi gerektiğine dikkati çektiğini bize
kanıtlıyor. Oysa Anaxagoras, hiçten hiçbir şeyin oluşmadığına
ve her şeyin <kendisine> benzer olandan beslendiğine inan­
dığı için bu görüşe varmıştı. O birdenbire değil de belirli bir
sıraya göre her şeyin her şeyden oluştuğunu gördüğü için
(ateşten hava, havadan su, sudan toprak, topraktan taş ve taş­
tan tekrar ateş oluşur ve <biz> tek ve aynı yiyecekle, örneğin
ekm ekle, beslendiğim iz zaman et, kemik, dam arlar, sinirler,
tırnaklar ve rast geldiğinde de tüyler, boynuzlar gibi birbirine

1 Demek ki Anaxagoras yalnız bölünebilirliği değil, üstelik m addelerin sonsuza kadar


karışımını da savunuyor.
26 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

benzer olmayan şeyler meydana çıkar; ama benzer olanın ço­


ğalması b en zer olan nedeniyle gerçekleşir), yiyeceklerde ve
ağaçları besleyen suda odunun, kabuğun ve meyvanın mev­
cut olduğunu varsaymıştır. Bu yüzden her şeyin her şeyle ka­
rışmış olduğunu ve oluşun <m addelerin> ayrılması yoluyla
gerçekleştiğini öne sürmüştür. O, birbirinden ayrılmış olan
m addelerin her birinden her şeyin, örneğin ekm ekten etin,
kem iğin vb., çıktığını gördüğü için, her şeyin onun içinde
mevcut ve karışmış olduğu kanısıyla, tüm şeylerin aynlm adan
önce birbiriyle kanşmış olduklannı sanmıştır. Bu yüzden ese­
rine de şöyle başlamıştır: "Başlangıçta tüm m ad d eler b ir
aradaydılar" <fr. 1, Başlangıç>, böylece rastgele her şey, ör­
neğin bir yanda ekm ek öte yanda et ve kemik, tıpkı bütün gi­
bi aynı türden bir karışımmış.

39 fr. 4 Başlangıç:
D urum y e k oşu llar b ö y le olu n ca, b irbiriyle b irle­
şe n tü m <m addeler>de p ek ç o k v e h er çe şit <madde-
n in > m evcu t oldu ğu na ve şey ler in to h u m la n ılın h er ç e ­
şit tat, re n k ve b içim e sa h ip old u k ların a İnanm ak gere­
kir.

40 fr. 6 Başlangıç:

Ve n ered e b ü yü k ten v e k üçük ten e ş sayıda parça b u ­


lu n u yorsa, o zam an b u n ed en d e n d olayı h er şe y h er ş e ­
y in iç in d e m evcut olm alıdır. Ve b ir şe y in k en d i b aşın a
m evcu t o lm a sı da m ü m k ü n d eğild ir, te rsin e h er şe y in
h er şey d e payı vardır.

41 Simplicius, Aristoteles'in Fizik 155, 23 vd.'ına, Diets <fr. l ’e>:

Anaxagoras, bir tek <ilk> karışım dan, her şey her şeyin
içinde mevcut olduğu için, niceliklerine göre sonsuz sayıda
Hom öom erien'in ayrıldığını iddia ediyor, her tekil şey <mad­
ANAXAGORAS 27

de> ise, içinde fazla miktarda bulunan <maddeye> göre a d ­


landırılıyor.

2. Maddeler Sonsuz Küçük Parçacıklardan Oluşur.


Sonsuz Olan Kavramı

42 fr. 1:
<B aşlangıçta> tü m şe y le r , n ic e lik v e k ü çü k lü k leri
so n su z o lm ak üzere, b ir aradaydılar. Zira k üçük o la n da
son su zd u <yanl so n su z küçüktü>. Ve şeyler b ir arada o l­
dukları sü rece, küçük lük lerin d en dolayı h içb irin i farket-
m ek m üm kün değildi.

43 fr. 3;

Zira k üçüğü n e n küçüğü d eğil, daha küçüğü vardır.


Çünkü va ro la n ın so n su za kadar b ö lü n erek so n a erm esi
m ü m kün değildir. A ncak b ü yü ğü n de dalm a daha büyü ­
ğü vardır. Ve n ic e lik ç e k üçüğe eşittir; aslın d a h e r şe y
h em büyüktür h em küçük.

44 fr. 6 Devamı:

Bir e n k üçüğü n m evcu t o lm a sı n a sıl k i s ö z k o n u su


d eğ ilse, o n u n ayrılm ış <yanl yahtlanm ış> o lm a sı ya da
tek b a şın a b u lu n m a sı <da> m ü m k ü n d eğild ir, te rsin e
b aşlangıçtaki g ib i şim d i de h er ş e y b ir arada olm ak zo ­
rundadır. Ama h er şe y in için d e p ek ço k şe y <tem el mad-
de> vardır v e <İlk karışım dan> ayrılan şey ler in k üçük le­
rin de olduğu g ib i büyü k lerin de d e n icelik çe aynıdır.

45 fr. 8:

Tek o la n b u k ozm osta m addeler b irb irlerin d en ayrıl­


m am ıştır ya da b ir baltayla b ölü n m em iştir, n e sıcak s o ­
ğuktan n e d e so ğ u k sıcaktalı.
30 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

durum daym ışlar ve sonra tanrısal nous tarafından düzene


konmuşlar.

55 fr. 12:

D iğer şe y le r in h er <m adde>de p ayı vardır; n o u s is e


so n su z v e b a şın a buyruktur, h içb ir şe y le karışm am ıştır;
zira <yalnız> k en d i iç in b u lu n m ayıp da b aşk a b ir şe y le
k arışm ış, y a n i h erh a n g i b ir şey e k arışm ış olsayd ı, o za­
m an h e r şe y d e payı olurdu. Çünkü d aha ö n c e açıkladı­
ğ ım g ib i, h er şey d e h er şey d en b ir p arça vardır. Ve no-
us'la k a rışm ış o la n m ad d eler on u <sadece> e n g e lle y e ­
cekti, v e b ö y le c e y a ln ız k en d i İçin old u ğu zam anki gib i
şeylere ayn ı tarzda h ü k m ed em eyecek tl. Çünkü o h er şe ­
y in e n in c e s i v e e n a n sıd ır , şey ler h ak k ın d a h er çe şit
b ilgiy e sa h ip tir, en büyük gü ç on dad ır, ru h u n sa h ip o l­
duğu b ü y ü k küçük h er şey e , bütün b un lara n o u s hükm e-,
der. Ö nce ç e p e çev r e d ö n m ey e b aşlayan to p la m burgaç
h arek etin e d e n o u s h ükm eder. Bu h arek et ilk olarak b e ­
lirli k üçük b ir n oktadan başladı; am a g it g id e yayık yor
v e d aha da yayılacak. B irbirine k arışm ış, y a h ila n m ış v e
b irb irin d en ayrılm ış o la n h er şe y i n o u s idrak etti. H er
şey in n a sıl o lm ası gerektiğini, (şim d i artık m evcut olm a­
yan ş e y in ) g eçm işte n a sıl oldu ğu nu v e şu anda n a sıl o l­
duğunu, b ü tü n b u n ları n o u s d ü zen led i, ü stelik bu b u r­
gaç h a rek etin i de; k i b u h areketi şim d i yıldızlar, gü n eş
ve ay icra ed iy o r, tıp k ı b irb irin d en ayrılan hava v e Alt-
h er gibi. O nların ayrılm asına işte bu burgaç h arek eti n e ­
d en o ld u . Ve sey rek ten sık , soğu ktan sıcak , karanlıktan
ayd ın b k , n e m lid e n kuru çık tı. Ne k i, m a d d elerin p ek
ç o k p arçası vardır. N ous d ışın d a b aşk a h içb ir ş e y d iğe­
rin d en ta m a m en çık m az ya da ayrılm az. Büyük küçük
h er n o u s ayn ı türdendir. Ancak h içb ir şe y diğeri gib i ay­
n ı tü rd en d eğildir, tersin e b ir şey d e h a n g isin d e n fazla
ANAXAGORAS 31

m iktarda varsa, o şe y d e e n g ö ze çarp an bu şey d ir v e b u


şeyd i.

56 Aristoteles, Ruh Ü stüne I 2. 405 a 13 vd. = 59 A 100:

Ancak o, n o us'un bütünü harekete geçirdiğini iddia


ederek her ikisine de — idrak edişe ve harekete— tek ve aynı
ilke diyor.

2. Nous'un Yüklemleri

.57 Aristoteles, Ruh Ü stüne I 2. 405 a 13 vd. = 59 A 100:


Anaxagoras yaratıcı olarak her şeyden çok nous'u gös­
teriyor. Bu yüzden n o us'un her şeyden yalın, karışmamış ve
arı olduğunu öne sürüyor.

58 Bkz. Aynı Yerde m 4. 429 a 18 vd. <59 A 100'de>:


Dem ek ki nous'un, her şeyi düşünm e vasıtasıyla kavradı­
ğından, Anaxagoras'in iddia ettiği gibi, hükm etm esi, yani id­
rak etm esi1 için kanşm am ış olması2 zorunludur.

59 ft- 12'den:
<Nous> yalnız k en d i içindir.

60 Aristoteles, Fizik VIII 5. 256 b 24 vd. = 59 A 56:


Nous'u hareketin ilk nedeni olarak gördüğü için onun her
çeşit edilgiden u zak3 ve kanşm am ış olduğunu ö n e süren
Anaxagoras da haklıdır. Çünkü o sırf bu koşul altında, kendisi
hareketsiz de olsa hareket ettirebilir, ve <kendisi> karışmamış
da olsa hükmedebilir.

1 Bu, Aristoteles’in ilk keyfi yoıum udur,


2 Yani, bilginin nesneleriyle,
3 Yani: Başka bir yerden gelecek etkilerle uyanlamaz.
32 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

6 1 fr. 12'den:

No us h er şey in en in cesi v e e n arısıdır.

62 Aynı Yerde:

N ou s d ışın d a b aşka h içb ir şe y d iğ erin d en tam am en


çık m az ya da ayrılm az.

63 fr. 11:
N ous hariç h er şeyd e her şey d en bir p arça vardır ...

64 fr. 12'den:

Büyük küçük h er n o u s aynı türdendir. Ancak bir şey


h erh a n g i <başka> bir şeyle aynı türden değildir.

65 fr. 12'nin Başlangıcından:

N ous gücünü sa d ece k en d in d en alır.

a. Nous H er Şeyi Bilendir ve Gücü d e <göreli> Mutlaktır

66 fr. 12'den:

R uhun sa h ip oldu ğu büyük k üçük h er ş e y e n ou s


h ü k m ed er. T oplam burgaç h a rek etin e d e n o u s h ü k m e­
der.

67 fr. 12'den:

En büyü k gü ce n o u s sahiptir.

68 fr. 14:
Ebedi o la n n o u s kuşkusuz ö tek i şey ler in bulunduğu
yerd e d e vardır, (h en ü z ayrılm am ış m ad d elerin ) çevrele­
y e n k ü tlesin d e, <tekrar> o n u n la b ir le şe n ve <artık> ya-
h tla n m ış ola n şeylerde.
ANAXAGORAS 33

69 Platon, Kraivlos 413 c = 59 A 55:


Nous her şeyi baştan başa dolaşır.1

b. N ous'un Hâlâ Maddi ö zellik ler Taşıyan Yüklemleri

70 fr. 12'den:

<Nous> h er şe y in e n in c e si v e e n arısıdır.

71 Aynı Yerde:
Büyük küçük h er n o u s aynı türdendir.

72 fr. 11:

N ous d ışın d a h er şey d e h e r şey d en bir parça vardır.


Ancak bazılarında n o u s da bulunm aktadır.

73 fr. 12'nin Başlangıcı:


Nous b ir parça so n su z olandır.

c. N ous'un Başlıca özelliği İdrak Etmektir

74 fr. 12:

O h er ş e y hakkında h er ç e şit b ilgiye sahiptir.

75 Ayru Yerde:

B irbirine k a rışm ış, yalıtlan m ış v e b irb irin d en ayrıl­


m ış olan h er şe y i n o u s İdrak etti. Her şey in n a sıl o lm ası
gerek tiğini, (şim d i artık m evcut olm ayan şe y le r in ) g eç­
m işte n a sd old u k ların ı v e şu anda n asıl oldu k larını, b ü ­
tü n bunları n o u s düzenledi.

1 Bütün bunlar A naxagoras'ın nous'u transzendent diye düşünm eye başladığını gösteri­
yor.
34 SOKRATESTEN ÖNCE FELSEFE

d. Anaxagoras, ilk G erçek İkici

76 Aristoteles, Metafizik I 8. 989 a 30 = 59 A 6 l:


Şayet bir kimse, Anaxagoras'in iki ilke varsaydığını düşü­
necek olursa, gerçeğe en çok o yaklaşır...

.77 Simplicius, Aristoteles'in Fizik 27, 2 D'sinö <Theophrast'tan> ■ 59 A 41:

İlk olarak Anaxagoras ilkeler hakkındaki görüşleri d e­


ğiştirdi ve eksik nedeni1 tamamladı. Maddi <ilkeleri> sonsuz
diye kabul ediyor Hareketin ve <şeylerin> oluş nedeni diye
nous'u gösteriyor

78 H ippolytos I 8, 1 <Theophrast'ıan> = 59 A 42:


Anaxagoras evren bütününün ilkeleri olarak nous ile m ad­
deyi gösteriyor, nous'u etkin, maddeyi de oluşan <ilke> diye,
zira (m addeler) <hâlâ> bir aradayken nous onlara yaklaştı ve
onlan düzenledi.

79 Bu Aristotelesçi - T heophrastçı Tespitin D iogenes Laertius Ü zerinde Etkisi II 6

(59 A 1):
İlk olarak Anaxagoras nous'un maddeye <hükmettiğini>
söyledi.

e. A naxagoras’in Nous öğ retisin d ek i Belirsizlikler

80 Aristoteles, Ruh Ü stüne I 2. 404 b 1 vd. = 59 A 100:

Anaxagoras bu konuda2 <Demokritos'tan> daha belirsiz;


çünkü nous'u genellikle güzel ve doğru <düzenlenmiş> şeyle­
rin nedeni olarak gösteriyor; yeri düştüğünde d e nous'u ruhla
bir tutuyor. Zira bu, büyük küçük, soylu soysuz tüm canlılar­
da bulunuyormuş. Ancak m uhakem e gücü nedeniyle nous

1 Yani, hareket ettiren neden.


2 Ruh ve nous konusunda.
ANAXAGORAS 35

den en şey tüm canlı varlıklarda, hatta insanlarda bile aynı


tarzda bulunmuyor.

81 Aynı Yerde 405 a 14 vd.-.

Anaxagoras ruh ile n ous'un birbirinden farklı olduğunu


düşünür gibi görünüyor am a o her ikisini de tek ve aynı
töz olarak kullanıyor.1

f. A naxagoras'in Nous’u Gerçi K ozm os'un O luşuna N eden Oluyor,

Ama Sonraki G elişm e Sürecinde Başansız Kalıyor

82 Platon, Phaidon 97 B <Sokrates K onuşur> * 59 A 47:


Ama günün birinde birinin, Anaxagoras'a ait olduğunu id­
dia ettiği bir kitaptan, evreni düzene sokan ve özellikle yara­
tan nous'tur, diye okuduğunu duydum , bu evrensel neden
beni çok sevindirdi ve kimi bakım lardan nous'un özellikle ya­
ratıcı olması bana çok yerindeym iş gibi geldi. Durum böyle
olursa, düzen ilkesi olarak nous'un her şeyi düzenleyeceğine
ve en iyi şekilde yerli yerine koyacağına inandım Böylece
Anaxagoras'ta şeylerin2 nedeni konusunda gönlüm e göre bir
hoca bulduğum u sandım , ve o n u n önce bana yeryüzünün
yassı riıı yoksa yuvarlak mı olduğunu öğreteceği, sonra da d a­
ha iyiyi açık seçik göstererek ve <başka türlü değil de> böyle
olm asının daha iyi olduğunu belirterek bunun nedenini ve
zorunluğu açıklayacağı vehm ine kapıldım

83 Aynı Yerde 98 B:
<Anaxagoras'ın> kitaplannı büyük bir şevkle temin ettim,
en iyiyi ve daha az iyiyi çabucak öğreneyim diye elimden gel­

1 A ristoteles'e gö re A naxagoras n ous ile ruhu bazen ayn tutuyor bazen d e özdeş sayı­
yor.
2 Yani evrensel düzenin.
36 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

diğince hızla okudum . Ne ki, okum aya devam ettikçe tüm


umutlarım söndü, ayaklanm suya erdi ve adam ın <evrensel il­
ke olarak> nous'u <artık> hiç kullanmadığını, evrenin düzene
konm asına <yetecek olan> hiçbir neden göstermediğini, ama
hava, Aither, su kütlelerini ve de başka birçok garip şeyi n e­
den diye saydığını farkettim.

84 Aristoteles, Metafizik I 4. 985 a 18 vd. <59 A 47'de>:

Anaxagoras evrenin oluşum u için nous'u <sırf> deus ex


machina* diye kullanıyor ve <m evcudun> hangi nedenden
dolayı zorunlu olarak böyle olduğunu bilm ediği zaman no-
us'a başvuruyor; aynca evrensel süreçlerin nedenini nous'tan
çok başka şeylerle açıklıyor.

85 Simplicius, Aristoteles'in Fizik 327, 26 D'sine <59 A 47'de>:

Eudem os'un dediği gibi <fr. 21>, Anaxagoras da nous'u


bir yana bırakıyor ve şeylerin çokluğu "kendi kendine" biçim­
lenir, diyor.1

III. Evrendoğum

86 fr. 9:

<Nous'un m eydan a getirdiği burgaç h arek eti üstüne.>


Bu m ad d eler işte b ö y le d önerler, şid d et v e h ızdan d olayı
b irb irlerin d en ayrılırlar, çü n kü h ız şid d ete n ed en olur.
Ama o n u n h ızım , in san lar arasında m evcu t bir şey in h ı­
z ıy la m u k a y ese e tm e k m ü m k ü n d e ğ ild ir , te r s in e o
bunlardan2 kat kat h ız lıdır.
"(tiyatro) m akinesinden tanrı", o y u n ya da rom anda bir entrikayı beklenm edik şekilde
çözen kişi (çn).
1 Bütün bunlardan, A naxagoras'ta d o ğanın ayrıntılı erekbilim sel açıklanışına yer olm a­
dığı anlaşılıyor.
2 Şimdi yeryüzünde m evcut olanlardan.
ANAXAGORAS 37

86 a fr. 13 <Simplicius, Aristoteles'in Fizik 300, 27 vd. D’sine>:

Evrenin oluşu konusunda Anaxagoras'in nous'a başvurdu­


ğunu biliyoruz, oysa Anaxagoras'a göre oluş ayrılmadan baş­
ka bir şey değildir, ama aynlm a hareket dolayısıyla gerçekle­
şir, hareketi yaratan da nous'tur. Ancak Anaxagoras şöyle di­
yor:
"Ve n o u s h a rek eti m ey d a n a g etir m ey e b aşlad ık tan
son ra , harekete g eç ir ile n ler in h er şey d en ayrılm ası g er­
çek leşti v e n o u s'u n h a rek ete geçird iği h er şe y b irb irin ­
d en ayrıldı. A ncak <m addeler> h arek et eder v e b irb irin ­
d en ayrılırken b urgaç h arek eti aynı şeylerin b irb irin ­
d e n ç o k daha k esk in b ir şek ild e ayrılm asın a n e d e n o l­
du."

87 fr. l6:
Bu b irb irin d en a y rıla n < m add eler>d en katı top rak
b ir araya to p la n d ı. Zira b ulu tlard an su , su dan top rak ,
topraktan da so ğ u k n e d e n iy le katı taşlar ayrıldı. A ncak
bunlar suya o ran la daha ço k g ö ze çarparlar.

88 Simplicius, Aristoteles'in Fizik 27, 2 vd.'uik (T heophrast’tan) ■ 59 A 41:

Anaxagoras, sonsuzun <yani sonsuz ve karmakanşık m ad­


deler kütlesinin> ayrılması sırasında birbirlerine çok yakın
olanlar bir araya gelm eye çalıştı, diyor....

89 H ippolyıos I 8, 2 - 59 A 42:

Nous tarafından harekete geçirilen <maddelerin> toplamı


harekete katılmışlar ve benzer olanlar birbirleriyle birleşmiş­
ler.

90 Aristoteles, G ökyüzü Ü stüne II 13. 295 a 9 vd. - 59 A 88:

Yeryüzü şu anda yerinde kalmaya zorlanıyorsa, geçmişte


de burgaç hareketinden dolayı ortaya doğru itilerek bir araya
38 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

toplanmıştı. Zira bunu, nemli öğe ile havadaki süreçlerden


dolayı <fızikçiler> bu durum un nedeni olarak kabul ediyorlar.
Çünkü bu <bölgeler>de büyük ve ağır olanlar her zaman bur­
gacın ortasına doğru hareket ederler. Bu yüzden de evrenin
oluşunu kabul ed en herkes yeryüzünün oFtada bir araya top­
landığını iddia ediyor.

91 Simplicius, Aristoteles'in Fizik 520, 28 D'sine:

Yeryüzünün yerinde hareketsiz kaldığını, yassı ve davul


biçim inde olduğu için, altında toplanan, kaçm asına m eydan
verm eyen ve üzerinde bir kapak gibi durduğu hava tarafın­
dan taşındığını öne süren filozoflardan bu görüşü Anaxime­
nes, Anaxagoras ve Demokritos savunmuştur.

92 Theophrast, Bitkilerin ö y k ü s ü IH, 1, 4 = 59 A 117:

Anaxagoras, havada her şeyin tohum lannın bulunduğunu


ve bunlann <yağmur> suyu ile birlikte aşağıya dökülerek bit­
kileri m eydana getirdiğini öne sürüyor.

93 Ircnaeus II 14, 2 = 59 A 113:


Anaxagoras... canlı varlıkların gökyüzünden yere dökülen
tohum lardan m eydana çıkmış olduklarını söylüyor.

A 112:
94 Aeıius V 19, 23 * 59
<Epikuros'a göre> canlı varlıklar kozm osun parçalanymış,
bunu Anaxagoras ile Euripides de benimsiyor.

95 Bkz. Euripides, C hrysippos fr. 839=

Devasa toprak ve Zeus'un Aither'i: O dur tannların ve


insanlann yaratıcısı; o <toprak> ise nemli damlaları kabul
ettikten sonra doğurur ölümlü varlıklan, besinleri ve hay­
van cinslerini ve böylece haklı olarak sayılır her şeyin ana­
sı.
ANAXAGORAS 39

96 Aelius II 8, 1 = 59 A 67:

<Apolloniali> Diogenes ve Anaxagoras, kozm osun oluş­


m asından ve topraktan canlı varlıkların m eydana çıkmasından
sonra kozm osun kendiliğinden güneye doğru eğildiğini iddia
ediyor.

IV. İnsanlar Üstüne

97 Aristoteles, Hayvanların Organları Ü stüne IV 10. 687 a 7 vd. = 59 A 102:


Anaxagoras, ellen olduğu için insan en akıllı canlı varlıktır,
diyor. <Bu konuda Aristoteles:> Ama olasılıkla, o varlıklann
en akıllısı olduğu için ellere sahip oldu.

98 Aristoteles'in bu doksografını Anaxagoras'in 21 b sayılı Fragmanıyla


Karşılaştırınız <= Phıtarch, Rastlantı Ü stüne 3 S. 98 F>:
Ama biz insanlar bütün bu ilişkilerde hayvanlardan daha
kötü durum dayız, ne var ki — Anaxagoras'in dediği gibi—
kendi deneyimlerimizi, belleğimizi ve ferasetimizi kullanıyo­
ruz ve <böylece> bal topluyor, <onların> sütünü sağıyoruz,
<ürettiklerine> el koyuyoruz.

1. Zeka Farkları Üstüne

99 fr. 12’den:

Büyük küçük h er n o u s aynı türdendir.

2. Bilgi Kuramı

100 fr. 7:
Bu yüzden,'<llk k anşu n dan > ayrılan m ad delerin m ik­
tarını n e sağduyu ile n e d e d uyu sal d en eyim e dayanarak
idrak edebiliriz.
40 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

101 fr. 21:


D u yu larım ız z a y ıf oldu k larınd an hakikati İdrak ed e­
ce k durum da değiliz.

102 fr. 21 a:
G ö rü n en şey ler1 g ö rü n m ey e n ler i idrak etm en in te­
m e lin i oluşturur.

1 Yani, görünenleri idrak eım ek.


DOKUZUNCU BÖLÜM

Leukippos

Akragaslı Em pedokles ile Klazomenaili Anaxagoras'in, bu


iki düşünürün kişilikleri her ne kadar farklı da olsa dünya gö­
rüşleri yine de ortaktır; ikisi d e Elea Okulu ontolojisini temel
alarak varolanı olmamış, değişmez ve ebedi diye kabul etmiş­
tir, ancak — duyusal deneyim ler ve Herakleitos'un sürekli oluş
öğretisi nedeniyle— şeylerin çokluğunu ve hareketini, Parme-
nides'e karşılık, gerçek diye varsaymış ve hareket ettiren ne­
deni yalıtlanmış bir ilke olarak karşısına çıkardıklan varolanla­
rın çokluğunu kabul etm ek zorunda kalmışlardır. Demek ki,
farklı açıklık ve anlayışa karşın, her iki düşünür de birer ikici­
dir (dualist). Ancak Em pedokles'in genellikle fantastik de olsa
görkemli doğa spekülasyonlarına karşılık Anaxagoras'in d ü ­
şünceleri büyük bir ölçülülük, belirgin bir akılcılık anlam ına
geliyorsa, o zaman Parmenidesçi ontolojinin özünü Heraklei­
tos'un öğretisiyle uyum lu hale getirmek için girişilen üçüncü
ve sonuncu büyük deneyin de bir diğer ölçülülük ve klasik
Antikçağın yarattığı tutarlı bir tekçilik (monizm) olarak görül­
mesi gerekir. Bu tekçiliğin kurucusu, etkileri m odem doğabi-
limlerin yakın evrelerine kadar ikibin yıldan fazla sürm üş
atom kuramının kum cusu olan Leukippos'tur; bu düşünürün
yaşamı hakkında kesin olarak bildiklerimiz, gençlik günlerini
yurdu Miletos'ta geçirdikten sonra —Xenophanes ile Pythago-
42 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

ras gibi— deniz yoluyla batıya gitmiş, güney İtalya'daki Grek


kenti Elea'da Zenon'dan ders almış ve felsefi düşüncesi üzerinde
derin izler bırakacak şekilde ondan etkilenmiş olduğudur. Daha
sonra, ama kesinlikle olgunluk çağında, Trakya'daki Abdera ken-
üne göç ederek M.Ö. 450 yılından, hatta olasılıkla bundan on yir­
mi yıl sonra orada bir felsefe okulu kurmuştur.
Ne var ki, Leukippos'un öğretisini ele alm adan önce tarihsel
varoluşu hakkında birkaç söz söylem ek gerekiyor. Tannery, Er­
win Rohde ve son olarak Nestle gibi ö n d e ‘gelen çağdaş kimi
araştırmacılar Leukippos'un varlığını yadsımanın gerekli olduğu­
na inanıyorlardı. Buna Epikuros'un düşüncesizce sarfettiği sözler
neden olmuş, izleyicisi H erm archos gibi, ö da Leukippos'un hiç
yaşamadığını iddia etmiştir. Epikuros'un bu garip iddiasım en iyi
şekilde açıklayan büyük araştırmacı Herm ann Diels olmuştur, bu
yüzden sözlerini olduğu gibi buraya alıyoruz: "Eski Abderalılann,
yani Leukippos ile Dem okritos'un eserleri daha 4. Yüzyılda, ya­
zarları arasında fark gözetm eden, a potiori denen bir corpus De-
m ocriteum 'da bir araya gelmiş olması gerekir. Makedonya ve As-
sos'ta Abdera Okulu ile ilişkiye geçmiş olması gereken Aristote­
les ve T heophrast, bu o kulun kurucusu Leukippos ve eserleri
hakkında eksiksiz bilgilere sahiptiler. Bu yüzden Leukippos ile
Dem okritos'un eserlerini onlar, neredeyse yalnız onlar belirgin
şekilde birbirinden ayırırlar." Bu durum da büyük bir olasılıkla Le­
ukippos'un eserleri, kendisini gölgede bırakan ve doğa felsefesi­
ne ilişkin öğretisi tüm önem li noktalarda hocasının öğretisiyle
uyum gösteren büyük öğrencisi D em okritos'un sayılamayacak
kadar çok eseriyle birlikte Abdera O kulu'nun genç kuşaklarına
kalmıştır; ama daha önce Leukippos'un, eserlerinin başında ya da
başlangıcında yazar olarak yer alan adı kaybolmuş ve bunlar, bir
araya getirilmiş olan Demokritos'unkilerle birlikte, Demokritos'un
eserleri sayılmıştır, böylece, Aristoteles'ten 40 yıl sonra dünyaya
gelmiş olan Epikuros, — bütün eski düşünürler gibi eserlerinin
ardına gizlenen ve o günlerin edebi görenekleri gereği öğrencisi
LEUKIPPOS 43

D em okritos tarafından da eserlerinde adı geçm eyen— Leukip-


pos'un kişiliği ve varlığı hakkında güvenilir hiçbir iz bulamamış
ve bu yüzden, en zayıf yanı tarihsel eleştiri olduğu için, biraz
aceleci davranarak onu yadsımıştır. Ama Epikuros'un bu düşün­
cesiz iddiasına karşılık Aristoteles'in ve ünlü öğrencisi Theoph-
rast'ın otoritesi o denli ağır basm aktadır ki, Leukippos hakkında
verdikleri bilgilerden asla kuşku duyulmaması gerekir. Aristoteles
eserlerinin en azından on yerinde Leukippos'u belirli öğretilerin
temsilcisi, özellikle d e atom kuram ının kurucusu diye tanımlar,
bunların dokuzunda adını, bir defasında açık açık Leukippos'un
öğrencisi olarak söz ettiği Demokritos'la birlikte anar. Sokrates
öncesi felsefenin ünlü tarihçisi ve Demokritos'u aynı şekilde Leu­
kippos'un öğrencisi diye tanımlayan Theophıast, daha sonraki İs­
kenderiyelilere karşılık, Demokritos'a atfedilen "Makro Kozmos"
adlı ese rin L eu k ip p o s'a ait o ld u ğ u n u açıkça ifade eder.
Aristoteles'in ve Theophrast'ın bu tanıklıkları tarafımızdan varıla­
cak tarihsel yargı açısından tamamen belirleyicidir. Bu yüzden bir
"Leukippos sorunu" söz konusu olamaz, tıpkı Sokrates öncesi fi-
lozoflann (biri istisna olmak üzere) eserlerini araştırmış, yaşayan
gerçek uzm an kişilerin haklı olarak Leukippos'un tarihsel varolu­
şundan kuşku duym am alan gibi.
Şimdi Leukippos'un çığır açan öğretisinin, Herakleitos ile Par­
m enides arasındaki metafizik temel çelişki karşısında tam am en
yeni ve hiç kuşkusuz dahicesine bir çözüm denem esi olan atom
kuramının nasıl m eydana çıktığını görelim. Leukippos'u atom ku­
ram ına götüren ne olmuştu? Aristoteles de, birçok bakım dan
açıklanm ası ve tam am lanm ası gereken bir atom kuramını ana
hatlarıyla tasarlamıştı. Empedokles ise m ikroskopik küçük kınntı-
lar halinde yan yana duran ve cisimler dünyasının temelini oluş­
turan en küçük öğe parçacıklarından söz etmişti — ki bu, atom
kuram ının doğuşunda taşıdığı önem i ilk kez Walter Kranz tara­
fından belirtilen bir görüştür— , ama bu kuram ın m eydana çık­
masının asıl nedeni, "öğrenci"si Leukippos'un düşüncesini derin-
44 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

den ve belirgin şekilde etkilem iş olan Zenon'dur: Şeylerin


çokluğuna ve hareketine karşı, dichotom ie ilkesine, yani cis­
min, sonsuza kadar devam ettiği düşünülen ikiye bölünm esi
ilkesine dayanarak öne sürdüğü zekice kanıtlar Elealıyı son­
suz küçük m adde parçacıkları kavram ına götürm üştür; Ze-
non'un argüm anlannın etkisiyle Anaxagoras da kendi m adde
öğretisinde sonsuz küçük olan kavramını kullanmış, tam am en
Elealıların tarzında şeylerin sonsuza kadar bölünebilirliğini
büyük bir güvenle öne sürmüştür. Zenon'un bu öğretisi Leu-
kippos'ta ters bir etki yaratmıştır. Zira üzerinde uzun uzun ka­
fa yorduğu b u sorunun çekiciliğine kapılarak Zenon'un savına
tam am en zıt kendi atom kavramını keşfetmiştir. Burada şu so­
ruyu soralım: Leukippos yaşlı çağdaşı Anaxagoras gibi niçin
aynı yolu izlememiştir? O nu, hocasının çürütülm ez gibi görü­
nen belitini (cismin sonsuza kadar m üm kün olan bölünebilir­
liğini) zorunlu olarak reddetm eye, böylece atom kavramını
bulm aya götüren ne olmuştur? G örünüşe göre bunda, önce
Aristoteles'in sonra da Simplicius'un m eydana çıkardığı şu d ü ­
şüncelerin rolü vardı: Şeylerin katı, daha fazla bölünm eyen ilk
parçacıklarının1 olması gerekir. Zira onlan sonsuza kadar par­
çalara ayırabilmek için, içlerinde sonsuz küçüklükte boş m e­
kanların bulunm ası gerekir, çünkü bir cismin içinde bir "boş­
luk" yoksa on u parçalara ayırm ak m üm kün değildir. Ze­
non'un iddia ettiği gibi m addeleri bu şekilde sonsuza kadar
parçalara ayırmak m üm kün olsaydı, o zam an görünen tüm
şeylerin yalnızca birbirine değen boş m ekanlardan m eydana
gelmiş olması gerekirdi, ki b u durum da boş m ekanlann dışın­
da katı hiçbir şey bulunm az, her şey tam am en tözden yoksun
olurdu. Zenon'un, tam am en soyut, yani matematiksel d ü şü ­
nülmüş, şeylerin sonsuza kadar ikiye bölünebilirliğini, dem ek
ki,- gerçeklikte, yani fiziksel olarak gerçekleştirmek m üm kün

1 Yani, <başka> parçalara aynlm ayan <parçacıklannın>.


LEUKIPPOS 45

değildir. Bu durum da, cisimle kütlesinin ilişkisini sağlayan


m adde parçacıklannda herhangi bir boşluğun bulunm am ası,
yani "tamamen dolu" olması ve bu yüzden başka parçalara
ayrılmaması gerekir. Zira bir cismi parçalara ayırmak, yani
bölm ek sadece içindeki bir boş m ekana dayanarak m üm ­
kündür. Hiçbir boş m ekan içerm eyen bir şeyi yalnız böl­
m ek değil, üstelik zedelem ek bile m üm kün değildir. Bile­
şim lerinin tarzına göre ilk oluşturucu öğeleri, yani atomları
arasında az ya da çok boş m ekan bulunan tüm görünür ci­
sim ler, artık başka parçası olm ayan işte bu tür atom lardan
m eydana gelirler, tıpkı tersi durum da bir m addeyi bölm eye
devam ederek sonuçta onun görünm ez küçük ve artık bölü-
nem eyen, yani "atom" olan ilk oluşturucu öğelerine ulaşılması
gibi.
Bu atom lar birbirlerinden üç şekilde ayrılırlar: Biçimleri,
konum lan ve düzenleri (tasnifleri) bakım ından. Leukippos ile
Dem okritos duyular dünyasının yalnız görünüş olmadığını,
üstelik gerçekliklere de dayandığını varsaydıkları için, bu
dünya sayısız biçim, renk, tat vs. çeşitliliği gösterm ektedir,
böylece onlara göre sayısız çeşitlilikte atom biçimi de mevcut­
tur. Maddi tözleri hepsinde tek ve aynı olan atomlar arasında­
ki bu üç temel fark1 duyusal olarak algılanabilen şeylerin çe­
şitliliğine temel oluşturur, tıpkı aynı sözcük öğelerinden, yani
aynı harflerden nasıl bir tragedya m etni yazılıyorsa aynı şe­
kilde bir kom edya metninin de yazılması gibi2 Oluş ve bo­
zuluş nasıl ki atomların bir araya gelm esine ya da aynlmasına
dayanıyorsa — ki Leukippos bu temel görüşü Em pedokles ve
Anaxagoras'la paylaşır— , böyle bir şeyin değişikliğe uğraması
da yalnızca atomlarının değişen düzenine ve konum una daya­
nır.

1 Aslında atom lar sadece biçimleri vasıtasıyla birbirlerinden ayrılırlar (büyüklük farkını
ilk kez D em okritos belirtmiştir).
2 Dikkatli bakıldığında yersiz olduğu anlaşılan bir karşılaştırma.
46 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

Bu yüzden "doluluk" — sayısız, görünm ez küçüklükte


atomlar— ve "boşluk" görünen dünyanın ilk nedenidirler. Zi­
ra atom fiziğinin ikinci temel koşulu işte bu boş m ekan varsa­
yımıdır (ancak boşluk deyince havayla dolu m ekan anlaşıl­
maktadır). — Büyük bir olasılıkla Parm enides’ten önce Pytha-
gorasçılardan birkaçının da savunduğu— bu varsayım Leu-
kippos’a göre kesinkes zorunludur, çünkü boşluk olmadan
ne hareketi ne de cisimlerin çokluğunu kavram ak m üm kün­
dür. Bazı cisimlerin yoğunlaşması ve aynı şekilde (organiz-
m alann) büyüm esi de yalnız bu koşul altında açıklanabilir.
Göreceğimiz gibi atomcular, olasılıkla Leukippos da, boş
m ekanın varlığını deneysel yoldan kanıtlamaya çalışmışlar­
dır.
"Dolu olan"a, yani m ekan doldurana, "varolan"a karşılık
"varolmayan" diye d e tanımladığı bu boşluk Leukippos'un ka­
nısınca "dolu olan", "varolan" gibi aynı şekilde mevcuttur. Le­
ukippos'un öncelleri, özellikle bir başka yönden kendine te­
mel aldığı Elealılar "varolmayan" olarak boş m ekanın m evcu­
diyetini kesinkes reddetm işlerdi. Ama Leukippos boşluk ol­
madan ne hareketin ne de çokluğun düşünülem eyeceğini far-
kederek ikinci belirleyici adımı atmış ve boşluğu, her ne ka­
dar dolu olana, yani cisimsel olana, "asıl anlam da varolan"a
karşılık "varolmayan" diye tanımlasa bile, gerçek saymış, "va-
rolmayan"ın, yani boş m ekanın varolan gibi aynı şekilde mev­
cut olduğunu cesaretle öne sürmüştür. Boşluğun gerçekliğinin
Leukippos tarafından kabul edilişi, cisimsel nitelikte olmayan,
ne görülen ne de elle tutulan, sadece düşüncede kavranabi-
len bir şey ilk kez gerçek diye açıklandığı için de, düşün târi­
hinde çok önem li bir yer tutar. Böylece tam am en yeni bir
gerçeklik kavram ına yol açılm aktadır (aynca, her ne kadar
başka yönden de olsa, bu kavramı Anaxagoras da kendi nous
öğretisinde ortaya çıkarmıştı). Zira bununla eski İonya m ater­
yalizmi, Antikçağ'ın en güçlü materyalist felsefe sisteminin ku­
LEUKIPPOS 47

rucusu sayılan düşünür vasıtasıyla da ilkesel olarak aşılmış


oluyordu.
G örünür dünyadaki şeylerin değişimi nasıl ki hiç sona e r­
miyorsa, atom lann hareketi de aynı şekilde sonsuza kadar d e ­
vam etm ektedir. "Dolu olan"ın, yani atom lar bütününün dai­
ma, ebediyetten bu yana m evcut olması gibi, hareketleri de
başlangıçsız ve sonsuzdur. Madde ve hareket birbirinden ay­
rılmaz. Atomların hareketi, Leukippos'a göre, başka bir tü-
rem'e ihtiyaç duymamaktadır. G örünüşe göre bu konuda onu
Miletoslu canlımaddecilerin, öğrencileriyle aynı kentin çocuğu
olarak batıya gitmeden önce olasılıkla kişisel ilişkiler kurdu­
ğu bir Anaxim andros'un ve bir Anaxim enes'in temel görüşü
etkilem iştir. Zira her biri tek başına alınırsa Leukipposçu
atom lann, milyonlarca parçaya ayrılmış da olsalar, Parmeni-
desçi "varolanlar"ın yetkin birer kopyası olduğu nasıl kuşku
götürmüyorsa, başlangıçsız ve nedensiz bir hareket varsayı­
mının da eski İonya tekçiliğinden kaynaklanan son derece
garip bir sonuç olduğuna hiç kuşku yoktur. Çünkü, tarih-
sel-eleştirel yönden ele alınırsa, bu atom kuramının yalınlı­
ğından dolayı eski Miletosluların görüşleriyle atom kuram ı­
nın kuruculan arasında yalnız tam bir yüzyılın değil, üstelik
felsefi düşüncede kaydedilen m uazzam bir gelişmenin de b u ­
lunduğu gözden kaçırılmamalıdır. Sonsuz maddeyi, canlı, ya­
ratıcı bir birlik olarak gören bir Anaximandros'a göre canlı-
maddeci tekçilik kendi çocuksu, ama görkemli spekülasyon-
lannın doğal bir sonucuydu; öğelerde dolaşan sevgi ve çatış­
ma öğretisinin sahibi Em pedokles ile evreni harekete geçi­
ren nous öğretisinin kurucusu Anaxagoras'ın, maddeyi ve onu
harekete geçiren gücü ilkesel olarak birbirinden ayıran bu iki
düşünürün çağdaşı olan Leukippos'a göreyse durum tam a­
m en farklıydı. Ve b u ndan da öteye o evrenin bağlantılı bir
kütleden değil de, sayısız, birbirlerinden mekansal olarak ayrı
atom lardan meydana geldiğini öne sürdüğü zaman, bu atom ­
48 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

ları aktif ve bu yüzden kendilerine özgü bir am aca yönelik


diye değil, tersine plaasız, başıboş bir hareket halinde —bel­
ki bizce "güneş tozlan" diye tanım lanan cisimciklere ben­
zer şekilde— düşünmüştür. Bu bakım dan Aristoteles atomla-
nn ilk hareketi, yani ilk hareketlerinin kaynağı sorusuna or­
taya attığı zaman, bunun kendi görüş açısından yerinde bir
soru olduğunu görmekte, onun ve Theophrast'ın serzenişi­
ni anlayışla karşılamaktayız. Leukipposçu atomların ilk hare­
keti tam am en metafizik bir belirtidir; bu yüzden atomların
ilk hareketini anlaşılır durum a getiren bir gerekçe gösteril­
memiştir., Burada şu soruyu soracak olursak: "Empedokles
ile Anaxagoras'ın ikici öğretilerini çok iyi tanımasına karşın
Leukippos'un neredeyse sırf m ekanik bir dünya görüşünü
ileri sürmesi nasıl m üm kün olmuştur?", o zaman cevabı aşağı
yukarı şöyle olmalıdır: Şeylerin hareketini gerçek saydığı için,
özellikle hareketin gerçekliği Elealılarca kesinkes reddedil­
diğinden, bu gerçekliği hareketi açıklamak üzere de geçer­
li saymıştır. Evrenin m eydana gelmesine neden olduktan
sonra faaliyetine hem en son veren, böylece her şeyi sırf
m ekanik şekilde gelişmeye bırakan Anaxagoras'm "nous"u
ise Leukippos'a, bağımsız kozmik ilk güç olarak, tıpkı Empe-
dokles'in evrensel güçleri "sevgi" ile "çatışma" gibi, olasılıkla
mitsel görünmüştür. Peki am a m adde kütlesinin dışında bir
ilk hareket ettirici nasıl bulunacaktır? O günün felsefi d ü ­
şünce düzeyinde bu soruya cevap vermek ona oldukça zor
gelmişür. Evrendoğumun bu temel sorunu üzerinde düşünür­
ken görünüşe göre aklına günün birinde şöyle bir düşünce
gelmiştir: İyi ama, ya ilk hareket m adde dışı bir nedene sahip
değil de, m addenin kendi özgün özelliği ise? O zaman evre­
ni açıklamak için "ilk hareket ettirici" olarak etkinlikte b u ­
lunan özel bir faktöre hiç gerek yoktur. İşte bu noktada, m ad­
deyi kendinden hareketli sayan büyük Miletoslu öncelleri­
nin temel görüşü etkisini açıkça duyurm aktadır. Böylece so-
LEUKIPPOS 49

nın şaşkınlık uyandıracak kadar basit bir tarzda çözülmüş gö­


rünmektedir: Atomlar kendinden sürekli bir hareket içindedir­
ler.
Leukippos'un, atom lar kütlesinden evrenin ya da daha
doğrusu sayısız dünyaların meydana gelişini nasıl düşündüğü­
nü izleyen sayfalarda yer alan doksograflardan öğreneceğiz,
bu durum aynı şekilde, atom öğretisinden çıkardığı duyular
dünyasının idrak edilişiyle ilgili gerçek devrimci sonuçlar için
ve yine atom öğretisine dayanan ruh ile yüzdeki duyu or­
ganlarının Fizyolojisine ilişkin tasanmları için d e söz konusu­
dur.
Leukippos'un m ekanik ve materyalist dünya görüşü özel­
likle ünlü öğrencisi Abderalı Demokritos tarafından benim ­
senmiş, birçok yönden genişletilmiş ve felsefenin öteki alan-
lannın da katılmasıyla önem li ölçüde tamamlanmıştır. 120 yıl
sonra Epikuros atom culuğu toplam felsefesinin temeli haline
getirmiş, böylece — özellikle Lucretius, sonra Cicero, Seneca
vs. tarafından genç kuşaklara aktarılarak— Rönesans düşü­
nürlerini, hatta sonrakileri bile — ki yalnız Descartes ile Gali-
lei'nin adını ahm ak yeter— derinden etkilem esine neden ol­
muştur. Ne ki, bu öğreti klasik dönem in büyük Grek felsefe­
sini aynı şekilde etkileyememiştir. Düşünceleri insanlann ma-
nevi-ahlaksal özü sayılan Sokrates gibi bir filozof için atom ­
culuk yalnız hiçbir anlam ifade etm em ekle kalmamış, üstelik
D em okritos'un öğretilerinden bazılarını zam an zam an göz
önüne alm alarına karşın Platon ile Aristoteles tarafından da
kesinlikle reddedilmiştir. Platon'a ve ünlü öğrencisi Aristo­
teles'e göre atom kuramı insanın manevi yaşamını, ona bir
hedef gösterm ek ve yön vermek bir yana, açıklamaktan bile
çok uzaktır, ve Aristoteles'e göre bu öğreti, özellikle son
dönem lerinde düşüncelerini üzerinde yoğunlaştırarak araştır­
dığı organik dünyanın sırlan karşısında başarısızlığa uğramış­
tır.
50 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

A. Atom Kuramı

I. Atom Kuramının Doğuşu

1 Simplicrus, Aristoteles'in Fizik 28, 4 vd.'na ■ 67 A 8:

Felsefede Parmenides'in çömezi olan Elealı ya da Miletoslu


(zira doğum yeri olarak her iki kentin de adı geçm ektedir)1
Leukippos varolan sorununda Parmenides ile X enophanes'in
yolunu değil, söylendiğine göre, tam karşıtı bir yol izlemiştir.
Zira ilk ikisi evreni bir, hareketsiz, olmamış ve sınırlı diye var­
sayar, varolmayan üzerinde düşünm eyi akıllanna bile getir­
m ezken, Leukippos sayıca birçok ve sürekli hareket halinde
olan öğeleri, yani atom ları ve biçim lerinin sonsuz miktarda
çok olduklarını varsaymıştır, çünkü bir şeyin öyle olm aktan
çok böyle olması için bir neden bulunm adığını, şeylerdeki
oluş ve bozuluşun hiç sona erm ediğini görm üştür. Ayrıca
<öğretisine göre>, varolanın m evcudiyeti varolm ayandan az
değilmiş ve her ikisi de aynı tarzda şeylerin oluş nedenleriy­
miş. Çünkü o atom ların tözünü katı ve dolu varsaydığından,
onların varolan olduklarını, varolm ayan diye tanımladığı boş
m ekanda hareket ettiklerini, bu boş m ekanın en az varolan
kadar mevcut olduğunu açıklamıştır. (Öğrencisi Abderalı De-
mokritos da benzer şekilde doluluk ve boşluğu ilkeler olarak
ileri sürmüştür...)

^ ? Aristoteles, O luş ve Bozuluş Ü stüne I 8. 324 b 35 vd. =■ 67 A 7:

Leukippos ile Demokritos doğayı çıkış noktası alarak feno­


menleri bilimsel yöntem lere, tek ve aynı kurama göre değer­
lendirdiler; zira eski düşünürlerden bazılan2 varolanı zorunlu
olarak Bir ve hareketsiz sayıyorlardı. Çünkü boşluk varolma­

1 Leukippos'un do ğ u p büyüdüğü kem olasılıkla Miletos'tur; buradan Elea'ya göç etmiş,


daha sonra d a Abdera’d a bir okul kurmuştur.
2 Yani, Elealılar.
LEUKIPPOS 51

yanmış; ama <m addeden> yalıtlanmış bir boşluk olmasaymış


hareket m üm kün olmazmış. Aynı şekilde şeylerin çokluğun­
dan da, eğer bunlan birbirinden ayıran bir şey bulunm asay-
mış, söz edilmezmiş...

3 Aynı Yerde 325 a 23 vd.:

Oysa Leukippos, duyusal algıyla uyum içinde, ne oluşu ne


bozuluşu ne hareketi ne de şeylerin çokluğunu ortadan kaldı­
ran bir kuram <bulduğunu> sanıyordu. Bu noktada fenom en­
ler dünyasıyla1, ama boşluk olm adan hareketin m üm kün ol­
mayacağını söylediğinde ise Bir'lik öğretisinin yandaşlanyla2
söz birliği ediyordu ve boşluğu "varolan değil" diye, <ama>
varolana ait bir şeyin de var "olmayan" olmadığım öne sürü­
yordu. Zira asıl anlam da varolan tam am en dolu olanmış. Ama
bu Bir değilmiş, tersine sayısız m iktarda olup, kütlesinin kü­
çüklüğünden dolayı görünmezmiş. Bu <varolanlar> boşlukta
hareket ederlerm iş (çünkü bir boşluk m evcutmuş) ve birleş­
tikleri zaman oluş anlamına, aynldıkları zaman da bozuluş an­
lamına gelirmiş. Ama rastlantı sonucu birbirlerine değm eleri­
nin türüne göre etkide bulunur ve etkilenirlermiş; zira bu ba­
kım dan <sadece> bir tek <varolan> m evcut değilmiş. Birbirle-
riyle birleşip sıkı sıkıya bağlandıklan zaman oluşa neden olur­
larmış. Ama gerçek Bir'den asla <şeylerin> çokluğu ve şeyle­
rin gerçek çokluğundan da tek Bir m eydana çıkmazmış, çün­
kü bu m üm kün değilmiş. Em pedokles ile düşünürlerden bazı­
larının savm a göre edilgi gözeneklerden dolayı, aynlm a ile
bozuluş da boş m ekan vasıtasıyla gerçekleşerek her değişme
ile her edilgi bu tarzda meydana gelirmiş, aynı şekilde büyü­
me de, katı <parçacıklar>ın farkına varılmadan bir <boşluğa>
girmesiyle gerçekleşilmiş. Em pedokles de Leukippos gibi he­
m en hem en aynı görüş açısını benim sem ek zorundaydı. Eğer

1 Yani, o <duyusal> fenom enler dünyasını <bu bakım dan gerçek diye> kabul ediyor.
52 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

her yandan birbirlerine bağlı gözenekler olmasaymış, bölüne-


m eyen, belirli katı <paıçacıklar> m evcut olurm uş. Ama bu
m üm kün değildir. Zira o zaman katı hiçbir şey bulunm az, sa­
dece gözenekler, yani yalnız boş m ekan m evcut olurdu. De­
mek ki, <cisimlerin> birbirine değen parçacıkları mutlaka b ö ­
lünem ez olm ak, buna karşılık E m pedokles'in gözenek diye
tanımladığı aralarındaki bitişik m ekanlar da boş olmak zorun­
dadır. Leukippos da <maddelerin> etkisi ve edilgisi hakkında
aynı ifadeyi kullanmaktadır.

4 Aynı Y erde 325 b 24 vd.:


Tıpkı Platon'un "Timaios"ta yazdığı gibi; zira o Leukip-
pos'un görüşünden sadece şu noktada aynlıyor: Leukippos
bölünem ez <Bir'likler> olarak katı <cisimcikleri>, Platon ise
yüzeyleri varsayıyor ve Leukippos, bölünem ez katı cisimcikler
sayıları sonsuz olan biçimler tarafından belirlenirler, derken
Platon bu sayının sınırlı olduğunu söylüyor; zira ikisi de, bö-
lünem eyen ve biçimler vasıtasıyla belirlenen ilk Bir'likleri var­
sayıyorlar. Bundan dolayı Leukippos'a göre oluşlar ve ayrılış­
lar iki çeşit olmalıydı: Boşluk ve değm e vasıtasıyla (zira bu şe­
kilde her biri <her cisim> bölünebilir), Platon'a göre ise sade­
ce değm e vasıtasıyla. Çünkü o boş m ekanın varoluşunu yad­
sımaktadır.

5 Aristoteles, Metafizik I 4. 985 b 4 vd. = 67 A 6:


Leukippos ile öğrencisi Demokritos doluluk ve boşluğun,
birincisine var <=gerçek>, diğerine de yok <=gerçek değil>
diyerek, ilkeler olduklarını öne sürüyorlar ve bunlardan dolu
ve katı olanı varolan, buna karşılık boş ve gevşek olanı varol­
mayan diye tanımlıyorlar. (Bu yüzden, varolanın mevcudiyeti­
nin varolm ayandan, boşluğun m evcudiyetinin de <dolu> ci­
simlerden az olmadığını iddia ediyorlar) ve bunlar m adde ola­
rak şeylerin nedeniymiş. Temeli teşkil eden tözün tek olduğu-
LEUKIPPOS 53

nu, öteki şeylerin bundaki değişm elerden m eydana geldiğini,


bu değişmelerin tem elinde seyreklik ve yoğunluğun bulundu­
ğunu öne süren filozoflar <ilk cisimler> arasındaki farkların
öteki şeylerin nedeni olduğunu da iddia ediyorlar. Bu farklar
üç çeşitmiş: Biçim, düzen ve konum. Zira <diye iddia ediyor­
l a r varolan sadece biçim, düzen ve konum nedeniyle ayrılı-
yormuş... Yani A'yı N 'den biçim, AN'yi NA'dan düzen, I'yi
H'den de konum ayırıyormuş.

6 Aristoteles, Oluş ve B ozuluş .Üstüne I 1. 314 a 21 vd. ■ 67 A 9'.

Leukippos ile Demokritos, bölünem ez cisimlerin bir araya


gelmesiyle öteki şeylerin oluştuklannı iddia ediyorlar; am a bu
<cisimler> sayıca ve biçimce sonsuzm uş. Ancak onlar <öteki
ş e y le r , kendilerini m eydana getiren <atomlar vasıtasıyla», bu
atomların konum u ve düzeni vasıtasıyla birbirlerinden aynlır-
larmış.

7 Aynı Yerde 315 b 6:


Atomlan bulm uş olan Leukippos ile Demokritos, değişm e
ve oluşun bunlardan ileri geldiğini söylüyorlar: <Onların> ay­
rılması ve birleşmesiyle oluş ve bozuluş, <onlann> düzenleri
ve konumlanyla da değişme. Bu filozoflar fenom enler dünya­
sının gerçekliğine inandıklan için, ama fenom enler dünyası
çelişkilerle dolu ve sınırsız olduğundan, atom ların <sayıca>
sonsuz olduklarını, bir araya gelenlerin değişmesi sonucunda
tek ve aynı şeyin bir diğerine ve başkasına karşıtmış gibi gö­
ründüğünü, ona bir parça da olsa bir şey karıştığında yerini
değiştirdiğini ve yalnız bir şey <yalnız bir atom» yerini değiş­
tirmiş olduğu zaman başka bir şey gibi göründüğünü -öne sü­
rüyorlar. Tragedya gibi kom edya da aynı harflerden meydana
gelmiyor mu?
54 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

8 Aristoteles, Gökyüzü Ü stüne III 3. 303 a 4 vd. = 67 A 15:


Doğa süreçlerini, filozoflardan bazılarının, örneğin Leukip-
pos ile Abderalı D em okritos'un iddia ettikleri gibi de kavra­
mak m üm kün değildir. Çünkü onlar, ilk niceliklerin1 sayıca
sonsuz, büyüklükçe bölünem ez olduklarını öne sürüyorlar, ve
ne Bir'den Çok ne de Çok'tan Bir m eydana gelirmiş, tersine
tüm şeyler bunların birbirine sıkı sıkıya bağlanması ve kenet­
lenmesi sonucunda ortaya çıkarmış. Zira bu filozoflar da belli
bir anlam da tüm şeyleri sayı haline getiriyor ve sayılardan çı­
karıyorlar. Bunu açık açık söylem eseler bile, kastettikleri yine
de budur. Ayrıca cisimler1 biçimleri vasıtasıyla birbirlerinden
aynldıklan için, ama bu biçimler sayıca sonsuz olduklanndan,
yalın cisimlerin1 de sayıca sonsuz olduklarını iddia ediyorlar.
Ama öğelerden1 herbirinin nasıl bir yapıya ve biçime sahip
olduğu konusunda belirli bir şey söylemiyorlar, yalnız ateşe
küre biçimini yakıştırıyorlar. Hava, su ve öteki öğeler <sadece
atom lannın> büyüklüğü ile küçüklüğü vasıtasıyla birbirlerin­
den ayrılıyorlarmış, doğaları <=tözleri> adeta tüm öğelerin1
karmakarışık bir araya toplandığı bir yermiş.

9 Simplicius, Aristoteles'in Fizik 925, 10 vd. D'sine = 67 A 13:


Şeyleri sonsuza kadar parçalara ayıracak ve böylece parça­
lara ayırmanın sonsuzluğunu kanıtlayacak durum da olm adığı­
mız kanısıyla <maddeleri> sonsuza kadar bölm e düşüncesini
terketm iş olan filozoflar ise cismin bölünem ez <cisimcik-
ler>den meydana geldiğini ve bölünem ez parçalara aynlacağı-
nı iddia ediyorlardı. Leukippos ile Demokritos ilk cismin bö-
lünemezliğine neden olarak, yalnız <bunların> zedelenmezli-
ğini değil, üstelik küçüklüğünü ve başka parçalarının olm a­
ması olgusunu da gösteriyorlar. Buna karşılık Epikuros, onla-
nn başka parçalarının olmaması düşüncesini terketmiştir; o
daha çok zedelenm ezlikleri nedeniyle onların bölünem ez ol
1 Atomlar.
LEUKIPPOS 55

duklarm ı öne sürüyor. Leukippos ile Dem okritos'ün ilk cisim­


cikler kuramını kabul eden, ama yalnız zedelenmezlikleri bö­
lüm ünü korum uş olan o <Epikuros> buna karşılık onların
başka parçaları olmaması düşüncesini, <Aristoteles'in> parça-
sızlığa karşı çıkardığı argüm anlar nedeniyle belki sonradan
terketmişti, çünkü bu yüzden1 Aristoteles'in kendisini çürüte­
ceğini sanmıştı.

II. Atomlann Farklı Biçimleri Üstüne

10 Cicero, Tannlaraı Ö zü Ü stüne I 66 ' 67 A 11

Kimi düzgün, kimi pürüzlü, kimi yuvarlak, bir diğeri köşeli


ya da kanca gibi, bir başkası ise kavisli ve içe doğru bükül­
m üş olm ak üzere belirli cisimciklerin m evcudiyetini ve gök­
yüzü ile yeryüzünün, bir tözün baskısı olm adan, salt rastlantı­
sal bir karşılaşma2 sonucunda m eydana geldiklerini savunan
D em okritos'ün ya da ondan önce Leukippos'un bu habisçe
düşüncelerini sen de bugüne kadar aklından çıkarmadın Vel-
leius.

III. Boşluk

11 Aristoteles, G ökyüzü Ü stüne I 7. 275 b 29 vd. = 67 A 19:

Evren bağlantılı bir <bütün> değil de — Leukippos ile De-


m okritos'un iddia ettiği gibi— boşluk tarafından aynlmışsa, o
zam an şeylerin <maddelerin> hareketi zorunlu olarak tek ve
aynı olmalıdır. Zira evren atomlar tarafından ayrılmıştır. Atom­
ların tözü ise tek ve aynıymış, sanki her birinin tek başına al­
tın olması gibi.
1 A tom lann parçalan olduğu düşüncesi yüzünden.
2 Bu cisimciklerin <=atom lann> karşılaşması.
56 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

12 Aristoteles, Fizik Iv 6. 213 a 27 vd. = <67 A \9'da>:

İnsanlar boşluk deyince, içinde duyusal olarak algılana­


bilen hiçbir cism in bulunm adığı bir ara m ekan anlıyorlar.
Ama her gerçek olanın <bir> cisim olduğu kanısıyla, içinde
hiçbir şey bulunm ayan yere boş m ekan diyorlar. Bu yüzden
havanın doldurduğu yer de boşmuş. Bu nedenle havanın bir
şey <bir gerçek, bir cisim> olduğunu kanıtlam ak değil, ne
abstracto'da ne gerçeklikte cisimler arasında tüm cismi dol­
duran başka hiçbir ara m ekanın mevcut olmadığını, böylece
kendi içinde <tamamen> bağlanülı olan cismin bütünü dışın­
da bir şey <boşluk> bulunsa bile onun <tamamen> bağlantılı
bir kütle olmadığını (ki bunu Demokritos, Leukippos ve fi­
zikçilerden birçoğu iddia ediyor) kanıtlamak gerekir. Bu <fi-
zikçiler> sorunu ters yönden ele alıyorlar; özellikle de boş­
luğun var olduğunu iddia edenler. Bu konuda gösterdikle­
ri argüm anlar şunlar: Birincisi, boşluk olm azsa yerel bir ha­
reket m üm kün değilmiş (bununla bir yerden harekete geç­
mek ve büyüm e kastediliyor). Bu, bir boşluğun mevcut ol­
duğunu kanıtlam a tarzından biridir. İkincisi, görünüşe göre
bazı <cisimler>in birbirlerini çekerek yoğunlaşm aları olgusu­
dur. Üçüncüsü, şeylerdeki büyüm enin de boş m ekan vası­
tasıyla gerçekleşir gibi görünmesidir. Dördüncü ve de ka­
nıt olarak, boş bir kap kadar su alan kül deneyini1 gösteriyor­
lar.

13 Simplicius, Aristoteles'in Fizik 648, 12 vd. D'sine = 67 A 20:

Leukippos ile Demokritos, yalnız kozm os'ta değil, üstelik


kozm os'un dışında da boş bir m ekanın bulunduğunu iddia
ediyorlar.

1 Yani, külle d o ldurulm uş bir kabın aldığı su miktarı, b o şk en aldığı su m iktarına


eşittir,
LEUKIPPOS 57

IV. Atomların Hareketi

1. Aıontların İlk Hareketi

14 Aristoteles, Metafizik I 4. 985 b 20 vd. = (>7 A 6:

Diğerleri gibi bu filozoflar da, şeylerin hareketi, bu hareke­


tin kaynağı ya da nasıl m eydana geldiği konusunda pek fazla
düşünmediler.

15 Bu konuda bkz. Aphrodisiaslı A lexander 36, 21 H.

Aristoteles, Leukippos ile Demokritos'tan söz ediyor. B un­


lar atomların, eğer birbirine çarpar ya da birbirini iterlerse ha­
rekete geçtiklerini iddia ediyorlar. Ama doğal hareketin nere­
den kaynaklandığını açıklamıyorlar. Zira karşılıklı çarpm a so ­
nucu doğan hareket zorlamadır ve doğal değildir; ama zorla­
ma hareket sonradan doğal olur.

S. 51 No. 3'e de bkz.

16 No. l'c d e bkz. (S. 50):

Leukippos, sayılan sonsuz ve ebedi hareket halinde olan


öğeler diye atomlan varsayıyor...

17 Aristoteles, Gökyüzü Ü stüne III 2. 300 b 8 vd. = 67 A 16:

Bu yüzden, ilk cisimciklerin sonsuz boşlukta ebedi hareket


halinde olduklarını iddia eden Leukippos ile Demokritos, na­
sıl bir hareket kastettiklerini ve doğal hareketlerinin hangisi
olduğunu açıklamalıydılar.

18 Bu konuda bkz. Simplicius 583, 20 H. <67 A l6'da>:

Ö ğretilerindeki ilk cisim ciklerin, yani atom ların sonsuz


boşlukta zorlama, nedeniyle ebedi hareket halinde olduklarını
iddia ediyorlardı....
58 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

19 Aristoteles, Metafizik XII 6. İO^I b 31 vd. * 67 A 18:


Bu yüzden, Leukippos ve Platon gibi, kimi filozoflar ebedi
bir etkinliği varsayıyorlar; zira hareketin ebedi olduğunu iddia
ediyorlar. Ama bunun niçin böyle ve nasıl bir hareket olduğu­
nu açıklamıyorlar, şu ya da bu şekilde gerçekleştiği takdirde
nedenini de belirtmiyorlar.

2. Atomların Birleşmesi ya da Ayrılması Oluş ve Bozuluşun Nedenidir

20 Simplicius, Aristoteles'in G ökyüzü Üstüne 242, 15 vd. H ’sine - 67 A 14:


Onlar ilkeleri parçalara aynlmaz, bölünm ez ve zedelenm ez
sayıyorlar, çünkü dolu <som> olup içlerinde hiç boş m ekan
yokmuş. Zira parçalara ayırmak cisimlerin içinde bulunan boş
mekan vasıtasıyla gerçekleşiyörmuş; ama sonsuz boşlukta bir­
birlerinden aynlmış olan ve biçim, büyüklük1, konum ve de
düzen dolayısıyla farklılıklar gösteren bu atom lar boş m ekan­
da hareket ediyor ve karşılaştıkları zaman birbirlerine çarpı-
yorlarmış; kimileri karşılaştıklarında çarpışarak birbirlerinden
uzaklaşırken, kimileri de biçimlerinin, büyüklüklerinin, ko­
num ve düzenlerinin simetrisi nedeniyle birbirlerine kenetle­
nip bir arada kalıyorlarmış; bileşik cisimler işte bu şekilde
meydana geliyormuş.
Cisimlerdeki değişme de boş m ekan vasıtasıyla gerçekleşir.
Bkz. (S. 51) No. 3 ve (S. 53) No. 7

3. Evrenin Oluşumu

21 D iogenes Laertius IX 30 vd. cT heophrast’tan dolaylı olarak> = 67 A 1:


<L eukippos'un ö ğretisine göre> dünyalar, cisim lerin
<=atomlann> boş m ekana girerek birbirlerine kenetlenmesi

1 Leukippos atom lar arasındaki bu farkı gerçekten belirtmiş midir?


LEUKIPPOS 59

sonucunda m eydana gelmişler. Ve hareket dolayısıyla büyü­


meleri1 sonucunda yıldızların tözü oluşmuş... Evren sonsuz­
muş; onun bir bölümü <tözle> dolu, öteki bölümü boşmuş. O
bu <bölüm leri> öğeler diye de tanım lıyor. Ve bunlardan
oluşan2 dünyalar sayılmayacak kadar çokmuş ve <günün bi-
rinde> yine onlara karışarak çözüleceklermiş. Ancak dünyalar
şöyle m eydana gelmişler: Çeşitli biçimlere sahip birçok cisim
sonsuz olan d an 3 k o p u p ayrılarak devasa bir boş m ekanda
hareket etm eye başladılar. Bunlar bir araya toplandılar ve
<böylece> tek bir burgaç hareketine neden oldular. Bu hare­
ketten dolayı <birbirlerine> çarptılar ve akla gelen çeşitli şe ­
killerde döndürüldükten sonra benzerler aynldılar. Ama kütle­
lerinden dolayı artık dengeli bir şekilde dönem ediklerinden,
çok küçük <parçacıklar> onlardan uzaklaşarak, sanki elekten
geçmiş gibi, dış boşluğa kaçtılar; ama diğerleri bir arada kaldı­
lar ve birbirlerine kenetlenmiş şekilde hızla bir noktaya gide­
rek ilk küre biçimli yığını oluşturdular. Bu, tıpkı bir deri gibi,
çeşit çeşit cismi içinde barındınyordu. Cisimler orta kısmın di­
renişinden dolayı dönerlerken, birbirine kom şu kütleler b u r­
gaç hareketiyle temasa gelmeleri nedeniyle hiç durm adan bir
araya toplandıklan için, çevreleyen deri kalınlaşmış ve ortaya
itilen kütle birbirinden ayrılmayarak yeryüzünü meydana ge­
tirmiş. Öte yandan çevreleyen deri, dıştan gelen cisimlerin sü ­
rekli akışından dolayı büyüm üş, ve burgaç hareketi tarafından
hızla çevrilerek değdiği her şeyi kendine katmış. Bu <kütle-
ler>den çıkan tek tek kütleler birbirlerine kenetlenmiş ve baş­
langıçta nemli, çamurlu olan bir kütle oluşturmuşlar; bunlar
kuruduktan sonra bütünü çeviren burgaç hareketiyle birlikte
dönm üşler, kor haline gelerek yıldızların tözünü meydana g e­
tirmişler.

1 Yani, biraraya toplanan atom kütlesine hiç durm adan başkalannın da eklenmesiyle.
2 A tomlardan ve boşluktan oluşan.
3 Sonsuz kütleden.
60 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

Ancak güneşin yörüngesi en dıştaymış, buna karşılık yer­


yüzüne en yakın olan ayın yörüngesiymiş, diğer yıldızlar bu
ikisinin arasında yer ahyormuş. Ve yıldızlar hareketlerinin hı­
zından dolayı kor halindeymiş; ama güneş yıldızlar tarafından
da kor haline getirilirmiş. Ayın payına düşen ateş çok azmış.
Ama güneş ve ay tutulurmuş... em erinde boşluk!> (Zodyakın
eğik konum u) yeryüzünün güneye doğru eğimli olm asından
(ileri geliyormuş). Kuzey yörelerinde kar, soğuk ve don eksik
olmazmış. Güneş arada bir, ama ay sık sık tutulurmuş, çünkü
yörüngeleri eşit değilmiş.
Evren nasıl ki oluşuyorsa, belirli bir zorunluktan dolayı da
büyür, kaybolur ve yok olurmuş; ama o bunun hangi türden
olduğunu açıklamıyor.

22 Aetius I 4, 1 vd. = 67 A 24:

Yuvarlak bir biçime sahip olan dünya şu şekilde m eydana


gelmiştir: Hareketleri plansız ve rastlantısal olan, büyük bir
hızla hiç durm adan hareket eden atomlar, biçim ve büyüklük­
leri farklı diğer atomlarla aynı noktada buluştular. Ama bunlar
aynı noktada birleşir birleşm ez aralarından büyük ve ağır
olanlar dibe çöktüler. Küçük, yuvarlak, pürüzsüz ve kaygan
olanlar ise, atomların buluşm asından dolayı dışa ve yükseğe
itildiler. Ama onları yükseğe çıkaran itişin gücü kesildiği ve
artık daha yükseğe çıkaramadığı zaman, tekrar aşağı inmeleri
engellendiği için, onları alabilecek durum da olan bölgelere
itildiler. Ancak burası daire şeklinde bölgelerdi ve atom kütle­
si çepeçevre buraya yerleşti. Birbirlerine kenetlendikleri için
yerleştikleri dairedeki konum larından dolayı gökkubbeyi
oluşturdular. Ama doğası aynı1 olan, (aynca dediğim gibi bi­
çim ve büyüklükçe de farklılıklar gösteren) atom lar yükseğe
itilir itilmez yıldızların tözünü meydana getirdiler. Buharlaşa­

l A y n i töz.
LEUKIPPOS 61

rak kuruyan cisimler kütlesi havayla karşılaştı ve onu dışa


doğru itti. Hava hareket nedeniyle rüzgara dönüşünce yıldız­
ları birlikte sürükleyerek dairede çepeçevre dolaştırdı ve yük­
sekteki bu dairevi hareketlerinin bugüne kadar sürmesini sağ­
ladı. Sonra, aşağı inen kütlelerden yeryüzü oluştu, buna karşı­
lık yükseğe itilenlerden de gökkubbe, ateş ve hava. Ama yer­
yüzünün içinde daha pek çok m adde kapalı kaldığı ve bunlar
rüzgar darbeleri ile yıldızlardan <çıkan> hava akımları nede­
niyle yoğunlaştıklan için, b u n u n 1 bütün küçük parçalı biçim­
leri büyük bir basınç altında kaldı ve böylece nemli tözü
m eydana getirdiler. Ancak bu töz akıcı olduğundan, kendisini
alabilecek ve örtebilecek içi boş, oyuk yerlere itildi, ya d a 2
su, birikerek altındaki yerleri oydu.

V. Sayısız Dünyalar

23 Simplicius, Aristoteles’in Gökyüzü Ü stüne 202, 16 vd.'ına = 67 A 21:

Leukippos ile Demokritos, sayısız dünyaların sonsuz boş­


lukta sayısız atom lardan oluştuklannı iddia ediyorlar.

VI. Oluşun ve Bozuluşun, Evrendeki Tüm Olup Bitenlerin


"Zorunluğu"

24 Leukippos fr. 2 < • Aetius I 25, 4>:

Leukippos her şeyin, yazgıyla özdeş bir zorunluk nedeniy­


le olup bittiğini söylüyor. "Nous Üstüne" adlı eserinde şöyle
diyor: "Hiçbir ş e y k en d iliğ in d en gerçek leşm ez, tersin e
h er ş e y <anlaşılır:> b ir n ed en d e n d olayı v e zorun luğu n
b ask ısı altında o lu p biter."

1 Yeryüzünün.
2 "ya da” diye başlayan bu cümle, doğayı açıklamak için birçok olanak sunm a alışkanlı
ğında olan Epikuros'tan kaynaklanıyor.
62 SÖKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

B. İnsan

I. Atom Öğretisinden Çıkan Bilgi-kuramsal Sonuçlar

25 Simplicius, Aristoteles'in Fizik 36, 1 vd.'ına c 67 A 14:

En küçük ilk cisimleri atom diye tanım layan Leukippos ile


D em okritos'un savına göre, bir m adde atom larındaki biçim,
konum ve düzen farkından dolayı, yani sivri, çok ince parçalı
ve eşit katm anlı atom lara sahip olm asından dolayı sıcak ve
ateşli olurm uş, buna karşılık soğuk ve sulu olanlarda durum
tam tersineymiş, ve biri aydınlık ve parlak, diğeri mat ve ka­
ranlıkmış.

26 Aetlus IV 9, 8 - 67 A 32:

Kimi filozoflar şeylerdeki duyusal özelliklerin doğal1 oldu­


ğuna inanıyorlar; Leukippos, Demokritos ve Diogenes'e2 gö­
reyse bu özellikler sadece alışılagelmiş hüküm lere, yani <öz-
nel> izlenimlerimize ve <buna uygun> hüküm lere dayanıyor-
muş. Oysa ilk öğeler, yani atom lar ve boşluk dışında hiçbir
şey <kendinde> gerçek olm ayıp kavranam azm ış. Yalnız bu
ikisi doğalm ış3, bunlardan <atomlardan ve boşluktan> m eyda­
na gelen, <atom lannın> konum u, düzeni ve biçimiyle birbi­
rinden aynlan şeyler4 ise sadece rastlanüsalmış.5

27 Epiphanias, Tanrıtanımazlığa Karşı III 2, 9 = 67 A 33:

Diğer Elealılara göre Miletoslu Leukippos da bir kav­


gacıdır*. O da, evrenin sonsuz olanda <boşlukta> bulundu-

1 N esnel gerçeklik.
2 Leukippos tarafından da etkilenm iş olan Apollonialı Diogenes.
3 Nesnel olarak gerçek.
4 Bunların duyusal olarak algılanabilen özellikleri.
5 Kastedilen: şeylerin değişik duyusal özellikleri sad ece ato m lan n ın değişik biçim, ko­
num ve düzenin e dayanm aktaymış, yani nesnel olarak gerçek değil, Öznel niteliktey­
miş.
• Eristik: Didişim; m anuk oyunlarıyla sürdürülen çekişmeli tartışma (çn.)
LEUKIPPOS 63

ğunu, ama her şeyin gerçeklikte değil, <sadece> duyusal izle­


nimler ve <öznel> hüküm ler nedeniyle olup bittiğini ve böy-
lece sudaki kürek1 gibi göründüğünü söylüyor.

II. Ruh ve Yaşam Süreci

28 Aristoteles, Ruh Ü S üne I 2. 404 a 1 vd. = 67 A 28:

Demokritos ruhun bir tür ateş ve sıcaklık olduğunu öne


sürüyor. Sayısız "biçimler" ya da atom lar arasından (küre bi­
çimli olanlara ateş ve ruh diyor, tıpkı pencereden giren ışık­
larda görünür hale gelen "kınntılar"2 gibi, zira) o bunların her
şeyi kapsayan karışımına doğam n ilk oluşturucu öğeleri adını
veriyor — Leukippos da benzer şekilde düşünüyor— ; bunlar­
dan küre biçimli olanları ruhu m eydana getiriyormuş, çünkü
biçimleri sadece böyle olan atom lar her şeye en iyi şekilde
nüfuz edebilm ekte ve diğerlerini harekete geçirebilm ektey­
miş, aynı zamanda onlar3 da hareket halindeymiş. Onlar canlı
varlıklan harekete geçirenin ruh olduğuna inanıyorlardı. Bu
yüzden solunum da yaşam için belirleyici bir önem taşıyor-
muş. Zira atmosfer bedenleri sıkıştırıyor ve atom lar arasından
canlı varlıklann hareket etmesini sağlayanları dışarı itiyormuş,
çünkü onlar <sözü geçen atomlar> da ebedi bir hareket halin­
deym işler, nefes alındığında dıştan içeri giren aynı biçim e“*
sahip diğer atom lar onlara yardımcı oluyorlarmış. Zira bunlar,
canlı varlıklarda <hâlâ> mevcut olanların kaçmasını da, <onla-
rı> sıkıştınp ezen <atmosferi> birlikte geri iterek engelliyorlar-

1 Yansı suyun içinde, yansı dışarda olan bir kürek gibi; bu şekilde m eydana gelen çiz­
gi aslında tam am en düz, kınlm am ışken gözüm üze kınk gibi görünür.
2 G üneş tozlan.
3 Küre biçimli olanlar, yani ateş atom lan.
4 Küre biçimli ateş atomlan.
64 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

mış. <İnsanlarla hayvanlar> bunu yapabildikleri sürece1 yaşı-


yorlarıııış.

29 Aetius IV 3, “ <54 A 28'de>:

Leukippos'a göre ruh ateşten m eydana gelmektedir.

30 Aetius V 25, 3 = 67 A 34 <Uyku ile Ö lüm ün Ruhla mı yoksa Bedenle mİ

İlgili O lduğu Sorusunun Cevabında>:

Leukippos'a göre, <uyku> sadece bedendeki <süreçler ne-


deniyle> değil2, ruhsal ateşin <ateş atom larının» nüfuz etm e­
sinden daha fazla miktarda ince, küçük atomların ayrılmasıyla
da gerçekleşiyormuş. Ancak aynlm a daha fazla miktarda olur­
sa ölüm e yol açıyormuş. Zira <uyku ve ölüm> bedenin değil,
ruhun yazgısıymış.

III. Algı ve Düşünm e

31 Aetius IV 8, 5 - 67 A 30:
Leukippos ile Demokritos, duyusal algı ile düşünm eyi b e ­
dende m eydana gelen değişm eler olarak açıklıyorlar.

32 Aynı Yerde 8, 10:

Leukippos, Demokritos ve Epikuros'un savına göre, duyu­


sal algı ile düşünm e, dıştan küçük "imgeler"in <bize> yaklaş­
masıyla gerçekleşiyormuş. Zira imge isabet etm eyen bir kimse
için ne biri ne de diğeri söz konusu olurmuş.

1 Yani nefes alıp verebildikleri sürece.


2 Metin bu noktada kısmen tahrip olmuştur.
LEUKIPPOS 65

1. Görme Sürecinin Açıklanışı

33 Aeıius IV 13. i ■ 67 A 29:

Leukippos, D em okritos ve Epikuros'un kanısınca görm e


süreci im gelerin nüfuz etm esinden dolayı m eydana geliyor­
muş.

34 Bkz. Aphrodisiaslı Alexander, Duyusal Algı Ü stüne 24, 14 <67 A 29'da>:

Demokritos, görmek diyor, görülen nesnelere ilişkin yansı­


ların alınması, kabul edilm esi anlam ına gelir. Ancak yansı,
gözbebekte yansıyan imgedir, tıpkı yansıyı içlerinde m uhafa­
za edebilecek dum m da olan diğer saydam tözlerde olduğu
gibi. Ne ki, Demokritos, ondan önce Leukippos, daha sonra
Epikuros ve çömezleri, <nesnelerden> çıkarak yayılan ve çık­
tıkları nesnelere benzeyen (ama bunlar görülebilen nesneler­
dir) belirli imgelerin gören kişinin gözlerine isabet ettiği <gö-
ren kişinin gözlerine nüfuz ettiği>, böylece görm e sürecinin
m eydana geldiği kanısındaydılar.

35 Aynı Y erde S. 56, 12:


Onlar, görm e sürecinin nedeni, görülen nesneden devamlı
çıkarak yayılan, bu nesneye benzeyen ve göze nüfuz eden
belirli imgelerdir, diyorlar. Bu şekilde incelem e yapanlar Leu­
kippos ile Demokritos'tur, ayrıca küçüklükleri yüzünden gö­
rülem eyen atom ların yan yana toplanm asından çıkarak ara
renklerin1 duyusal izlenimini de açıklamışlardır.

36 Aeıius IV 14, 2 - 67 A 31:

Leukippos, Demokritos ve Epikuros'un iddiasına göre yan­


sılar, bizden çıkarak hareket eden, ama aynanın yüzeyinde
bir araya toplanarak tekrar çıkış noktalarına <bedenimize>"

1 Dört ana renk arasında yer alan renkler.


2 Gözüm üze.
66 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

dönen im gelerin karşılaştığı dirençten dolayı m eydana geli-


yorlarmış.
ONUNCU BÖLÜM

Seçm eciler ve Ö ykünenler


(Eklektikler ve Epigonlar)

Metafiziğin temel sorununu (varlık ve oluş) çözmek için


girişilen üç büyük denem eden sonra aslında Sokrates öncesi
doğa filozoflannın yaratıcı güçleri tükenmişti; gerçekten de ar­
tık karşımıza sadece seçm ecilerle öykünenler çıkmaktadır.
Eserleri 5. Yüzyılın son otuz yılı içinde yazılmış ve daha o
günlerd e Attika kom edyalarında (örneğin A ristophanes'in
"Bulutlar"ında) bile alaya alınmış olan Apollonialı Diogenes'in
felsefesi işte bu seçmeciliğin göze çarpan örneklerinden biri­
dir. Diogenes'in felsefesi, M iletoslulann materyalist tekçiliğini
Anaxagoıas'ın erekbilimsel görüş açısıyla birleştirme denem e­
sidir ya da, Zeller'in daha doğru ifade ettiği gibi, (evrensel il­
ke olarak havayı kabul eden) Anaximenes'in görüşünü, (başı­
na buyruk nous öğretisiyle) Anaxagoras'ın getirdiği yenilik
karşısında kısm en kurtarma kısm en de onun vasıtasıyla ta­
mamlama denemesidir. Burada ilginç olan, İonyalıların tekçi
görüş açısını korum ak ve dikkate değer bir şekilde gerekçe-
lendirm ek için Diogenes'in harcadığı büyük çabadır. Kuşku­
suz, ilkesini iki yönden, maddi ve manevi yönden, geliştirmek
için ne denli büyük bir çaba göstermişse, çelişkiler, hatta giri­
şiminin olanaksızlığı da o denli açık seçik m eydana çıkmıştır.
Öte yandan, Sokrates öncesi felsefi gelişmede Parmenides'in
ontolojisinden dolayı m eydana gelen belirleyici değişmeyi
68 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

göz ön ü n e alm adan tanrı ile evreni pervasızca açıklamaya


kalkışması Diogenes'in görüş açısını büyük ölçüde nitelem ek­
tedir. Bu gerçek bile felsefesinin düzeyi hakkında kesin bir
karar vermeye yetmektedir. Ama Diogenes yine de bu seçm e­
ciliğin, artık gerçekten yeni ve büyük felsefi düşünceler ürete­
cek durum da olmayan, oldukça önem li temsilcilerinden biri­
dir.
Öte yandan genç Herakleitosçuların felsefesi bize burada
gerçekten tipik bir öykünm eciliğin söz konusu olduğunu ka­
nıtlayacak durumdadır. Hocalannın, her şey akar, diyen öğre­
tisini o denli aşırıya vardırmışlardır ki, insanın şeylerden (çün­
kü her şey sürekli bir değişm e halindedir) gerçeği idrak e d e ­
meyeceği ya da genel olarak belirli bir şey bilemeyeceği so­
nucunu çıkarmışlardır. Bu nedenle aralarından birkaçı bir sav
öne sürm e cesaretini bile göstermemiştir. Bundan da öteye:
Herakleitos tek ve aynı şeye karşıt özellikler isnat etmişti,
ama tek ve aynı şeye aynı anda karşıt özelliklerin sadece
farklı ilişkiler içinde ait olabileceğini gözden kaçırmıştı. Ancak
öğrencileri bu noktada hocalarının düştüğü mantık hatasını
ortaya çıkarmayıp daha çok her şeyden her şeyin ifade edile­
ceği, yani yalan da söylenem eyeceği sonucuna varmışlar,
böylece Pıotagoras'ın ve diğer Sofistlerin düşüncelerine yak­
laşmışlardır. Kratylos'ta göreceğiniz gibi bu Herakleitosçulann
vardıkları ana sonuç, verimsizliğe ve yok olmaya m ahkum
mutlak bir kuşkuculuktur, aralarından bazıları ise, aynı ay­
mazlık içinde, (güneşin denizden yükselen buğulardan her-
gün yeniden alev aldığını söyleyen) hocalarının bu çocuksu
astrofiziğini, yani fiziğinin en zayıf yanını benim seyerek koru­
muşlardır.
Göz önüne alınması gereken sadece dil felsefesine göster­
dikleri eğilimdir, ama Platon'un "Kratylos" diyalogunu okuyan
herkesin bildiği gibi, sözcükler şeylerin gerçek özünü ifade
eder, diyen savlarını savunurlarken gülünç birer etimolog du-
SEÇMECİLER VE ÖYKÜNENLER 69

n ım u n a düşm üşlerdir. Diels'in eserinde haklarında başka


doksografların da yer alması yüzünden, bu "seçmeciler" ile
"öykünenler"den burada sadece tipik birkaç örnek verilecek­
tir.

APOLLONIALI DIOGENES

1 fr. 1 = D iogenes Laertius X 57:

Eserinin başlangıcında şu ifade yer alıyor: "Araştırmaya


b a şla r k e n k a n ım ca İtiraz g ö tü r m e y e n b ir o lg u çık ış
n o k ta sı1 alınm alıdır; am a İfade tarzı yalın v e cid d i olm a­
lıdır."

2 Simplicius, Aristoteles'in Fizik 25, 1 D.'sine <T heophrast'ıan> ■* 4 A 5:


Bu sorunlara2 eğilmiş filozofların en gençlerinden biri-
olan Apollonialı Diogenes, kısmen Anaxagoras'in kısm en de
Leukippos'un öğretisine dayanarak eserlerini genellikle seç-
meci tarzda kalem e almıştır. O da, sınırsız ve ebedi dediği ha­
vayı evrenin temel m addesi saymıştır. Yoğunlaştığı ya da sey­
rekleştiği ve durum unu değiştirdiği zam an diğer şeyler b u n ­
dan m eydana gelirmiş. (Bunu Diogenesli Theophrast belirti­
yor. Diogenes'in günüm e ulaşmış ve adı "Doğa Üstüne"3 olan
eserinde hava, diğer bütün şeylerin yaratıcısı diye tanımlanı­
yor.)

3 Aristoteles, Oluş ve Bozuluş Üstüne I G. 322 b 12 vd. - 64 A 7:


Ve gerçekten de, şeylerin oluşu tek bir ilkeden çıkarak
düzenlenm elidir, D iogenes şöyle dem ekte haklıdır: "Bütün
şeyler eğer tek bir ilkeden m eydana gelmeseydiler birbirlerini
etkilemeleri m üm kün olmazdı, örneğin sıcak bir nesnenin so-

1 T anışm aya temel.


2 D oğa fe ls^ esi sorunlarına.
3 Bu başlık ilk defa İskender dönem inde konm uştur.
70 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

ğuması ve tekrar ısınması gibi. Zira birbirine dönüşen ısı ve


soğukluk değildir, tersine tem elde yatan m adde değişm ekte­
dir."1

4 fr. 2:
Baştan h er şey i sö y lem e k gerek irse, kanım ca bütün
şe y le r aynı ilk m ad d en in d eğ işm esiy le m eydana g elir­
ler v e aslınd a tek ve ayn ı şeyd irler. B unun b ö y le olduğu
bellid ir. Çünkü şu anda ev ren d e b u lu n an şeylerd en b i­
ri, toprak, su , hava, ateş v e ayrıca bu ev ren d e g ö rü len
şe y le r d e n b iri d iğ e rler in d en ö z c e farklı o lsa y d ı, y a n i
d oğa sı b aşk a o lsa y d ı, tek v e ayn ı şe y olarak defalarca
d ö n ü şü p d eğ lşm esey d l, o zam an şe y le r h içb ir şek ild e
b irb irlerin e karışam az, n e b iri d iğerin e yarar sağlayabi­
lir n e de zarar verebilirdi; eğer <dedlğim gibi> şeyler tek
v e ayn ı olacak şek ilde bir araya g elm esey d ller topraktan
n e b ir b itki fillzlen lrd i n e d e b ir hayvan ya da h erh an gi
b ir şe y m eydan a gelirdi. B ütün bu şey ler tek v e aynı te ­
m e l m a d d en in <sadece> d eğ işm esin d e n m eydan a gelir­
ler v e b azen b ö y le b azen d e b aşk a bir b içim alırlar, <so-
nuçta> aynı tem el m addeye geri dönerler.

5 Philodem, Dinibütünlük Üstüne C. 6b = 64 A 8 :

Diogenes, tanrılardan mitsel bir şekilde değil de, gerçeğe


uygun olarak söz ettiği için H om eros'u övüyor. Zira o Ze-
us'un hava olduğunu, her şeyi bildiğini söylüyormuş.

6 fr. 8:
Ancak <ilk özün> büyük, güçlü, so n su z v e ebedi old u ­
ğu nd an , ço k ş e y b ild iğ in d en k im sen in kuşkusu o lm a ­
sın .

1 Yani, m addi dayanak değişik (ya da karşıt) durum lara geçm ektedir.
SEÇMECİLER VE ÖYKÜNENLER 71

7 Philem on ir. 91 = 64 C 4:

İster tanrı ister insan olsun, ben kimseye gizli kalmam, ne


tek bir edim de ne de bu edimi yerine getirmek isteyen ya da
çoktan yerine getirmiş bir kimsede bile; ben havayım, adıma
Zeus dem ek de mümkün. Ben <yalnız> tannnın muktedir ol­
duğu gibi her yerdeyim: Burada Atina'da, orada Patras'ta, Si­
cilya'da, bütün kentlerde, evlerde, hatta hepinizin içinde! Ha­
vanın bulunm adığı yer yoktur. Ama h er yerde olan biri gere­
ken her şeyi bilir, dedik ya o her yerdedir.

8 fr. 3:
Zira <llk m ad d en ln > h er şeye, k ışa v e yaza, g ü n e v e
gecey e, yağm ura v e rüzgara, gü zel h avaya nous'u n etk isi
o lm a d a n b e lir li b ir o ra n d a h ilin d e d a ğ ılm ış o lm a sı
m ü m kün d eğildir. Ü zerinde <blraz> d ü şü n ü lecek olu r­
sa, ö tek i şey lerin d e akla g elen e n g ü zel tarzda d ü zen len ­
dikleri görülecektir.

9 fr. 5:
Ve k anım ca, m u h ak em e gü cü ne sa h ip o la n <m adde>
İn sanların hava ad ın ı verdikleri şeyd ir. H er ş e y b u n u n
tarafından sev k v e İdare ed ilir v e o h er şey e h ükm eder.
İşte, b a n a ö y le g e liy o r ki, b u tanrıdır; o h er yerdedir,
h er şe y i d ü zen ler v e h er şey in için d ed ir. O nda payı b u ­
lun m ayan h içb ir ş e y yoktur, am a h iç b ir ş e y diğeri gib i
aynı tarzda p ay alm az on dan , tersine b u, h avanın k en d i­
si v e m u h a k em e gücü gib i ço k çe şitlid ir. Çünkü o ço k
d eğ işik b iç im le r e sa h ip tir, b azen d ah a sıcak , d ah a s o ­
ğuk, b azen daha kuru, daha n em li, daha sak in , k im i za­
m an da ço k h arek etli olur. Ve on d a da h a p e k ço k d eği­
şiklik m eydan a gelir, tıpkı sayısız tat v e ren k farkları g i­
bi. C anlılarda ru h tek v e aynı şeyd ir, y a n i havadır. Bu
hava gerçi d ışım ızda b ulunandan d aha sıcaktır, am a gü-
72 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

n e şe ya k ın ola n la rd a n ç o k daha soğuktur. Bu sıcak lık


ca n lıla rın h iç b ir in d e a yn ı olm ayıp (k i in san lard a b ile
sö z k onu su d eğildir), farklıdır; ancak bu fark büyü k d e­
ğildir, b ir b en zerlik ten sö z ed ecek kadar yak ın d ır b irb i­
rine. K uşkusuz d eğ işen b ir şey, tam am en a y n ı olm ad an
ö n c e , d iğ e rin e tam olarak b en zem ez. D e ğ işm e ço k b i­
çim li oldu ğu iç in h ayvanlar da b içim v e ç e ş it b a k ım ın ­
dan farklılık gösterirler; d eğ işm en in ç e şitliliğ in d e n d o ­
layı n e b iç im n e yaşam tarzı n e de m u h ak em e gücü y ö ­
n ü n d en b irb irlerin e b en zerler. Ama h er varlık y in e d e
tek v e ayn ı <ilk m adde> n ed en iy le yaşar, görü r v e İşitir,
d eğ işik o la n m u h a k em e g ü çlerin i İse te k v e a y n ı <ilk
varhk>tan alır.

10 fr. 4:

Buna şu gü çlü kanıtlar da ek len iyor. Zira i n s a n l a r v e


diğer can lılar havayı içlerin e çekerek yaşarlar. Ve bu y a ­
zıda açık seç ik kanıtlanacağı gibi, hava o n la rın yaşam il­
k esi, m u h a k e m e gü cü dü r, o n su z k ah rlarsa ö lü r ler v e
m u h akem e gü çleri so n a erer.

11 T heophrast, Duyusal Algı Ü stüne 39 * 64 A 19:


D iogenes, yaşam ve m uhakem e gücü gibi, duyu yetisini
de havaya... hem de koku alma yetisini beyni çevreleyen h a­
vaya dayandırıyor. Zira bu, bir araya sıkışmış ve kokuya1 si­
metrik bir durumdaymış. Çünkü beynin kendisi ve dam arcık­
ları gevşekmiş.

12 Aynı Yerde 42 = 64 A 19:

<Kendisi> tanrının küçük bir parçası olan içimizdeki hava­


nın algı yetisine sahip olduğunu şu gerçek kanıtlıyormuş: Dü­

1 Yani, nesneden yayılan kokuya.


SEÇMECİLER VE ÖYKÜNENLER 73

şüncemizi başka bir yöne çevirdiğimiz zaman, genellikle ne


görür ne de işitiriz.

13 Aynı Yerde 44:

Biz, katışıksız ve kum hava vasıtasıyla düşünüyoım uşüz.


Zira nem düşünmeyi engelliyormuş. Bu yüzden uyurken, sar­
hoşken ve m idemiz d o luyken düşünm e yetimiz azalırmış.
Ama nemin bizi düşünm e yetisinden yoksun bıraktığını, diğer
canlılann bizden daha zayıf bir düşünm e yetisine sahip olm a­
ları olgusu kanıtlıyormuş. Çünkü onlar topraktan yükselen ha­
vayı soluyor ve nemli yiyeceklerle besleniyorlarmış.

14 Aristoteles, Ruh Üstüne I 2. 405 a 21 vd. = 51 A 20:

Kimi düşünürler gibi D iogenes de ruhun hava olduğunu


söylüyor. Ona göre hava tüm m addelerin en incesidir ve ilk
maddedir. Bu yüzden ruh idrak ve hareket etm e yetisine sa­
hipmiş. O 1 ilk olduğu ve diğer tüm şeyler ondan <meydana
geldiği> takdirde idrak edebilirm iş, en ince m adde olduğu
takdirde ise hareket edebilirmiş.

15 Simplicius, Aristoteles’in Fizik 153, 13 vd. D'sine * 51 B 6'ya ek Madde:

Ve sonra o, canlılardaki tohum ların da havaya benzer ol­


duğunu, hava dam arlar vasıtasıyla kanla birlikte tüm bedene
yayıldığı zaman düşüncelerin m eydana geldiğini kanıtlıyor...

KRATYLOS

1 Platon, Kratylos 429 D * 52 A 1:


Sokrates: Öyleyse, doğru olm ayanı söylem ek asla m üm ­
kün değildir mi dem ek istiyorsun? Kratylos: Bir kimse söy­
lediğini söylerken nasıl olur da doğruyu söylemez? Yoksa

1 Ruh = hava.
74 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

doğru olmayanı söylemek, doğruyu söylem em ek değil midir? —


Sokrates: Sözlerin bana ve yaşıma göre pek yüce azizim. Ama
bana şunu söyle bakayım: Doğru olmayanı söylemek, ama yine
de bir şeyler ifade etm ek m üm kün değil midir? — Kratylos: Bana
m üm kün değil gibi geliyor, aynı şekilde bir ifadede bulunm ak
da. — Sokrates: Bir şeyler söylem ek ya da birine bir şey söyle­
m ek de mi? Örneğin yabancı bir ülkede karşına biri çıkıp elini
tutsa ve "selamlarım seni ey yabancı, Smikrion'un oğlu Atinalı
Hermogenes!" dese, bu durum da o bu sözleri, gerçi sana değil,
am a burada bulunan H erm agenes'e, konuşm uş ya da söylemiş
ya d a kullanmış ya da böylece <bir kimseye> hitap etmemiş mi­
dir? Yoksa hiç kimseye mi? — Kratylos: Sokrates, bence bu adam
bu sözleri başka bir anlamda söylemiştir.

2 Aristoteles, Retorik m 16. 1417 b 1 vd. = 52 A 2:


Aischines1 Kratylos'un düşüncesini ıslık sesi çıkararak ve elini
kolunu sallayarak açıkladığını anlatıyor. Zira bu şekilde onlann
bildikleri bilmedikleri şeylerin simgesi haline gelerek sorunu ina­
nılır kılıyor.

3 Aristoteles, Metafizik I 6. 987 a 29 vd. = 52 A 3:

Gençliğinde önce Kratylos'la ve Herakleitos'un, — göze görü­


nen her şey sürekli değişim halindedir, <bu yüzden> haklannda
bilgi edinm ek m üm kün değildir— diyen öğretileriyle tanışan Pla­
ton bu görüşü sonradan da terketmemiştir.

4 Aristoteles, Aynı Yerde III 5. 1010 a 7 vd. ■ 52 A 4:

Ayrıca bu tüm göze görünür doğanın hareket halinde olduğu­


nu, hareket halinde olan bir şey hakkında gerçeğe uygun şeyler
söylenem eyeceğini gördükleri için, her bakım dan ve her şekilde
değişim halinde olan şeylerden çıkarak insanın gerçeği idrak

1 Sokratesçi.
SEÇMECİLER VE ÖYKÜNENLER 75

edem eyeceği <sonucuna vardılar>. İşte b u görüşten, Heraklei-


tos'un yandaşları olduklarını iddia edenlerce savunulan öğretinin
aşırı biçimi m eydana çıkmıştır: örneğin bunlar arasından Kraty-
los'a göre, bir şey ifade etm ek asla mümkün değilmiş, ve o sade­
ce parmağını sallayarak1, aynı ırmağa iki kez girm enin m üm kün
olmadığını iddia ettiği için Herakleitos'u suçlamıştır. Kendi2 d ü ­
şüncesine göre, bu bir kez bile mümkün değilmiş.

5 Platon, Kratylos 383 a = 52 A 5:

Kratylos burada, her şey doğal şekilde doğru tanımlanmıştır,


diye iddia ediyor, ve bunun, birtakım kim selerin aralarında var­
dıkları anlaşm aya dayanarak ve seslerinin küçük bir kısmıyla b e ­
lirterek kullandıktan bir tanımlama olm adığını söylüyor; tersine
<şeylerin> doğru tanımı doğalmış ve gerek tüm Hellenler gerek­
se Barbarlar için tek ve aynıymış.3

1 O nayının ya da reddedişinin işareti olarak.


2 Kratylos.
3 Grekler arasında dil*felsefesine ilişkin ilk kuram lar ö n ce b u H erakleitoscular dönem inde
(M .ö. 5. Yüzyılın so n otuz yılı) görülm eye başlamıştır. Bazıları, dilin ve böylelikle şeylerin
tanımı ilkçağ insanlan arasındaki anlaşm aya dayanır diye iddia ed erk en , bazıları da bu ta ­
nımların, yani tekil sözcüklerin "doğal" olduklarını ve şeylerin gerçek özünü ifade ettikle
rini ileri sürm üştür.
ONBİRİNCİ BÖLÜM

Grek Aydınlanma Çağı

Sofistler

Antikçağ felsefesinin m odem tarihçileri haklı olarak M.Ö.


5. Yüzyılda bir Grek aydınlanm a çağından söz ederler. Bizler
bu "aydınlanma"dan, bir çağın önde gelen bilgelerinin insan
düşüncesini atalardan miras kalan görüşlerin ve göreneklerin
egem enliğinden kurtarmak ve "gelenek" karşısında, özellikle
d e dinsel alanda bağımsız kılmak için gösterdikleri bilinçli ça­
baları anlıyoruz Aklın, özgün düşüncenin mitsel tasarım tar­
zından bu bağımsızlığı, doğa olayları karşısında daha 6. Yüz­
yıl İonya düşünürlerince benim senen saf akla dayalı bu eleşti­
rel düşünce 5. Yüzyılda özellikle insan dünyasına yönelmiştir.
5. Yüzyılın ikinci yarısında da Grek dünyasının en ileri bölge­
lerinde (İonya, Atina ve Grek egemenliğindeki Batıda) ulusun
yaşamına giderek hakim olan, felsefenin gelişmesi için de b e ­
lirleyici bir önem taşıyacak bir güç durum una gelmiştir. İlk
G rek t^rih yazım ında ve yer yer H ippokrates'in eserlerinde
önem li belgeler halinde görülen bu düşünsel hareket ancak 5.
Yüzyılın ikinci yarısında "Sofizm" denen akım vasıtasıyla her
şeye egem en bir güç durum una gelecektir. Antik felsefenin
m odern tarihçileri, antik felsefenin ikinci evresine haklı olarak
Sofizmle başlarlar, çünkü bu o güne kadarki gelişmenin basit
bir devamı değildir, deyim yerindeyse tamamen yeni bir baş­
78 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

langıçtır. Eduard M eyeı'in (IV 249) özgün tarihsel bir sağgö­


rüyle dediği gibi: "Bu sorunlar felsefi tem ele dayalı organik
bir ilerleme nedeniyle meydana çıkmamıştır, tersine bu ilerle­
me, ulusun manevi gelişmesi tarafından eski yönünü terket-
meye ve araştırılmalarına bağlı olduğu halde uzmanlarca bu­
güne kadar üzerinde tartışılmayan sorunlara yönelm eye zor­
lanmıştır." Son günlerde W erner Jaeger'in de (Paideia 378)
isabetle belirttiği gibi: "Sofizm bilimsel bir hareket değil, yönü
değişen yaşamsal çıkarlar nedeniyle, özellikle de ekonom i ile
devletin yapısında m eydana gelen değişikliklerden doğan p e­
dagojik ve sosyal sorunlar nedeniyle bilimin istila edilmesi­
dir." Dem ek ki bu akım, ileride İonya biliminin etiksel-sosyal
ve özellikle etiksel-siyasal yönden gelişmesini önemli ölçüde
etkileyeceği halde, başlangıçta adeta "bilimi yerinden eder" gi­
bi bir izlenim bırakmıştır. Sofizmin doğuş nedenleri arasında
Atina dem okrasisinin tam am en yeni türden bir eğitime, bir
pedagojiye duyduğu pratik gereksinimin gerçek belirleyici ne­
den olması bu durum la uyum sağlamaktadır, çünkü soylular
dönem inin bu konudaki eski gereksinimleri, Pers savaşlarının
sona erm esinden bu yana değişen yaşamsal taleplerin karşı­
lanm asına artık yetmiyordu. Bu yüzden, eskiye bağlı kalanla­
rın tüm direnişlerine karşın, tam am en yeni bir eğitim ideali
doğm uş ve bu gereksinimi karşılayan, bu ideali öğretileriyle
—daha doğrusu "Paideia"lanyla, yani kuram a dayalı öğretile­
riyle, manevi eğitimle— aklı temel alarak gerçekleştirmek is­
teyen insanlar sahneye çıkmakta gecikm em iştir. "Arete"yi
(seçkin yurttaşları — çn.) yeni, yani etiksel-siyasal anlam da bi­
linçli olarak yetiştirme sorum luluğunu üstlenen bu insanlar
kendilerine "sofistler", yani "bilgelik öğretmenleri" adını ver­
mişler, uzak yakın her yerden gelerek Attika'nın başkenti Ati­
na'da toplanm ışlar, böylece kenti, Perikles Atina'sının soylu
gençleri tarafından heyecanla karşılanan geniş manevi bir ha­
reketin de odak noktası durum una getirmişlerdir.
SOFİSTLER 79

Aristoteles'in "fizikçiler" diye tanımladığı, zamansal olarak


kendilerinden önceki Grek doğa filozofları ile bu sofistler ara­
sında köklü farklar vardır: Doğa filozoflan düşüncelerini ta­
m am en ya da neredeyse sırf doğa (physis), yani makro-koz-
mos üzerinde toplar ve toplumsal yaşamın sorunlarına sırt çe­
virirken, sofistlerin spekülasyonlarının m erkezinde idrak eden
ve davranan varlık olarak insan yer alıyordu. Sofizmden önce­
ki büyük Grek düşünürlerinin ilk ve son hedefleri saf "hakika­
ti" idrak etmek, yani gökyüzünde, doğada olup bitenlerin ger­
çek nedensel bağlamlarını araştırmakken, sofistlerin spekülas­
yonlarının nesnesini, birey olarak — ve dahası— toplum üye­
si, yani toplumsal varlık olarak insan ve de onun biricik, bi­
linçli hedefi "Paideia", yani özgün anlam da, "eğitim" oluştur­
maktadır; bu ise açıkça hedef olarak belirlenen ve ulaşmaya
çalışılan insanın manevi yönden biçimlendirilmesidir, ki sofist­
ler b u n u n m üm kün olduğuna kesinkes inanm aktaydılar. Bu
yüzden sofistler hem pedagojinin kurucusu — ki bu, onlann
tarihsel etkileri önceden kestirilemeyen en büyük hizmetlerin­
d en biridir— hem d e bilinçli manevi eğitim olarak paideia
kavramının yaratıcısıdırlar; onlar bu kavrama, ustalıkla yerine
getirdikleri pratiklerinde insanın manevi dünyasının iki yönü­
ne (hem "konuya ilişkin" organ hem de "bilimsel ilke" olarak)
uygun sırf biçimsel ve ansiklopedik bir manevi eğitim sistemi
yaratarak —bir yandan dilbilgisi, retorik ve diyalektik, öte
yandan aritmetik, geometri, astronomi ve müzik— gerçek bir
içerik kazandırmışlardır. Bunun yanı sıra en ünlü sofistlerden
Protagoras, amacı insanın ruhuyla bir bütün olarak gözlem ­
lenm esi, özellikle de üyesi bulunduğu toplum daki konum u
tarafından belirlenen bir üçüncü eğitim sistemi daha kurm uş­
tur; bu amaç, siyasal arete'yi, insanın varoluşuna her şeyi ege­
m enliğine alan ve koşullayan temel olarak devleti yön seçer
şekilde eğitmektir; W erner Jaeger eseri "Paideia"da yeni bir
yaklaşımla sofizmin bu yönünü etkileyici şekilde gözler ö n ü ­
80 SOKRATES’TEN ÖNCE FELSEFE

ne serm ektedir. Platon'un ayru adlı diyalogunda görüldüğü


üzere Protagoras çömezlerini öncelikle dürüst, adil birer yurt­
taş olarak yetiştirmek ister. Jaeger sofistlerin, eğitim soaınuna
getirdikleri çözüm den çıkarak "kültür" kavramına ve kültür
idealine nasıl vardıklarını eserinde yine çok açık bir şekilde
betimlemektedir.
Pedagojinin kurucusu ve eğitim düşüncesinin, yeni bir eği­
tim idealinin yaratıcısı olarak sofistlerin çığır açan önem i, ta­
mamen. değişen yaşamsal görüşlerin kurucusu olarak felsefe
tarihi için taşıdıklan önem den ayrılmaz. Sorunlar arasından en
önem li sorun olarak insanı ayrıntılı şekilde ele alması Prota-
goras'ı bilgi sorununun yaratıcısı durum una getirmiştir; Prota-
goras'ın öznelciliği ve göreciliği, bunlara bağlı ilkesel kuşku­
culuğu ardından gelen büyük Grek düşünürlerini derinden et­
kilemiştir. Sofistlerce ele alınan bu temel sorun, devlet ve top­
lumdaki din ve ahlak, hukuk ve töre gibi tüm insani burum la­
ra eleştirel bir gözle bakılmasına, buna bağlı olarak her şeyi
kapsayan bir "görecilik"in ve "tarihselcilik"in doğuşuna yol
açacak olan, kültürün başlangıcı hakkında spekülasyonlarda
bulunm alarına da neden olmuştur. Bu görecilik genç sofistler
kuşağında özellikle etik ve din alanlanna geçmiş, böylece ge­
çerli inanç ve davranış kuralları tem elden sarsılmıştır. Bu d u ­
rum da din ve ahlak, zayıfı güçlüden korumak için ilkçağ insa­
nının "icatlarından" biri olarak görülm ekte, güçlünün "doğal
hakkı" da giderek artan radikal bir bireycilikten dolayı gerçek
"efendi ahlakı" diye ilan edilmektedir. Öte yandan genç sofist­
ler arasında, o güne kadar geçerli olan Grek dünya ve yaşam
görüşünü tem elden yıkan, örneğin "Helenler ve barbarlar",
"özgürler ve köleler" sorunu, toplum un sosyal yapısına ilişkin
sorunlar, (ve buna bağlı) ilk gerçek sosyalizm sorunu, ayrıca
insan olarak kadının toplum sal konum una ilişkin sorunlar
karşısında sosyal-devrimci türden bir dizi düşünce doğup ge­
lişmiştir; bütün bunlar ilk kez birer "sorun" olarak görülm üş
SOFİSTLER 81

ve ö n e sürülmüştür. İşte "yeni, çok yönlü sorunlarla yoğrulan"


sofistlerin özellikle büyük tarihsel önem i ve yol açtıklan çeşit­
li sonuçlar da buradan ileri gelm ektedir; bu yüzden onları,
Grek düşün dünyasının kendilerinden sonra gelmiş ve kendi­
leri nedeniyle yükselmiş klasik dönem ini manevi yönden ha­
rekete geçiren en önemli güç diye görm ek gerekir.

ANTİKÇAĞ'DA SOFİST KAVRAMI

1 Aristides, Söylev 46 01 S. 407 D indoıf) = 73 b 1:

Bana kalırsa bunlar, Greklerin kullandığı anlam da "felsefe"


sözcüğünü bile tanımıyorlar ve bu konuda bir şey bilmiyorlar.
Herodotos, Solon'u ve de Pythagoras'ı "sofist" diye tanımlamı­
yor mu? Androtion1 da "yediler"e, yani yedi bilgeye ve herke­
sin tanıdığı Sokrates'e sofist dem iyor muydu? Isokrates kendi­
ne filozof sıfatını yakıştırırken, "tartışma" düşkünü kişileri ve
kendilerine diyalektikçi diyenleri, siyasal sorunlara eğilen re-
torikçileri ve filozofları sofist diye tanımlamıyor mu? Aynı şe­
kilde bu sözcüğü öğrencilerinden bazılan da kullanıyor. Lysi-
as d a Platon'a ve Aischines'e sofist dem iyor mu? Evet, denebi­
lir, am a düşmanlık niyetiyle! Ancak bunlar bu sözcüğü diğer­
lerine karşı düşmanlık güderek kullanmadılar, ama onlan yine
d e bu sözcükle tanımladılar! Aynca Platon'u bile düşm anlık
niyetiyle sofist diye tanımlamak m üm kün olduysa, bunlann
<kendilerini> nasıl tanımlamalı? Sanırım "sofist" alışılagelmiş
genel bir ifadeydi ve "felsefe" de güzel sevgisi ve de kuramsal
tartışmalara ilgi anlam ına geliyordu. Bu sözcük günüm üzdeki
gibi aynı anlam da kullanılmıyor, daha çok eğitimi kastediyor­
du ve sofistlere h ep küçük düşürücü geliyordu, bence ta­
nımlamaya şiddetle karşı2 çıkan Platon olmuştur. Bunun ne-

1 Isokrates'in öğrencisi, Auika kroniklerinin yazan, M.Ö. 350.


2 Böyle bir savla ortaya çıkan kişilerin "sofist" diye tanımlanmasına karşı. (Aslında sofist
"bilgelik öğretmeni" anlam ına gelm ekledir.)
82 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

deni kitleyi ve özellikle çağdaşlarını hor görmesiydi. Ama o


bu sözcüğü övgü anlam ında da kullanır. Örneğin bilgelerin
bilgesi, hakikatin ta kendisi saydığı tanrıyı "yetkin bir sofist"1
diye tanımlar.

2 Platon, Sofist 231 D = 73 b 2:

"Sofist" sözcüğü önce zengin gençlerin peşinde koşan ve


karşılığında ücret alan kişi için, sonra ruhla ilgili bilgiler ithal
eden tüccar için, üçüncü olarak aynı bilgileri isteyene satan
çerçi için, dördüncüsü manevi ürünlerini bize satan kimse için
kullanılmıştır. Beşinci olarak bu tanımlama, söz savaşı sana­
tında bir yanşmacı, yani yükselm e hırsına "tarüşrria sanatı" m
yer seçen bir kimse anlam ına geliyordu. Altıncı kullanılış şekli
çok kuşkuludur; am a bununla, ruhu <gerçek> bilgiye engel
teşkil ed en kanılardan tem izleyen bir kişinin tanım landığını
kabul ederek onu da diğerleri arasına katıyoruz.

3 X enophon, Sokrates'ıen Anılar I 1, 11 = 73 b 2 a;


Bilgelik öğretm enlerinden birçoğunun aksine Sokrates ev­
renin doğası ya da diğer şeyler üstüne, sofistlerin kozm os de­
diği yerde durum un nasıl olduğunu ve gökyüzündeki süreçle­
rin hangi zorunluktan dolayı gerçekleştiğini araştırarak, görüş
belirtmedi.

4 Aynı Yerde 6, 13 <73 b 2 a*da>:


Bilimi, isteyene para karşılığında satan kişilere, bir çeşit
arabulucu gibi, sofist deniyor.

5 X enophon, Av Kitabı 13, 8 <73 b 2‘de>:

Sofistler aldatmak için konuşuyor; kazahç elde etm ek için


yazıyor ve kimseye yararları dokunm uyor. Zira onların hiçbiri

1 Kratylos 403 E.
SOFİSTLER 83

<gerçek> bilge değildi ve değildir, tersine hiç olmazsa dürüst


kişilerin küfür saydığı bir sözcük olan "sofist" adını almak o n ­
lara yetiyor. Bu yüzden sofistleri övm ekten sakınmayı, buna
karşılık filozofların düşüncelerine değer vermeyi öğütlerim.

6 Aristoteles, Sofistlerin Çürütülüşü 1. 1Ğ5 a 21 vd. <= 73 b 3>:


Sofizm gerçek değil, sahte bilimdir ve sofist de gerçek d e­
ğil, sahte bilim taciridir.

PROTAGORAS

Sofistler arasında düşünür olarak özgünlüğü nedeniyle


kuşkusuz en önem li yeri tutan Abderalı Protagoras tahm inen
M.Ö. 481-411 yıllannda yaşamıştır; Platon'un ifadesine göre o
Grek topraklarında "bilgelik öğretm eni"1 olarak 40 yıldan faz­
la etkinlikte bulunm uştur. Sicilya ve güney İtalya'da, ama
özellikle sık sık ziyaret ettiği, uzun süre kaldığı Atina'da da
kendisinden övgüyle söz ettirmiştir. Bu kentte bir yabancı için
eşi görülmemiş, şaşkınlık verici bir saygınlık kazanmış, hatta
Perikles'le tanışmış, onun nüfuzu sayesinde, yeni kurulan
Thurioi (M.Ö. 444^43) kenti için yasa taslağı hazırlamıştır. So­
fist olarak gezgin yaşamında nereye gittiyse, bize adeta masal
gibi gelen bir rağbet görmüş, buna uygun olarak yüksek üc­
retler almıştır (ilk kez bir "bilgelik öğretmeni" olduğunu iddia
eden ve bu etkinliği için dinleyicilerinden ücret alan Protago-
ras'tır). Atina'nın seçkin gençleri üzerinde bıraktığı büyüleyici
etkiyi Platon ünlü diyalogu "Protagoras"ta eşi bulunm az bir
canlılıkla betim ler. Ancak öm rünün sonuna doğru "Tannlar
Üstüne" adlı eserinin başlangıcındaki tanrıtanımaz ifadeler yü­
zünden, eski inançlara bağlı AtinalIlardan bir kişi Protagoras'ı
m ahkem eye vermiştir; Protagoras idama mahkum edilmiş,

1 "Sofist" sözcüğünün anlamı.


84 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

eserleri devlet eliyle toplatılmış ve pazar m eydanında yakıl­


mıştır. Gerçi kendisi karar infaz edilm eden kaçmış, ama ge­
miyle Sicilya'ya giderken yolda ölmüştür. Sayısı pek çok olan
eserlerinin listesinden bize sadece ek bölüm kalmıştır.

A. Retorik

1 Plaion, Protagoras 339 A = 74 A 25:

Sanırım bir kimse için eğitiminin ana konusu, şiir yapıtlan-


nı anlam akta yeteneğini gösterm ek olmalıdır, yani şairin ne
dediğini değerlendirerek hakkında karar verebilmelidir: Neyi
yerinde neyi yersiz söylediğini, şiiri analiz etmeyi, yapıtla ilgili
sorulara cevap vermeyi iyi bilmelidir.1

B. Felsefe

I. Diyalektik

2 Aristoteles, Retorik II 24. 1402 a 23 vd. - 74 A 25:

Ve "zayıf tarafı güçlü hale getirmek" işte budur. Bu yüzden


insanlar Pfotagoras'ın söylediklerine2 haklı olarak içerlemiştir.
Zira bu bir yalandır ve doğru değildir, sadece olasılığın görü­
nüşlerinden biridir, buna retorik ve eristik'ten başka hiçbir sa­
natta rastlanmaz.

3 Bizanslı Stephanos "A bdera' m addesinde <74 A 21‘de>:

Eudoxos'un aktardığına göre, Protagoras zayıf tarafı güçlü


hale getirmiş ve öğrencilerine aynı <kişiyi> hem yermeyi hem
de övmeyi öğretmiş.
1 Platon'un "Protagoras" diyalogunda dram atik bir şekilde sergilendiği gibi kimi sofist­
ler, diğerleriyle rekabet halinde, G rek şiir sanatının ünlü yapıtlanru hem dilsel hem de
esteliksel-edebi yönlerden saldırgan bir eleştiriye tabi tutmuşlardır.
2 Güçlü (iyi) karşısında ü stü n gelm esi için güçsüze (kötüye) nasıl yardım edileceğini
kendisinin Öğretebileceği.
SOFİSTLER 85

4 D iogenes Laertius IX 51 “ 74 A 1:

Her konuda birbirine karşıt iki görüş açısının bulunduğu­


nu ilk defa Protagoras öne sürdü. Sorularını da buna dayana­
rak <dinleyicilerine> yöneltiyordu1 bu, ilk defa onun buldu­
ğu bir yöntemdir.

5 Clemens, İçeriği çeşitli yazılar VI 65 ■ 74 A 20:


Protagoras örneğinden sonra Grekler her savın karşısında
başka bir savın bulunduğunu iddia ediyorlar.

6 Bkz. Seneca, M ektuplar 88, 43 = 74 A 20:


Protagoras der ki, insan her konuda aynı hakkı tanıyarak
iki y ö nden2 de tartışabilir, hatta h er konuda iki yönden de
tartışılıp tartışılamayacağı konusunda bile.

7 D iogenes Laertius Dt 52 vd. = 74 A 1:

İlk defa Protagoras 100 Mine3 tutarında bir ücret talep et­
miş ve zamanın bölümlerini ayırt e d e n 4 de ilk defa o olmuş­
tur. "Tam zamanında"nın anlamı üzerinde düşünm üş ve tartış­
ma m üsabakalan düzenlemiştir; tartışanlara sofizmin uygulanı­
şını öğretmiş, adlar üzerinde düşünm eye yönelerek5 görüş­
m eler yapmış ve bugün çok yaygın olan "eristikçiler" sınıfını
m eydana getirmiştir. Bu yüzden Tim on6 onun hakkında "kav­
ga gürültünün ortasında, tartışmasını çok iyi bilen Protagoras"
der. Konuşm anın Sokratesçi biçimini7 ilk defa uygulayan da
odur. Ve aksini iddia etmenin m üm kün olm adığına8 dair An-

1 Yanıtlardan kendi sonuçlannı çıkarmak için.


2 Birbirine karşıt anlam da.
3 Bir Atıika Mine'si * savaş Öncesinin (1914'ten ö n ce) 80 altın Mark'ı.
4 Zam an sözcüklerinin farklı zam an aşamalarını.
5 Bu sözlerin anlamı belirsizdir.
6 M.Ö. 3- Yüzyılda yaşamış ünlü hiciv yazan ve kuşkucu.
7 Felsefî diyalog.
8 Bir kim senin savına karşı haklı olarak aksini ö n e sürmek.
86 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

tisthenes'in göstermeye çalıştığı argümanı, "Euthydemos" diya­


logunda Platon'un belirttiği gibi, ilk defa bir konuşm a biçi­
minde ele aldı. Ayrıca ortaya atılan bir konu hakkında irtica­
len konuşarak hem en cevap vermeyi de ilk defa o bir âdet
haline getirdi...

II. Öznelcilik

8 Sextus Em piricus VII 60 = fr. 1 <varsayımla birlikte>:

Kimileri Abderalı Protagoras'ı da, bilginin ölçüsünü yok


eden filozoflardan saymıştır; çünkü onun savma göre, her ta­
sarım ve düşünce doğrudur, doğruluk göreli şeylere aittir, zira
bir kim senin tasarladığı ve düşündüğü her şey bu bakım lar­
dan <da> gerçekten doğrudur.

9 Platon, T heaiıetos 151 E vd. = fr. 1 <varsayımla birlikte>:


<Sokrates ile Theaitetos konuşur.> Sokrates: Bilginin özü
hakkında yararsız düşünceler değil, Protagoras'ın ifade etm e
alışkanlığında olduğu aynı düşünceleri açıkladın gibime geli­
yor. Ne ki, o aynı görüşü değişik biçimde belirtmiştir. Zira bir
yerde şöyle der: "İnsan h er şey in , var o la n şey ler in var­
lık la rın ın , var o lm ayan ların yo k lu k la rın ın ölçü sü d ü r."1
Bunu okum uşsundur herhalde? — Theaitetos: Evet, hem de
birkaç defa. — Sokrates: O bununla şunu kastetm iyor mu:
Her tekil şey bana nasıl geliyorsa, o benim için <gerçekten>
öyledir ve sana nasıl geliyorsa, senin için de öyledir? Oysa
sen de benim gibi bir insansın, değil mi? Esen aym rüzgann
kimini üşüttüğü, kimini de üşütmediği, kimine hissedilmeye­
cek kadar hafif, kimine ise sert geldiği zam an zam an görül­
müyor mu? — Theaitetos: Kuşkusuz. — Sokrates: Şimdi rüz­

1 Protagoras b u ra d a insanı tü r olarak değil, birey olarak düşünm ektedir.


SOFİSTLER 87

garın kendinde soğuk olduğunu mu yoksa olmadığını mı id­


dia edeceğiz, ya da Pıotagoras'a inanarak, üşüyene göre so­
ğuk, diğerlerine göreyse soğuk olm adığını mı söyleyeceğiz?
— Theaitetos: Olabilir. — Sokrates: Her iki tarafa da öyle ge­
liyor zaten, değil mi? — Evet. — Sokrates: Ancak "geliyor"
sözcüğü o kişinin duyusal bir izlenim edindiğini belirtm iyor
mu? — Hiç kuşkusuz. Sokrates: Demek ki sıcaklığı ve
buna benzer şeyleri duyum sarken tasarım ile duyusal izlenim
tek ve aym şey oluyor. Çünkü bir kimse bir şeyi nasıl algılı­
yorsa o şey diğerlerine de öyle gelir

10 Aynı yerde l 6l C <74 B l'de>:

O öteki konuyu, yani bir kimseye nasılsa öyle gelen şeyin


bunlara göre de gerçekten <öyle> olduğunu, tamamen hoşnut
kalmama yetecek şekilde açıkladı. Yalnız konuşm asının baş­
langıcı beni hayrete düşürüyor; "Gerçek" adlı eserinin başın­
da her şeyin ölçüsünün, niçin duyularıyla algılayan bir dom uz
ya da m aym un ya da herhangi garip bir yaratık olduğunu
söylemedi; bilgeliğinden dolayı kendisine bir tanrı gibi şaşkın­
lıkla baktığımızı bize hissettirerek konuşm asına gösterişle ve
kibirle başlamıştı; oysa feraseti, değil sıradan bir insanla, kü­
çücük bir kurbağayla kıyaslandığında bile pek de üstün d e ­
ğil.1
11 Platon, Euthydem os 286 C = 74 A 19:
Sokrates: Birçok kişi tarafından savunulduğunu sık sık
duyduğum bu sava2 her defasında şaşıyorum. Protagoras ve
yandaşları, hatta daha eski düşünürler3 buna büyük önem ve­
riyorlardı; oysa bu ve diğer bütün savlar bana çok garip geli­
yor, hatta kendi kendilerini çürütüyorlar.

1 Sokrates'in bu kabalığı, A ntisthenes’in başını çektiği tahm in edilen, o günlerde yaygın


edebi bir saldm ya dayanm aktadır olasılıkla.
2 Bir çelişkinin (ve böylece "yalanların" da) m üm kün olmadığı.
3 Olasılıkla Herakleitos’a kadar gitmekte.
88 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

12 Aristoteles, Metafizik III 4. 1007 b 18 vd. <74 A 19'da>:

Ayrıca, tek ve aynı konuda, birbiriyle çelişen bütün savlar1


doğruysa, her şeyin tek ve aynı olduğu açıktır. Protagoras'ın
öğretisini2 savunanlar gibi her konuda bir şeyler öne sürmek
ya da yadsımak caizse, o zaman bir savaş gemisi, bir duvar ve
bir insan tek ve aynı şeydir. Zira bir kimseye bir insan savaş
gemisi gibi gelirse, onun bir savaş gemisi olmadığı bellidir.
Bu yüzden, eğer diğer sav3 doğruysa, sözü geçen insan d e ­
m ek ki4 <aynı zamanda> bir savaş gemisidir.

13 Platon, Theaitetos 166 D vd. = 74 A 21 a:

<Protagoras'ın savunm asında.> Gerçek söz konusuysa, b u ­


nun yazdığım gibi olduğunu iddia ediyorum: Yani her birimiz
varolanın da varolm ayanın da ölçüşüyüz, ama bir kimse şu
bakım dan binlerce defa diğerlerinden farklıdır: Bir kimseye
bir şey başkasına göre değişik gelir ve değişiktir. Bilgeliği ve
bilge insanlann varlığını yadsımak aklımdan geçmez, ama ben
bilge diye, bizden birine kötü gelen ve kötü olan bir şeyi,
onun fikrini değiştirerek iyi diye gösteren ve iyi hale getiren
kişiye derim <167 B:> Ancak, haleti ruhiyesi iyi olan bir
kimsenin, haleti ruhiyesinin kötü olm asından dolayı kötü fi­
kirler besleyen bir başkasını, <bunların yerine> iyilerini d ü ­
şünm esi bakım ından etkileyeceğine inanıyorum; bazıları bu
fikirleri bilgisizliklerinden dolayı "doğru" sayar. Bense, gerçi
birini diğerinden daha iyi diye nitelerim, am a hiçbirini doğru
diye değil. Ve bilge diye insan bedeni söz konusu olunca
hekimlere, buna karşılık bitkiler söz konusuysa tanmcılara d e­
rim. Zira iddia ederim ki, bu sonuncular da, tamamen sağlıklı
değillerse bitkilerin duyusal yönden kötü izlenimler bırakacak

1 "Çelişkili şekilde karşı karşıya gelen ifadeler" (Lasson).


2 Bir kimseye nasılsa öyle gelen şeyin herk es için gerçek olması.
3 Çelişen sav. Protagoras'ın öğretisiyle "çelişki önerm esi" ortadan kalkar!
4 Yani, Protagoras'ın öğretisi nedeniyle.
SOFİSTLER 89

yerde iyi ve sağlıklı, böylece "doğru" izlenim ler bırakm asına


neden olurlar; ama bilgeler ve iyi hatipler kötünün yerine iyi­
nin devletlere uygun gelmesini sağlarlar. Çünkü bir devlete
uygun ve iyi gelen şey, devlet onu böyle gördüğü sürece,
— kanıma göre— devlet için uygun ve iyidir. Bilge ise zararlı
olan şeylerin insanlara iyiymiş gibi gelm esini ve onlar için iyi
olmasını sağlar. İşte bu yüzden öğrencilerini bu anlam da eği-
tebilen bir "sofist" de bilgedir ve eğittiği kişilerin gözünde
yüksek bir ücret almayı hak eder. Bu anlam da, bir kişi diğe­
rinden daha bilgedir, ama hiç kimse yanlış bir fikre sahip d e­
ğildir ve sen de —ister istemez— ölçü olmayı kabul etm ek
zorundasın. Zira bu öğreti buraya kadar açıkladıklarıma daya­
narak geçerlik kazanır.

III. Görecelik

14 Sextus Empiricus, Pyrrhonculuğun Ana Hatları I 216 ■ 74 A 14:

Protagoras sadece, bir kimseye <nasılsa öyle> gelen şeyi


doğru diye kabul ediyor ve böylece göreciliği öğretiyor
M addenin akış halinde 1 olduğunu öne sürüyor; sürekli akış>
halinde olduğu yerlerde ise azalma yerine çoğalmalar m eyda­
na geliyormuş; duyusal izlenimler de insanın yaşma ve b e ­
densel durum una göre dönüşüp değişiyormuş. Ama o, feno­
m enlerin nedenlerinin m addede bulunduğunu da iddia edi­
yor, böylece m adde, içinde bulunan şeyler insanlara nasıl ge­
liyorsa öyle olabilirmiş. Oysa insanlar değişen durum larına2
uygun olarak <bunların> bazen birini bazen de diğerini anlı-
yormuş. Zira haleti ruhiyesi normal olan insan m addede bulu­
nan <özellikleri> haleti ruhiyesi normal bir insana nasıl geli-
t
yorsa öyle anlar, kavrar; buna karşılık haleti ruhiyesi anormal
insan b u özellikleri haleti ruhiyesi anorm al kişilere geldiği gi-
1 Yani, değişim halinde.
2 D eğişen bedensel-ruhsal "temayüllerine" göre.
90 SOKRATESTEN ÖNCE FELSEFE

bi anlar. Değişik yaş gruplarına, insanın uyur ya da uyanık


durum da olmasına göre ve genelinde her çeşit <ruhsal> duru­
ma uygun olarak aynı önerm e geçerlidir. Demek ki buradan,
Pıotagoras'a göre, şeylerin ölçüsünün insan olduğu sonucu çı­
kıyor. Zira insana öyle gelen şeyler gerçekten de öyledir; ama
kimseye görünm eyen1 bir şey asla mevcut değildir. Görüldü­
ğü gibi o, m addenin akış halinde olduğunu, tüm fenom enle­
rin nedenlerinin m addede bulunduğunu öne sürüyor; bu fe­
nom enleri <aslında> idrak etm em ek m üm kün değildir ve
bunlar hakkında vereceğim iz kararlarda ihtiyatlı davranm ak
zorundayız.

Proıagoras da Etik Konusunda Acaba Göreceliği mi Savunuyor?

15 Platon, Protagoras 333 D vd. = 74 A 22:

Sokrates: İnsana yararlı olan şey dem ek ki iyidir de? —


"Tann hakkı için, evet!" diye cevap verdi, "insana yararlı ol­
masa bile o şeye iyi derim..." Sokrates: Kimseye yararlı olm a­
yan şeyi mi kastediyorsun Protagoras yoksa genel olarak ya­
rarlı olmayanı mı? Bu tür şeylere de iyi der misin? — "Hayır,
ama ben — <bazı> yiyeceklerin, içeceklerin, zehirlerin ve bin­
lerce başka şeyin— insana yararsız, ama başka bakım dan ya­
rarlı olduğunu biliyorum. Buna karşılık insana ne yararlı ne
de zararlı, ama atlara yararlı olan başka şeyler vardır ,.."2

IV. Duyumculuk

İĞ Hermias, G rek Filozoflarının Hicvedilişi ■ 74 A 16:

Ancak diğer tarafta3 Protagoras duruyor ve şu savı öne sü­


rerek beni kendi tarafına çekmeye çalışıyor: Şeyleri belirleyen
1 Yani, nasılsa öyle gelm eyen.
2 û u konuşm alardan Protagoras'ın da (ahlaksal) "iyi ile kötüyü" göreli saydığı anlaşıl­
maktadır.
3 ö n c e d e n sözü geçen tonyalı dogmatikler.
SOFİSTLER 91

ve hakkında karar veren insandır, sadece duyularının alanına


giren1 şeyler mevcuttur; girmeyenler ise töz biçimlerinde asla
mevcut değildir.

17 Aristoteles, Metafizik IX 3- 1047 a 5 vd. = 74 A 17:

Cansız şeylerde de aynı durum söz konusudur.2 Zira d u ­


yularıyla kimse algılamıyorsa bir şey ne sıcak ne soğuk ne de
tatlı ya da herhangi bir şekilde algılanabilir olacaktır. Bu yüz­
den o nlar3 bu savla Protagoras'ın önerm esini savunm aktan
başka bir şey yapmıyorlar.4

V. Kuşkuculuk

1. Tanrılar Hakkında

18 fr. 4 cVarsayımla birlikte. "Tanrtlar Üstüne" adlı eserinden>:


T anrılar h ak k ın d a b ir te sp itte b u lu n a m ıy o ru m , n e
var oldukları n e olm adıkları n e de n a sıl bir b içim e sa h ip
oldukları hakkında; zira b u k on u d a b ilg i ed in m ey i p e k
ço k şe y engelliyor: S orunun m ü p h em llği ve İnsan öm rü ­
n ü n kısabğı.

2. B ilgi H a k k ın d a

19 fr. 7 <Aristoteles, Metafizik II 2. 997 b 32 vd.>:


Geom etrinin görünür ve geçici niceliklerle uğraştığı da
doğru değildir. Çünkü bu nicelikler yok olursa, o da yok olur­
du. Ama astronomi de görünür nicelikleri ve bu <görünür>

1 Yani, duyular tarafından algılanan.


2 Megaralı filozofların savına uyg u n olarak, bir kim senin sadece icra ettiği sürece bir
yeteneğe (sanata vs.) sahip olması.
3 Megaralılar.
4 Protagoras'ın duyusal algılara ilişkin bu görüşü, aslında Leukippos'un şeylerdeki bi­
rincil ve tali özelliklerle ilgili görü şü n d en farklı değildir.
92 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

gök <kubbeyi> ele almaz. Zira görünür çizgiler, matematikçi­


lerin kastettiği gibi değildir asla! Çünkü görünür <çizgilerden>
hiçbiri <matematikçilerin düşündüğü gibi> düz ya da eğik de­
ğildir. Düz çizgi1 <görünür> daireye <sadece> bir noktada
değil, Protagoras'ın matematikçileri çürütm eye çalışırken öne
sürdüğü gibi2 ctam am en o şekilde> değer. G ökyüzündeki
hareketler ve eğrilen, astronomi tarafından araştırılanlara b en ­
zem ezler, ve <matematiksel> noktalar <görünür> yıldızlarla
aynı nitelikte değildir.

VI. Protagoras'ın Asılsız Etiksel-Pedagojik İddiaları ve Savlan

20 Platon, Protagoras 317 B vd. o 74 A 5. Bu diyalog- M .ö. 431 yılında geçer.>:


<Protagoras konuşur:> Ben şahsen bunlara3 göre tam a­
m en ters bir yol izledim-, bir sofist olduğum u ve insanlan eğit­
tiğimi açıkça itiraf ederim Doğrusu sanatımı yıllardır icra
ediyorum . Bir hayli de yaşlandım, aranızda yaş bakım ından
babası olamayacağım kimse yok <Protagoras, öğrencisi ol­
m ak için sabırsızlanan genç H ippokrates'e döner:> "Genç
dostum , b en d en ders alırsan, yanım da geçirdiğin her gün,
<akşamları> eve daha iyi durum a gelmiş olm anın bilinciyle
dönm ek kısmet olur. Ertesi gün d e aynı şeyi hissedersin. Böy-
lece her geçen gün durm adan daha iyiye gidersin Diğer
<öğretmenler> gençlere eziyet ederler; çünkü bilimleri öğren­
m ekten <henüz> kaçıp kurtulm uşken hesap, astronomi, geo­
metri ve müzik öğreterek istem edikleri halde gençleri tekrar
bilimleri öğrenm eye zorlarlar." (Bunları söylerken Hippias'a
bakıyordu.) "Ama bana gelen bir kimse başka bir şey değil,

1, Bunu "teğet" diye ele alırsak.


2 Protagoras’ın savına göre, (görünür) çizgi d aireye b ir yerine birkaç noktada değer.
Ama o, m atem atikçinin (sadece yardımcı figürler olarak yararlandığı) bu görünür çiz­
giyle ve bu gö rünür daireyle değil, sadece varsayım sal çizgiler ve dairelerle uğraştığım
tam am en gözden kaçınr.
3 ö rn e ğ in O rpheus giib (sozüm ona) gizli sofistler.
SOFİSTLER 93

bana ne için geldiyse onu öğrenecektir. G ençler benden, ev


işlerinde inceden inceye düşünm eyi, kendi ev işlerini en iyi
şekilde idare etmeyi öğrenirler, ve devlet işlerine gelince, h ü ­
küm ete söz ve edimleriyle bir an önce yardımcı olmak için
ehil durum a gelecek şekilde yanımda yetişirler." Sokrates:
"Politika sanatını kastediyor ve öğrencilerini iyi birer yurttaş
olarak yetiştirmeye söz veriyorsun." Protagoras: "Tam üstüne
bastın Sokrates, verdiğim sözün anlamı işte budur." Sokra­
tes: "Kendini tüm Greklerin karşısında bir bilgelik öğretmeni
olarak övm ekle eğitim ve erdem öğretm eni olduğunu iddia
ettin, b u n u n için bir ücret almayı ilk defa sen yerinde ve uy­
gun gördün."1

21 Protagoras’ın bu kendine biçtiği değeri, Platon'un çok sonra kalem e

aldığı diyalogu "Menon"daki yargısıyla karşılaştırınız 91 D E = 74 A 8:


Bu "bilgelik"ten dolayı Protagoras'ın tek başına, bunca gü­
zel eserin yaratıcısı Phidias'tan ve diğer on heykeltraştan çok
daha fazla para kazandığını biliyorum Dem ek ki Protago­
ras, Grekler farkına varmadan, öğrencilerinin ahlakını bozm uş
ve onlan, derslerini dinlem eye başladıklan günden daha kötü
birer insan olarak göndermiştir, ve bu mesleği 40 yıldan fazla
icra etmiştir. Sanınm, öldüğü zaman hem en hem en 70 yaşın­
daydı ve sanatını 40 yıl boyunca sürdürmüştü. Bütün bu yıllar
içinde, hatta bugüne kadar ününden bir şey kaybetmedi.

VII. Pedagojik-Etiksel Görüşler

22 fr. 3 = A n e c d o ta P a ris in a I 171, 31:

Protagoras "Büyük Sözler" başlıklı eserinde şöyle diyor:

1 Bu bölüm , P rotagoras'ın (G orgias dışında b ü tü n sofistlerin) am acının öğrencilerini


yalnız iyi birer h 3atip yapm ak değil, daha çok ve Özellikle etiksel-siyasal yönden eğit­
mek olduğunu açık seçik gösterm esi bakım ından önemlidir.
94 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

"Öğrenmek için <yeterince> istidat ve tatbikat gerek li­


dir" ve "öğrenm eye g e n ç yaşta başlamalıdır."

23 fr. 10 :

P rotagoras, ö ğ r e n im olm ad an san atın b ir h iç , san at


o l m a d a n da ö ğ re n im in b ir h iç olduğunu söylem iştir.

VIII. Tarih Öncesiyle İlgili Spekülasyon

24 Platon, Protagoras 320 C vd. = 74 C 1 <Protagoas'ın anlattığı e fs a n o 1:


Bir zamanlar yalnız tannlar vardı, ölüm lüler henüz ortada
görünm üyordu. Ama ölüm lüler için kader tarafından belirle­
nen yaratılış anı gelip çattığında tanrılar yeryüzünün iç kısım-
lannda topraktan, ateşten ve bu ikisiyle kanşan m addelerden
onlara biçim verdiler. Ölümlüleri gün ışığına çıkarmak istedik­
leri zam an Prom etheus ile Epim etheus'a onlan donatm a ve
her türe, kendisine yaraşan yetenekleri dağıtma görevini ver­
diler. Epimetheus, Prom etheus'tan dağıtma işini kendisine bı­
rakmasını istedi. "Sonra gelir gözden geçirirsin" dedi. Promet-
heus'u böylece ikna ederek dağıtım işini üstüne aldı. Kimine
güç veriyor, hız verm iyordu, kimine de hız verip güç vermi­
yordu. Bazılannı silahla donattı; savunm asız bıraktıklanna ise
korunmaları için başka yetenekler buldu. Ufak tefek olanlara
uçarak kurtulma yeteneği ya da yeraltında sığınak verdi. İri
kıyım olanlara ise, kendilerini irilikleri vasıtasıyla korum a ola­
nağı sağladı. Üstün ve zayıf yanları tartarak geri kalanlarda da
dağıtım işini tamamladı. Bütün bunları, türlerden hiçbirinin
yok olmamasını sağlayacak şekilde düşündü. Onlara, birbirle­
rini karşılıklı yok etmelerini önleyecek yetenekleri verdikten
1 Plalon’un, bu efsanede Proiagoras'ın eserlerinden birine bağlı kalarak o n u taklit ettiği
herkes taraftndan kabul edilm ektedir. Ancak efsanedeki bazı düşüncelerin ve deyim ­
lerin Protagoras’a mı yoksa Platon'a mı ait o ld u ğ u n a karar verm ek o ldukça güçtür.
Proiagoras'ın bu eserinden, Kritias ile M oschion'dan başka, görünüşe g ö re D em okri-
tos da yararlanmıştır.
SOFİSTLER 95

sonra, kötü hava şartlarından korunm alan için çareler düşün­


dü; bedenlerini, kışın soğuğa yazın da sıcağa karşı korumaya
yarayan sık tüylerle ve kalın bir deriyle kapladı, bedenlerinin
bir parçası olan bu donatım ın kendilerine, sığınabilecekleri
bir örtü hizmeti görmesine de dikkat etti ve kiminin ayaklannı
toynakla, kimininkini de sert ve kansız pençeyle donattı, böy-
lece her türiin değişik şekilde beslenm esini sağladı: Bazılan-
nın yerden fışkıran otlarla, bazılarının ağaçlarda yetişen mey-
valarla, diğerlerinin de köklerle. Kimilerine de beslenm eleri
için diğer canlı varlıkların etini verdi. Birinin çok az üremesi­
ni, yem olan diğerlerinin ise, türlerinin tükenm esini önlemek
için, daha çok üremesini sağladı. Ne ki, Epimetheus pek basi­
retli olmadığından, yeteneklerin hepsini akılsız varlıklara dağı­
tarak bitirdiğini fark etmedi. Ama geride daha insan soyu var­
dı, ve onlara nasıl yardımcı olacağını bilmiyordu. Bu sıkıntılı
durum da, Prom etheus dağıtım işini gözden geçirmeye geldi,
ve diğer canlı varlıkların hiçbir eksiğinin bulunmadığını, insa­
nın ise çınlçıplak, yalın ayak, tüysüz ve silahsız kaldığını gör­
dü. Oysa kader tarafından belirlenen, insanın da yeraltından
gün ışığına çıkması gereken gün yaklaşıyordu. Bunun üzerine
Prom etheus, insana kendini korum ası için verecek bir şey bu­
lamayınca, ateşle birlikte H ephaistos'un1 ve Athena'nın teknik
ustalığını (çünkü ateş olm adan bu ustalığı kimse kazanamaz
ve kullanam az) çaldı ve insana arm ağan etti. İnsan böylece
geçimini sağlamak için gereken bilgileri edindi, am a politika
sanatına henüz sahip değildi. Bu ise Zeus'un tekelindeydi.
Ancak Zeus'un şatosuna girmek için Prom etheus'un olanağı
kalmamıştı artık (aynca şatonun kapısında korkunç suratlı nö­
betçiler dikiliyordu), ama Hephaistos ile Athena'nın sanatları­
nı icra ettikleri m üşterek odaya gizlice süzüldü ve Hephais-
tos'tan ateşi kullanma sanatını, Athena'dan da kendi sanatını

1 Ateş ve demircilik tanrısı.


96 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

çaldı, bunları insanlara verdi. Böylece insan yaşama olanağına


sahip oldu; Prom etheus ise işlediği suçtan dolayı cezasını çek­
m ekten kurtulamadı. İasan tann bağışından payını alınca, tan-
nya olan yakınlığından dolayı, canlı varlıklar arasında tanrıla­
ra inanan tek varlık oldu, sunaklar kurmaya, tann heykelleri
dikm eye başladı. Sonra sanatına dayanarak sesleri ve sözcük­
leri tahlil ed ip bölüm lere ayırdı, ev, giysi, ayakkabı, yorgan
gibi şeyleri buldu, besinlerini topraktan elde etmeyi öğrendi.
İhtiyaçlarını bu şekilde sağlayan insanlar başlangıçta dağınık
yaşıyorlardı; kentler henüz kurulmamıştı. Bu nedenle, kendi­
lerine kıyasla her bakım dan güçlü vahşi hayvanlann pençesi­
ne düşüyorlardı. Gerçi pratik ustalıklan geçimlerini sağlayacak
düzeydeydi, ama vahşi hayvanlara karşı m ücadelede yetersiz
kalıyordu. Zira, bir bölüm ünü savaş sanatının oluşturduğu Po­
litika sanatına1 hâlâ sahip değillerdi. Bu yüzden birleşmeye
ve kentler kurarak korunm aya çalıştılar. Ne ki, bir araya gel­
dikleri zaman, politika sanatına henüz sahip olmadıkları için,
birbirlerine karşı haksızlıkta bulundular, böylece tekrar dağıla­
rak yok oldular. Soyumuzun kökünün tam am en kurum asın­
dan kaygılanan Zeus, kentlerde düzen ve dostluk bağlan ku­
rulsun diye, adaleti ve tannlara saygıyı insanlara götürm ek
için H erm es'i görevlendirdi. Bunun üzerine Hermes Zeus'a,
insanlara adaleti ve saygıyı hangi şekilde öğretm em gerekir,
diye sordu. "Acaba onlan da sanatlarla mesleklerin dağıtıldığı
gibi mi dağıtayım? Ama sanatlar şöyle bölüştürülmüştü: Ö rne­
ğin hekimlik sanatına sadece bir kişi vakıftır ve meslekten ol­
mayan pek çok kişiye yetm ektedir, diğer sanat sahiplerinde
de durum aynıdır. Adaleti ve saygıyı insanlara böyle mi dağı­
tayım? Yoksa hepsine mi vereyim?" "Hepsine" diye cevap ver­
di Zeus, "herkes payını alsın. Aksi takdirde, diğer sanatlarda
olduğu gibi, bunlardan sadece birkaç kişi pay alırsa devlet

1 Toplum sal ve siyasal bir örgüte.


SOFİSTLER 97

kurm ak m üm kün olm az. Ayrıca şunu da yasa olarak benim


adıma onlara bildir: Adalet ve saygıdan pay almasını bilm eye­
ni devletin başına bela sayarak öldürmeli!"

ADI BİLİNMEYEN BİR SOFİSTİN ÖĞRETİSİ

1 Platon, Theaitetos 156 a vd. =

Evren, başka bir şey değil, sadece hareketti. Ama iki çeşit
hareket vardır; ikisi de niceliklerine göre sonsuzdur; sonuçla­
rına göreyse biri etki, diğeri edilgidir. Birbiriyle ilişkisinden ve
karşılıklı sürtüşm esinden sayısız sonuç doğar, ancak h ep çift­
ler halinde, biri algılanan, diğeri her zaman algılananla birlik­
te m eydana çıkan ve algılanan bir algıdır. Algılar tarafımızdan
şöyle tanımlanır: Görmek, işitmek, koklamak, üşüm ek, sıcak­
lığı hissetmek ve de haz ve ağrı duygusu, arzulamak ve korku
duygusu, adı olan ve olm ayan diğerleri; adı olm ayanlann sa­
yısı hadsiz hesapsızdır, am a adı olanlannki de azımsanmaz.
Algılanabilen şeylerin cinsi bu duyusal algılann her birine te­
kabül eder: örneğin görm e algısına çeşit çeşit renkler; işitme
algısına da çeşit çeşit sesler gibi, diğer algılanabilir şeylerle
öteki duyular arasında da belirli bir akrabalık ilişkisi1 vardır.
Önceki tartışmalanmızı göz önünde bulundurursak bu öykü
bize ne anlatm ak istiyor Theaitetos? Anlıyorsun, değil mi? —
Theaitetos: Pek değil, Sokrates. — Sokrates: Bu öykü herhan­
gi bir şekilde bir sonuca ulaşm ıyor mu, sen ona dikkat et.
Çünkü şöyle dem ek istiyor: İddia ettiğimiz gibi her şey hare­
ket halindedir; hareketleri hızlı ya da yavaştır. Yavaş olanlar
hareketlerini aynı noktada ve kendisine yakın olan şeylere
uydurur, ve bu şekilde yaratırlar; ama böyle yaratılan şey d a­
ha hızlıdır. Zira yer değiştirir ve hareketi bu değişm eden ileri

1 O nlarla "uyuşurlar".
98 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

gelir. Bu durum da görm e duyusu ile buna uyan şeylerden biri


karşılaşarak beyaz rengi ve buna tekabül eden duyusal algı­
lardan birini yaratırsa — ki bu duyusal algı, şayet bunlardan
biri değişik bir şeyle1 karşılaşsaydı asla meydana çıkmayacak­
tı— , ikisi, yani gözler tarafından görme duyusu, rengi birlikte
yaratan nesne tarafından beyaz renk arasında meydana gelen
hareketten dolayı göz görm e algısıyla dolar, ve o zaman gö­
rür, ama görm e yetisi haline gelmez, sadece gören bir göz
olur. Rengi birlikte yaratan nesnenin ise her tarafı beyaz olur.
Ancak o beyazın kendisi değildir, ister odun ya da taş, isterse
böyle bir renk almış herhangi bir nesne olsun, sadece beyaz
bir şey haline gelir. <Bir nesnedeki> sert ya da sıcak gibi di­
ğer <duyusal algılan> da ve buna benzer her şeyi aynı tarzda
ele almak gerekir, yani bir zamanlar iddia ettiğimiz gibi onla­
rın kendinde bir şey olm adığını, birbirlerine nüfuz ederken
doğan hareketten dolayı çeşit çeşit özelliğin meydana çıktığını
kabul etm ek gerekir. Zira iddia ettikleri gibi, etkileyenle etki­
lenenin herhangi bir şey olduğunu, onlardan birine bakarak
kuşkuya yer bırakmayacak şekilde anlam ak m üm kün değildir.
Çünkü etkileyen etkilenenle karşılaşmadan önce herhangi bir
şey değildir, etkilenen de etkileyenle bir araya gelm eden ö n ­
ce herhangi bir şey değildir. Bir şeyle karşılaşan ve <bunun
üzerine onu> etkileyen şey, değişik bir <nesne> ile karşılaştı­
ğı zaman bir edilgi olarak görünür. Başlangıçta iddia ettiğimiz
gibi bütün bunlardan ortaya şu sonuç çıkar: Hiçbir şey ken­
dinde ve kendi için bir2 değildir, daima bir şey vasıtasıyla bu
hale gelir. Sık sık ve alışkanlık, anlayışsızlık yüzünden kullan­
mak zorunda kaldığımız "varlık" sözcüğünü <düşüncem iz-
den> tam am en uzaklaştırmalıyız. Ne ki bunu yapmak, bilgele­
rin öğretisine göre, caiz değildir; bu yüzden "bir şey", "bu",
"buna", "şu" gibi ifadeleri ve bir şeyi kesin sayan sözcükleri

1 Yani, akraba olmayan, "uyuşmayan".


2 Birçok özelliğin bir kavram altında bir araya getirilmesi.
SOFİSTLER 99

kullanm aktan kaçınmalıdır, onun yerine gerçekliğe uygun şe­


kilde sad ece bir "oluşan", "etkileyen", "bozulan" ve "deği-
şen"den söz etm ek gerekir. Zira bir kimse sözleriyle bir şeyi
kesin diye ifade ederse, böyle davrandığı zam an kolayca çü­
rütülebilir. Ancak tekil şeyleri de, tıpkı birçoğunun birliği1 gi­
bi, böyle bir birlik2 nedeniyle insanın, taşın, hayvanın ya da
herhangi bir cinsin <belirli bir şey> sayılması gibi, ifade et­
mek m üm kün olmalıdır.

2 Platon, Thcaitctos 182 a vd.:


Daha önce belirttiğimiz gibi sözü geçen filozoflar ısının ya
da beyaz rengin ya da herhangi bir özelliğin m eydana çıkışını
açıklarken, etkileyenle etkilenen arasındaki algıyla birlikte
bunlardan her birinin hareket halinde bulunduğunu ve etkile­
nenin algınm kendisi değil algılayan, etkileyenin de vasıf2 de­
ğil herhangi bir vasıf veren olduğunu söylemiyorlar mıydı? Bir
kavram olarak kastedildiği zaman "vasıf" sözcüğü belki sana
garip bir ifade gibi gelir ve onu anlamazsın. Bu yüzden vere­
ceğim örnekleri dinle. Etkileyen ne ısı ne de beyaz renk, ama
sıcak ve beyaz olur, diğerlerinde de durum aynıdır. Hatırlar­
sın, d aha önceki tartışm alanm ızda, kendinde ve kendi için
hom ojen bir şeyin, hatta etkileyenle etkilenenin de mevcut ol­
madığını söylemiştik; bu ikisi birleştiği, algılan ve algılananı
yarattığı, şeylerden biri herhangi bir vasıf veren, diğeri de al­
gılayan haline geldiği zam an böyle bir durum söz konusu
oluyordu.

LEONTINOILI GORGIAS

M.Ö. 5. yüzyılın ilk çeyreğinde Sicilya'nın Leontinoi ken­


tinde dünyaya gelmiş olan Gorgias, Syrakusalılara karşı yar-
1 Birçok özellik ve olgunun birliği.
2 Nitelik. P laton'da bu kavram ilk defa Theaitetos diyalogunda karşım ıza çıkar, ama
o nu kendi bulm am ış, tıp term inolojisinden almıştır.
100 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

dım istemek için 427 yılında elçi olarak Atina'ya gittiği zaman
artık iyice yaşlanmıştı. Olası görünse bile yaşamının üç evre­
ye —doğa filozofu ("öğrenci"si olduğu Em pedokles'in etkisi
altında), diyalektikçi (Elea okulunun etkisiyle) ve retorikçi
(Kolrax ile Teisias'ın etkisi altında) — ayrıldığı yine de kesin­
likle söylenem ez. Retorikle ilgili eserlerinden geniş kapsamlı
fragmanlar ve "Helena" ile "Palamedes" adlı iki konuşm a met­
ni günüm üze kalmıştır. Her çeşit ciddi felsefeyi, her gerçek
bilimi kökten reddeden "Varolmayan Üstüne" başlıklı eserin­
den — görünüşe göre yazar bu arada kendini tamamen retori­
ğe vermişti— uzun ve tipik bir bölüm aşağıya alınmıştır. H.
G om perz ve W. Nestle gibi kimi çağdaş bilgeler, bu eserde
yer alan üç savı ve paralojizme dayalı "argümanları" Gorgi-
as'ın bir "oyunu", içeriğiyle ciddi bir şey kastetmediği sofistik-
retorik bir gösterişi diye açıklam aktan yanadır. Oysa bu gö­
rüş, Gorgias'ın argümanlarına temel teşkil eden Zenon'un di­
yalektiği ile karşılaştınlarak çürütülm üştür. Ayrıca Gorgias'ın
üçüncü sav için sıraladığı argümanlar, onun burada bilgi ku­
ramının (ve dil felsefesinin) gerçek sonınlanna, nesnenin dü­
şünen özneyle ya da düşünceyle, düşüncenin de kendisini
ifade eden sözle ilişkisi sorununa ciddi şekilde eğildiğini gös­
term ektedir. Ve bu Gorgias aslında hiçbir şeye inanmamakta
ya da yeryüzünde tek bir şeye inanmaktadır: Sözlerin gücüne,
ustalıkla biçimlendirilmiş ve ince bir üslup verilmiş sözlere; o
bu sözlerin insanı şaşılacak derecede etkilediği kanısındaydı,
hatta yurttaşlarında yarattığı mucizevi etkileri sanatı sayesinde
kendisi görm üş, yaşamıştı, üstelik ciddi şekilde inanmadığı,
ne uzm anlığına (m eğer ki salt biçimsel retorik alanında ol­
sun) ne d e karakterine özgü olm adığı halde. Çünkü Gorgi-
as'ın "sanatı"nın amacı gerçeği idrak etm ek değil, sadece eleş­
tiriden uzak dinleyici kitlesinin gözünü bağlayan, bir Thuky-
dides'in üslubunu bile derinden etkileyen parlak bir görünüşe
ulaşmaktı; aynca bu sanat, D elphoi'deki tanrıya kendi adına
SOFİSTLER 101

som altından bir heykel adayabilecek kadar gelir elde etmesi­


ne de yaramıştır. Ne var ki, Protagoras ile önde gelen diğer
sofistlerin insanlan eğitme ve onlara "erdemi" öğretm e konu­
sundaki iddialarını manevi bir değişim den sonra ilkesel ola­
rak terkeden, kendini teori ve pratikte tam am en retoriğe ve­
ren Gorgias'ın davramşı, Platon'un belirleyici hükm üne gö­
re, bu sofistler için çok tipiktir. Öyle ki günün birinde bu so­
fistler, Grek ulusunda öncü güç olan her çeşit ciddi felsefey­
le rekabete girişecektir. Bu yüzden, gerçek varlığı arayan ve
bulan Platon'un, parlak görünüşün ustasıyla, yani retorikle
M.Ö. 392 yılında "Gorgias" adlı ünlü diyalogunda giriştiği yok
edici hesaplaşm a, b u nun yalnız nesnel bir hak ve yetki­
d en dolayı değil, üstelik —bir an Platon'un karakterini ve
dünya görüşünü düşünürsek— deyim yerindeyse psikolojik
bir zorunluktan dolayı gerçekleştirildiği göz önüne alınırsş
anlaşılır.

GORGİAS'IN NİHİLİZMİ

1 Sextus Empiricus VII 65 vd. = fr. 3:

Leontinoili Gorgias, <bilginin> ölçüsünü yadsıyan filozof­


lar grubuna dahildi, ama Protagoras ile çöm ezleri gibi aynı
öğretiye dayanarak yapm ıyordu bunu. Zira "Varolmayan Üs­
tüne" ya da "Doğa Üstüne" başlığı taşıyan eserinde birbirini
izleyen üç tem el sav öne sürm ektedir. Birincisi: Hiçbir şey
yoktur; İkincisi: Eğer bir şey var olsaydı, o insanlar tarafından
idrak edilemezdi; üçüncüsü: idrak edilseydi bile soydaşlanmı-
zı bundan haberdar etm ek ve bunu onlar için anlaşılır hale
getirmek m üm kün olmazdı.
Hiçbir şey yoktur, sonucuna o şu şekilde vanyor. Eğer bir
şey varsa o ya varolan ya varolm ayandır ya da hem varolan
hem varolmayandır. Ama, Gorgias'ın kanıtlayacağı gibi o ne
varolan, ve bizi inandıracağı gibi ne varolmayandır, aynı şe­
102 SOKRATES’TEN ÖNCE FELSEFE

kilde bize göstereceği gibi ne d e hem varolan hem varolm a­


yandır. Demek ki hiçbir şey yoktur.

I. Varolmayan Asla Mevcut Değildir

Zira varolmayan mevcut olsaydı o hem olan hem de olm a­


yan olacaktı; varolmayan diye düşünüldüğü sürece o olm a­
yan olacaktır; varolmayan olduğu sürece o olanın karşısında
olur. Ama bir şeyin hem olan hem olm ayan olması tam am en
saçmadır. Demek ki varolm ayan asla mevcut değildir. Başka
bir argüm an daha: Şayet varolm ayan mevcutsa o zaman varö-
lan mevcut olamaz. Zira bu <ikisi>1 birbirine karşıttır, ve va­
rolmayana varoluş (existenz) hakkı tanınırsa varolana da va-
rolmayış (nichtexistenz) hakkı tanınmalıdır. Ancak varolanın
varolm am ası m üm kün değildir; bu yüzden varolm ayan da
mevcut olamaz.

II. Ama Varolan da Mevcut Değildir

Zira varolan mevcutsa o zam an ya ebedi ya olmuş ya da


ama hem ebedi hem olm uştur. Oysa kanıtlayacağımız gibi o
ne ebedi ne olmuş ne de her ikisidir. Demek ki varolan m ev­
cut değildir. Çünkü varolan ebedi ise (zira bu noktadan baş­
lamak zorundayız) o zaman başlangıcı da yoktur. Oysa olmuş
olan her şeyin bir başlangıcı vardır; olmamış olan ebedinin
ise başlangıcı yoktur. Eğer başlangıcı yoksa o zaman da sınır­
sızdır.2 Ama o sınırsızsa hiçbir yerdedir. Eğer bir yerde ise o
zaman içinde olduğu bu şey <mekan> ondan farklıdır; böyle-
ce bir başkası tarafından çevrelendiği için varolan artık sınır­
sız olmayacaktır. Zira çevreleyen çevrelenenden daha büyük-

1 Varolan ve varolmayan.
2 Gorgias, tıpkı Elealt Melissos gibi, zam ansal ve m ekansal sınırlılığı birbirine kanştıra-
rak aynı paralojizme düşüyor.
SOFİSTLER 103

tür. Sınırsızdan daha büyük olan ise hiçbir şeydir; bu yüzden


sınırsız hiçbir yerde yoktur. Varolan kendisi tarafından da
çevrelenmez. Zira m ekan ve onun tarafından çevrelenen o za­
man özdeş ve varolan da çift olacaktır: Yani m ekan ve ci­
sim. (çünkü "neyin içinde" mekandır; bunun içinde bulunan
da cisim.) Oysa bu saçmadır. Demek ki varolan kendisi tara­
fından da çevrelenmez. Eğer varolan ebediyse sınırsızdır; sı­
nırsızsa hiçbir yerdedir; am a hiçbir yerdeyse mevcut değildir.
Demek ki varolan ebediyse asla bir varolan değildir.1
Ancak varolan olmamış da olabilir. Çünkü o olm uşsa ya
bir varolandan ya da bir varolmayandan olmuştur. Ama o va­
rolandan olmamıştır. Çünkü o varolansa <ilk defa> değil, da­
ha önceden olmuştur. Varolmayandan da olmamıştır; zira va­
rolmayanın bir şey meydana getirmesi m üm kün değildir, çün­
kü bir şey m eydana getirenin <gerçek> bir varoluşta payı b u ­
lunması zorunludur. Dem ek ki varolan da olmamıştır. Ama o
ikisi birden, yani hem ebedi hem olm uş da olamaz. Zira bu
iki kavram karşılıklı olarak birbirini yok eder; eğer varolan
ebediyse olmamıştır; olmuşsa ebedi değildir. Demek ki varo­
lan ne ebedi ne olmuş ne de her ikisiyse varolan asla mevcut
değildir.
Bununla ilgili bir argüm an daha var: Eğer varolan mevcut­
sa zorunlu olarak bir ya da birçoktur. Ancak kanıtlayacağımız
gibi ne birdir ne de birçok. Demek ki varolan yoktur. Zira
birse ya belirli bir hacmi ya <mekansal> bağlılığı ya da bir
hacmi veya bir cismi olur. Ama bundan dolayı o ne olursa ol­
sun bir değildir; tersine eğer belirli bir hacmi varsa bölünebi­
lir, ve <mekansal> bağlılığı varsa parçalara ayrılabilir. Hacim
olarak düşünüldüğü zaman da aynı şekilde bölünebilir. Ama
bir cisimse o zaman üç boyutludur. Zira uzunluk, genişlik ve

1 Gorgias daha önce, ebedi olan (m ekansal) sınırsızdır, diyerek (yanlış) sonuç çıkarmış­
tı. Şimdi d e (yine yanlış sonuç çıkararak) sınırsızın hiçbir yerde olmadığını söylediğin­
d e şu sonuca vanyor: dem ek ki ebedi asla m evcut olamaz.
104 SOKRATESTEN ÖNCE FELSEFE

yüksekliğe sahiptir. Ama varolanın bunlardan hiçbiri olm adı­


ğını iddia etm ek saçmadır. Demek ki varolan bir değildir.
Ama o birçok da değildir. Zira o bir değilse birçok da değil­
dir.1 Çünkü çokluk tekil şeylerin birleşmesidir; bu yüzden
eğer bir yadsınırsa aynı zamanda çokluk da yadsınır. Buna
göre ne varolan ne de varolmayan mevcuttur.

III. Ama O nun Aynı Zamanda Hem Varolan Hem de


Varolmayan Olmadığı Sonucunu Çıkarmak da Zor Değildir

Zira hem varolmayan hem de varolan mevcutsa o zaman


varolmayan —varoluşu bakımından— tıpkı varolan gibidir, ve
bu yüzden her ikisi de mevcut değildir. Çünkü varolmayanın
m evcut olmadığı herkesçe kabul edilmiştir. Oysa ben varola­
nın bununla2 özdeş olduğunu kanıtlamıştım. O halde kendisi
de m evcut değildir. Eğer .varolmayanla başka bir şey özdeşse
varolanın her ikisi birden olması m üm kün değildir. Çünkü o
ikisi birden olsaydı özdeş olmazdı, özdeş olsaydı ikisi birden
olmazdı. Buradan, hiçbir şey yoktur, sonucu çıkar. Zira ne va­
rolan ne varolm ayan ne de ikisi birden m evcuttur ve bu üç
olanak dışında başkası düşünülem ez, bu durum da hiçbir şey
yoktur.

IV. Eğer Bir Şey Mevcutsa İnsanlar O nu Ne İdrak Edebilir


Ne de Tasarlayabilir

Şimdi bunu kanıtlayalım. Gorgias'ın iddia ettiği gibi, eğer


düşünülm üş bir şey mevcut değilse <gerçek değilse> varolan
da düşünülm ez.1 Çok doğal. Zira düşünülen <şey> nasıl ki
beyazsa o zaman Beyaz1r da düşünm ek m üm kündür, aynı şe-

1 Paralojizm.
2 Varolmayanla.
SOFİSTLER 105

kilde eğer düşünülm üş bir şey m evcut değilse m evcut şeyi


düşünm ek de m üm kün değildir.1 Bu yüzden önerm em iz ma­
kul ve tutarlıdır: Düşünülmüş bir şey mevcut değilse mevcut
şeyi düşünm ek m üm kün değildir.1 Ama, kanıtlayacağımız gi­
bi, düşünülen şey m evcut değildir. Demek ki m evcut şeyi
düşünm ek m üm kün olmaz. Ancak düşünülen şeyin mevcut
olmadığı bellidir. Zira düşünülen şey mevcut olursa o zaman
düşünülen her şey, bir kimse onu nasıl düşünüyorsa öyle
mevcut olur. Oysa bu durum deneyim le çelişir. Çünkü uçan
bir insan ya da suda giden bir araba düşünülürse insan h e­
m en uçmaz ya da bir araba suda gitmez. Bu yüzden düşünü­
len şey mevcut değildir.1 Ayrıca düşünülen şey gerçek olsay­
dı, gerçek-olmayan düşünülem ezdi.2 Zira karşıt şeylere karşıt
yüklemler aittir; varolmayan ise varolana karşıttır. Bu yüzden
şu önerm e geçerlidir: Eğer düşünülen-olm ak yüklemi varola­
na aitse, düşünülm eyen-olm ak yüklemi de varolmayana aittir.
Oysa bu tutarsızdır. Çünkü bir Skylla'yı, Khimaira'yı* ve m ev­
cut olmayan pek çok şeyi düşünm ök <tasarlamak> m üm kün­
dür. Demek ki m evcut olan bir şey düşünülem ez. NaSıl ki
<tarafımızdan> görülen şeyi görüldüğü için görülebilir diye,
işitileni de işitildiği için işitilebilir diye tanımlıyor ve görülebi­
leni işitilmediği için ya da işitilebileni de görülm ediği için
yadsımıyorsak (zira her şey ona tekabül eden duyu organınca
algılanır, yoksa başka bir duyu organı tarafından değil), düşü­
nülen şey de, gözle görülm ese ya da kulakla işitilmese bile,
mevcut olacaktır, çünkü bu şey ona özgü yargı gücü tarafın­
dan kavranılacaktır. Bu durum da bir kimse suda giden bir
araba düşünürse, onu görm ese bile <o anda> suda giden bir
arabanın mevcut olduğuna inanır. Oysa bu tutarsızdır. Demek
1 Paralojizm.
2 Bu sonuç genelliği içinde elbette yanlıştır; sadece şu sonucun çıkması gerekirdi: Bu
yüzden düşünülen h e r şey gerçek değildir.
Mitolojideki hayali canavarlar, (çn.)
106 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

ki mevcut olan şey ne tasarlanabilir ne de düşünm e vasıtasıyla


kavranabilir.

V. Düşünme Vasıtasıyla Kavranabilse Dahi Bunu Bir Başkasına


Bildirmek Mümkün Değildir

Çünkü dış dünyada m evcut şeyler görülebilir ve işitilebilir, ge­


nel olarak duyularla algılanabilir olursa, o zaman görülebilir
olanlar görm e duyum uzla, işitilebilenler de işitme duyum uzla
kavranabilir, yoksa aksi şekilde değil. Peki, bunlan bir başkasına
nasıl bildirip aktarabiliriz? Ne var ki bir şeyler bildirdiğimiz, ak­
tardığımız organ sözdür1; söz ise mevcut olan şey değildir. De­
m ek ki soydaşlarımıza şeyleri değil, şeylerin <kendisinden> çok
farklı olan sözleri bildirir, aktanrız. Nasıl ki görülebilir şey işitile­
bilir ve tersi olmuyorsa, o zaman dış dünyada mevcut şey d e bi­
zim sözlerimiz olamaz. Eğer o2 söz değilse3, onu başkasına bildi­
rip aktarm ak da m üm kün değildir. Gorgias'ın dediğine göre söz,
dıştan bize nüfuz eden, yani duyusal olarak algılanabilen şeyler­
den oluşur. Zira (yenebilir ya da içilebilir bir tözün) tadının (tat
alma organımıza) isabet etm esinden dolayı bizde bu niteliği ifade
eden söz ve aynı şekilde rengin <gözümüze> isabet etm esinden
de rengi ifade eden söz m eydana gelir. Bu durumda dış dünya­
daki şeyi bildirip aktaran söz değildir, tersine dış dünyadaki şey
sözü ifade eden haline gelir. Oysa görülebilir ve işitilebilir bir şey
gibi sözün de bağımsız bir mevcudiyeti (subsistenz) olduğu, böy-
lece kendi bağımsız mevcudiyeti ve varoluşundan dolayı, bağım ­
sız m evcudiyete ve varoluşa sahip olan bir şeyi ifade edebileceği
ileri sürülemez. Gorgias'ın dediği gibi eğer söz1 mevcutsa, diğer
mevcut şeylerden farklıdır, ve en çok da görülebilen şeyler söz-

1 Logos
2 Dış dünyadaki şey.
3 Yani, bununla özdeş değilse.
SOFİSTLER 107

lerden ayrılmaktadır. Zira görülebilir şey başka organla, söz ise


başka organla kavranır. Dernek ki söz şeylerin esas kütlesini açı­
ğa vurmaz, tıpkı şeylerin de birbirlerinin mahiyetini açığa vurma-
lerden ayrılmaktadır. Zira görülebilir şey başka organla, söz ise
başka organla kavranır. Demek ki söz şeylerin esas kütlesini açı­
ğa vurmaz, tıpkı şeylerin de birbirlerinin mahiyetini açığa vurma­
ması gibi. <İdrak edişle ilgili> bu tür güçlükler Gorgias tarafından
ortaya çıkarıldığı zaman, bu güçlüklere bağlı olduğu sürece ger­
çeğin ölçütü yok edilmiştir. Çünkü neyin gerçek olduğunu, neyin
idrak edildiğini, neyin bir başkası için anlaşılır hale getirilebilece­
ğini anlam a olanağı kalmamaktadır.

Üçüncü Argümanın Değişik Biçimi1

Şeyler idrak edilseydi başkasına nasıl bildirilir, aktanlırdı? Bir


kimse gördüğü şeyi bir sözle2 nasıl nasıl ifade edebilirdi? Ya da
işittiği, am a görmediği bir <şeyi> nasıl anlayabilirdi? Gözün sesle­
ri algılamaması gibi kulak da renkleri değil, sesleri işitir. Ve ko­
nuşan bir kimsenin ağzından <sözler> çıkar, yoksa renkler ve he­
le hele şeyler değij. Bir kimse, hakkında <en ufak> fikri olmadığı
bir şeyi, bir başkasının, şeylerden farklı olan sözleriyle ya da her­
hangi bir işaretiyle nasıl anlayıp kavrayabilir? Bir renk sözkonusu
olunca bunu kendisi gördüğü ve de bir ses söz konusu olunca
bunu kendisi işittiği zaman fark nasıl olacaktır? Bir kimse ağzın­
dan bir <tek> sada ya da bir renk değil, <anlamlı> bir söz çıkarır.
Bu yüzden bir renk düşünülem ez, yalnızca görülür, aynı şekilde
bir ses de sadece işitilir. Ama bir sözü işitmek, evet işitmek
m üm kün olursa, onu işiten kişinin <konuşan kişi gibi> aynı şeyi
tasarlaması mümkün müdür? Zira aynı <şeyin> birbirlerinden ayrı
birçok kişide birden mevcut olması m üm kün değildir! Çünkü
1 Psoydo-Aristoteles'te, Melissos, X enophanes ve G orgias’tan 6, 980 a 20 vd.
2 Logos, yani anlamlı söz.
108 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

bir o zaman İki olurdu! Ama bu şey birçok kişide m evcut ve


aynı olsaydı, bu kişiler her bakım dan benzer ve aynı <bede-
ne> sahip değilse, o zaman bu şeyin onlara aynı gelmeyeceği
bellidir. Çünkü durum böyle olsaydı, iki kişi değil, bir kişi söz
konusu olurdu! Oysa aynı anda tek ve aynı kişi diğerleri gibi
aynı şekilde algılamaz, tersine gözle algıladığı kulakla algıla­
dığından farklıdır, ve daha önceki ile şimdiki algılan değişik­
tir, böylece bir kişinin başka biri gibi tam am en aynı şekilde
algılaması güçtür!,
Bu yüzden, eğer bir şey mevcutsa, bu idrak edilemez, <şa-
yet idrak edilirse> başkasını b undan haberdar etm ek m üm ­
kün değildir, çünkü, birincisi, şeyler söz değildir, İkincisi,
kimse <tek ve aynı sözden> başkasının anladığı şeyi anla­
maz.1

KALLIKLES2

1 Platon, Gorgias 38 S. 483 a — 484 d:

Güçsüz kişi doğal olarak kötü kişidir aynı zamanda, yani


haksızlığa uğrayandır, oysa yasaya göre bu haksızlık yapm ak­
tır. Zira haksızlığa uğramak bir erkeğin değil, herhangi bir kö­
lenin başına gelir, kötü m uam ele görür, itilip kakılır, sevdiği
birine yardımcı olmak bir yana kendini kurtarm aktan bile
acizdir, bu yüzden yaşam aktansa ölm ek onun için d ah a iyi
olurdu. Ne var ki, yasalan yapanlar güçsüz kimselerdir ve ge­
niş kitleyi oluştururlar. Kendilerini ve çıkarlarım düşünerek
yasa yaparlar, neyin övüleceğim, neyin kınanacağını belirler­

1 Bu "argüm anlar "Gorgias’ın diyalektik b ir gösterisi olm ayıp, düşüncesinin tam am en


duyum culuğa dayandığını ve böylece düşünsel y ö nden Protagoras'a çok yakın o ldu­
ğunu gösterm ektedir.
2 Kallikles’in adı yalnız Platon'un diyaloglarında geçer. Ama o n u n tarihsel bir kişilik ol­
duğu, uzun tanışm alardan sonra, Platon'un eserlerini araşuran uzm anlarca kabul edil­
miştir. Burada açıkladığı öğretisi — "Efendi Ahlakı!"— sofizm e tipik bir ö m e k teşkil
eder.
SOFİSTLER 109

ler. Bu yüzden kendisini güçlü hissedenlere, <başkalarından>


daha fazlasına sahip olanlara, b undan vazgeçirmek için göz­
dağı vermeye çalışırlar. Bu amaçla, "daha fazlasına sahip ol­
mak istemenin" yüz kızartıcı ve haksız olduğunu, başkaların­
dan daha çok mal mülk elde etm eye çalışmanın <ya da öyle
olm anın> haksızlık yapm aktan başka bir şey olmadığını iddia
ederler. Kendileri —kötüler1 arasında yer aldıklarından— eşit
mal m ülke sahip oldukları zaman bunu canlarına m innet sa­
yarlar. Bu yüzden bir kimse, kitlenin sahip olduğundan daha
fazlasını elde etm eye çalışırsa, yasaya göre bunu yüz kızartıcı
ve haksız sayarlar, sonra da adına haksızlık yapm ak derler.
Oysa doğanın kendisi bile, becerikli kişinin beceriksizden,
güçlünün de güçsüzden daha fazlasına sahip olmasının haklı­
lığını gösterir. Bunun gerçekten böyle olduğu birçok örnekten
anlaşılır, gerek diğer canlı varlıklarda gerek insanlarda, gerek­
se neyin haklı olduğuna karar vermiş devletlerde ve kuşaklar­
da: Yani güçlünün zayıflara hükm ettiğine ve onlardan daha
fazlasına sahip olduğuna. Zira Serhas hangi hakla Greklere,
babası da İskitlere saldırmıştır ki? Ve bu tür binlerce örnek
gösterm ek m üm kündür. Ancak kanımca bunlar doğaya uygun
ve — Zeus adına!— doğa yasasına göre davranıyorlar, yoksa
(kendi icadımızdan başka bir şey olm ayan) yaptığımız yasaya
göre değil; bu yasayı yaparken aram ızdaki en iyileri ve en
güçlüleri çocukluklanndan itibaren disiplin altına alırız, yalan
dolanla, her çeşit aldatm acayla bir aslan gibi evcilleştiririz,
herkesin eşit mala mülke sahip olması gerektiği, bunun da iyi
ve adil olduğu masalını onlara yuttururuz. Ama günün birinde
doğuştan yeterli güce sahip bir kimse çıkıp her şeyi bir yana
atarsa, bağlarından kurtulup kaçarsa ve yazıp çizdiklerimizi,
yalan dolanlarımızı, hilelerimizi, doğaya aykın yasalarımızı hi­
çe sayarsa, bugüne kadar kölemizken ayaklanarak kendini bi­

1 Yani, değersiz kişiler.


110 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

zim efendim iz diye ilan ederse, işte o zaman doğal hak ansı­
zın tüm görkemiyle parlar! Ünlü eserinde şu dizeleri yazarken
Pindaros'un da benim gibi aynı görüş açısını savunduğunu sa­
nırım: "Her şeyin, ölüm lülerle ölüm süzlerin kralıymış yasa."
Zira o şunu söylüyor: Üstün oluşu nedeniyle doğal yasa zor­
balıkla yapılan bir işi hak haline getirir. Bunu Herakles'in işle­
ri de kanıtlar... O zan onun, G eryoneus'un sığırlarını ücret
ödem eden ve kendisine armağan edilm eden alıp götürdüğü­
nü anlatır. Çünkü kötülerle güçsüzlerin sığırlanyla tüm mal ve
m ülklerinin iyilerle güçlülere ait olması doğal hakmiş! İşte
gerçek budur; bakışlannı büyük işlere çevirir ve artık felsefe­
ye sırtım dönersen bunu sen de anlayacaksın. Azizim Sokra-
tes, insan gençliğinde ölçüyü kaçırm adan ilgilenirse felsefe
hoş bir uğraştır; ama bununla gereğinden çok oyalanırsa ahla­
kı bozulur! İnsan ne kadar yetenekli olursa olsun, gençlik
günlerini geride bıraktıktan sonra da felsefe yapm aya devam
ederse, becerikli ve saygın olmak isteyen bir kimsenin tanıyıp
öğrenm ek zorunda olduğu şeylerden kesinlikle habersiz kalır.
Bu tür insanlar1 devletin yasalannı da anlamazlar, ister kendi
özel işlerinde ister devlet adına olsun anl^şmalan sonuca bağ­
larken insanlara nasıl hitap edileceğini de bilmezler, insani
zevk ve arzulardan habersizdirler; hele insan tanıma konusun­
da en ufak bilgileri yoktur!

2 Platon, Gorgias 491 E 7 — 492 E:


Bir kimsenin kölesi olan bir insan nasıl mutlu olabilirdi ki!
Ama şimdi sana açık açık söyleyeceğim şey doğal olarak iyi
ve doğrudur: Dürüst bir yaşam sürmek isteyen bir kimse arzu­
larını gem lem ek yerine bırakmalı alabildiğine gelişsinler! Ve
bu arzular ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, o kimse cesareti
ve basireti sayesinde onları tatmin edebilecek durum da olpıa-

1 Filozoflar.
SOFİSTLER 111

lı, arzusunu kamçılayan şeyi her defasında fazlasıyla elde ed e­


bilmelidir. Ama çoğunluk bunu yapacak durum da değildir,
utandıkları ve acizliklerini gizlemeye çalıştıklan için bu tür in­
sanları yeriyorlar, daha ö nce söylediğim gibi bünyesi daha
sağlam olanları köleleştirmek için disiplinsizliğin zararlı old u ­
ğunu iddia ediyorlar. Arzularını tatmin edecek güçten yoksun
oldukları için korkuya kapılıp itidali ve doğruluğu övüyorlar.
Şimdi, doğuştan bir kralın oğlu olan ya da bir devlet , bir dik­
tatörlük veya bir krallık kurabilecek güce sahip biri için itidal­
den daha onur kırıcı ve küçük düşürücü bir şey olur muydu?
Her çeşit hazdan tat alm a yolu açıkken ve buna engel olacak
kimse yokken yasayı, kitlenin gevezeliklerini ve hom urdanışı­
nı mı dinlesin? Kendi kurduğu devletin başında olm asına kar­
şın dostlarına düşm anlanndan daha fazla pay verem ezse, bu
harika doğruluk ve itidal yüzünden son derece m utsuz olm a­
yacak mıydı? Azizim Sokrates, erdem in peşinde olduğunu id­
dia ediyorsun, oysa gerçekte durum şu: Bolluk içinde yaşa­
mak, disiplinsizlik ve özgürlük; eğer dayanağı varsa işte bu-
dur erdem ve mutluluk. Bütün güzel adlar, insanlar arasın­
daki doğaya aykırı anlaşm alar ise boş laftır ve hiçbir değeri
yoktur.
Sokrates: Benim görüş açıma, azizim Kallikles, doğrusu
m ertçe karşı çıkıyor ve iyice saldırıyorsun. Zira başkalarının
düşünüp de söyleyemediği şeyleri açık açık ifade ediyorsun.
Bu yüzden yalvanrım peşini bırakma, bırakma ki nasıl yaşan­
ması gerektiği iyice belli olsun. Bir kimse sapma kadar erkek
olmak istiyorsa arzulannı gemlememeli, elden geldiğince ge­
liştirmeli ve herhangi bir şekilde tatmin etmeli, işte bu erdem ­
dir, diyorsun, öyle mi? — Kallikles: Evet, öyle düşünüyonım .
— Sokrates: Demek ki, hiçbir şeye ihtiyaç duymayanların en
mutlu kişiler olduğunu iddia etm ek doğru değildir. — KalHk-
les: Elbette, o zaman taşlarla ölülerden daha mutlusu olm az­
dı!
112 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

THRASYMACHOS
Doğruluğun Özü Üstüne

Platon, D evlet I 343 a — 344 c <Sofıst Thrasym achos ile Sokrates konuşuyor>:

Sokrates: Konuşmamızın bu noktasına geldiğimiz ve doğ­


ruluk konusu tam karşıtına dönüştüğü zaman Thrasymachos
bana cevap verecek yerde: "Söylesene Sokrates senin süttıi-
nen var mı?" dedi, ben de "niçin?" diye karşılık verdim, "böyle
saçm a sorular soracağına, bana cevap versene." Thrasymac­
hos: Çünkü sütninen senin nezle olduğunu farketmiyor ve
(çok gerekli olduğu halde) burnunu silmiyor, sen de koyunu
çobandan ayırt edemiyorsun! — Sokrates: Ne münasebet! —
Thrasymachos: Çünkü sen çobanlarla sığırtmaçlann koyunlar-
la sığırların sağlığını düşündüklerini sanıyor ve onlan semirtip
tımar ederken efendilerinin ve kendilerinin çıkarını değil de
başka bir am aç gözettikleri vehm ine kapılıyorsun! Ve gerçek­
ten birer yönetici olan devletin başındaki kişilerin uyruklannı,
bir çobanın koyunlarını düşünm esinden farklı şekilde düşün­
düklerini, gece gündüz kendi çıkarlarını değil de başka bir
şey gözettiklerini sanıyorsun! Sen doğru ile doğruluğu, eğri ile
eğriliği anlam aktan çok uzaksın, doğruluğun ve doğru olanın
aslında başkasının çıkarı öldüğünü da bilmiyorsun: Yani güç-
lünün ve yönetenin yararına karşılık boyun eğenin ve hizmet
edenin zararı. Eğrilikte ise durum tersinedir: Eğrilik safdillere
ve doğrulara hükm eder, yönetilenler sadece güçlülere, efendi­
lerine çıkar sağlayan işleri yaparlar. Yerine getirdikleri bu a n ­
garya ile onların m utluluğunu sağlarlar, ama kendilerininkini
değil. Ey saf yürekli Sokrates, soruna bu açıdan bakm ak gere­
kir, yani doğrular her yerde doğru olmayanlara göre zararlı çı­
karlar. İnsanlar arasındaki anlaşm alan ele alırsak, bu tür iki
kişi1 birlikte bir iş yaptığı zaman, ortaklık sona erdiğinde,

1 Sokrates'in kastettiği anlamda bir doğru kişi ile b ir eğri kişi.


SOFİSTLER 113

doğrunun doğru olm ayandan fazla kazandığını asla görem ez­


sin, tam tersine! Devlet işlerine gelince, eğer özel bir vergi alı­
nacaksa doğnı kişi, malı mülkü eşit olduğu halde, ötekinden
daha fazla öder; ama <devletten para> alm ak söz konusu
olunca doğru avucunu yalarken, doğru olm ayan kesesini dol­
durur. Eğer bu ikisi yöneticilik kadem elerine gelirse doğru
olanın, başka zarar görmese bile — ilgilenemediği için— ken­
di durum u kötüye gider; devlet kasasından da kendine çıkar
sağlayamaz, zira dediğimiz gibi doğru bir insandır o; ayrıca
hak ve hukuka aykırı davranarak dostlarına, akrabalarına bir
lütufda bulunm ak istemezse onların nefretini kazanır. Eğri ki­
şide ise her şey tam tersinedir; bununla, biraz önce tanımla­
dığım gibi, çıkarını fazlasıyla gözetecek güce sahip bir kim se­
yi kastediyorum . Eğer başka türlü <doğru> bir karar vermek
istiyorsan böyle bir kimseyi bir kez göz önüne al, doğru ol­
m aktansa eğri olmak kendisine ne kadar kazanç sağlayacak­
tır! Şayet eğriliği aşırıya vardırırsan bunu daha kolay anlaya­
caksın. Zira bu aşırılık eğriyi en mutlu insan haline getirir; b u ­
na karşılık eğriden haksızlık gören ve doğruluktan şaşm ak is­
tem eyen kişiyi de en mutsuz insan! Ama bunun adı zorba­
lıktır ve zorba kişi başkalannın malını azar azar değil, toptan
ve gizlice ya da zorla elinden alır, hem de bunlar ister kut­
sal ya da dünyevi mal, isterse özel kişilerin ya da devletin m a­
lı olsun! Ama herhangi bir kimse bu m allardan sadece biri­
ne haksız yere el koysa ve de yakalansa hem en cezalandırı­
lır, rezil kepaze olur. Böyle küçük çapta haksızlık yapanlara,
suçlannın çeşidine göre, tapınağın kutsallığına el süren alçak,
köle bezirganı, hırsız, haydut ve yankesici gibi adlar takılır.
Oysa yurttaşlarının sadece parasına ve m alına el sürm ekle
kalmayıp üstelik onları kendine köle eden bir kimseye bu çir­
kin adlar verilmez, yalnız yurttaşları değil, haksızlığı eksiksiz
şekilde sonuna vardırdığını öğrenen başkaları da ona m uradı­
na ermiş, mutlu adam der. İnsanlar haksızlığı, haksızlık yap­
114 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

ma korkusundan değil, haksızlığa uğrama korkusundan dola­


yı kötülerler. İşte böylece haksızlığın doğruluktan güçlü, öz­
gür ve efendiye yaraşır olduğu yeterince anlaşılmaktadır, ve
başta söylediğim gibi <başkalarının> doğruluğu güçlünün ya­
rarınadır, eğrilik ise <haksız davrananların> yararına ve çıkan-
nadır.

PRODIKOS

Prodikos, M.Ö. 5. Yüzyılın ilk yarısında Keos adasında


dünyaya gelmiştir. 423 yılında sahnelenen A ristophanes'in
"Bulutlar"ında "Meteorosofist"1 olarak adından söz edildiğine
göre ününün o günlerde epey yaygın olması gerekir (414 yı­
lında Aristophanes'in "Kuşlar"ında aynı nedenden dolayı alaya
alınır). Elçi olarak sık sık geldiği Atina'da başarılı konuşm alar
yapmıştır, dinleyicileri arasında Euripides ve Isokrates gibi ün­
lü kişiler de bulunm uştur. O nun felsefi görüşlerini, dinin do­
ğuşunu tamamen akılcı şekilde açıklayışından ve diğer sofist­
lerin de paylaştığı iyi ile kötünün göreli olduğu savından
(bkz. fr. 8) tanıyoruz. Zaman zaman da duygulanım (affek-
te) konusunu ele aldığını biliyoruz. Özgünlüğü ise sadece
synonymik'in, yani eşanlam lı sözcüklerin kavramsal yönden
belirgin şekilde ayırt edilm esine ilişkin öğretinin kum cusu ol­
masından ileri gelmektedir; ne var ki bu onda, her ne kadar
bir Sokrates'e ve Thukydides'e düşünsel uyarımlar vermişse
de, pratikte genellikle keyfilik ve m üşkülpesentlikle sonuçlan­
mıştır. Ahlaksal-pedagojik yönsem eler içeren ve alegorik biçi­
me sokulmuş bu öğretisi "Yol Ayrımındaki Herakles" adlı ünlü
mesel'inde iyice belli olmaktadır, gerçi bu eserle ilgili elimiz
de X enophon'dan kalan metin bulunmaktadır, ama burada

I H erhangi ciddi bir araştırm aya girişm eden, daha çok gökyüzünün m aviliğinden söz
ederek meteoroloji ile astronom i sorunlarını ele alan kişi. Sonradan bu deyim Omete-
orolog'1 gibi) ateistin ikinci anlamı durum una gelmiştir.
SOFİSTLER 115

Prodikos'un dilsel biçimlendirme sırasında kullandığı retorik


araçları yine de farkedilebilmektedir.

Konuşmaların Konusu

1 Quintilian III 1, 12 = 77 A 10:


Bu <sofistler> arasından beylik sözleri ilk defa Protagoras
ile Gorgias'ın, duygulanım konusunu ise Prodikos, Hippias ve
de Protagoras ile Thrasymachos'un ele aldığı söylenir.

Synonym ik

2 Plaıon, Kratylos 384 B = 77 A 11:

<Sokrates konuşur:> Sözcük bilgisi kolay bir iş değildir.


Prodikos'un 50 Drahmilik parlak konuşmasını dinlemiş olsay­
dım — ki Prodikos bunu dinleyenin bu konuda bilgilendiğini
iddia ediyor— , o zaman önünde sözcükleri doğru kullanma­
na engel olacak birşey kalmazmış. Ne ki ben onu değil, sade­
ce 1 Drahmilik konuşmayı dinledim.

3 Platon, Protagoras 337 a-c = 77 A 13:

O böyle konuşunca Prodikos cevap verdi: Sözlerin yerinde


gibi geliyor bana, Kritias. Zira bu tür konuşmalarda hazır b u ­
lunanlar iki konuşm acının da tarafsız dinleyicileri olmak zo­
rundadır, am a her ikisini de aynı kefeye koymamalıdır. Çün­
kü bu aynı şey değildir. Konuşmacıları taraf tutmadan dinle­
mek, ama her ikisini de aynı şekilde övm em ek gerekir, yani
zeki olanı daha çok, zekası kıt olanı daha az. Protagoras ve
Sokrates, ben kendi adıma anlayışlı olmanızı, savlarınızı tar­
tışmanızı, am a çekişmemenizi arzu ediyorum. Zira birbirinin
iyiliğini isteyen dostlar tartışır, çekişenlerse hasımlaıia düş-
116 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

inanlardır. Biz ancak bu şekilde hoşsohbet bir meclis kurabili­


riz. Siz konuşm acılar ancak bu koşulda biz dinleyicilerden
<yalnız yüzeysel> bir övgü almaz, üstelik büyük takdir loplar­
sınız. Çünkü takdir yürekten gelir, içtendir; <yüzeysel> övgü
ise genellikle <dinleyicilerin>, inanmadıkları halde yalandan
alkışladıkları sözlerle kazanılır. Biz de böylece <duyusal> bir
zevk değil, büyük sevinç duyacağız. Zira sevinç duymak, in­
san bir şeyler öğrenir ve bilgisini geliştirirse, sadece akılla
m üm kündür, oysa zevk duymak, bir yem ek yendiği ya da ho­
şa giden başka bir şeyin tadına vanldığı zaman sadece beden­
le m üm kündür.

4 Aristoteles, Topika II 6. 112 b 22 vd. - 77 A 19=

Kendisiyle aynı olan şey başka bir şey diye konduğu za­
man, bu şeyi tanımlayan sözcük başka bir sözcüktür, Prodi-
kos'un zevkler arasından sevinci, istifadeyi ve m emnuniyeti
ayırmak istemesi gibi; zira bütün bu tanımlamalar tek ve aynı
şey, yani zevk içindir.

5 Bu K onuda Bkz. Aphrodisiaslı Alexander 181, 2 vd.:

Prodikos bu ifadelerden her birine kendilerine özgü bir


anlam verm eye çalışmıştır, tıpkı Stoacılar gibi. Bunlar sevinç­
ten <ruhun> makul heyecanını, zevkten ise akılsızca taşkınlı­
ğı, istifadeden işitme duyusuyla alınan zevki, m em nuniyetten
de <akıllı> konuşm alardan duyulan zevki anlıyorlar. Bu tarz,
doğru dürüst bir şey ileri sürem eyen yasa koyuculara özgü­
dür.1

Ahlak Dersi Veren Pedagog

6 A ristophanes’in Bulutlar 3 6 l'in e Kenar N o k i = Prodikos fr. 1:

Prodikos'un "Hora'lar" adında bir kitabı daha var; o burada


1 Yani, keyfilikten başka bir şey değildir.
SOFİSTLER 117

Herakles'i erdem ve kötülükle buluşturuyor, ve bu ikisi onu


kendi yanına çekm eye çalışıyor, Herakles erdem in yanında
yer alıyor ve onun hizm etinde döktüğü alın terini, kötülüğün
çabucak geçip giden zevklerine tercih ediyor.

7 Platon, Şölen V I B:

Ama sen, saygı değer Prodikos gibi Herakles'e ve diğerle­


rine düzyazıyla övgüler kalem e alan özü sözü bir sofistlere
göz atmak istiyorsan.

8 Xenophon, Sokrates'ten Anılar II 1, 21 vd. = Prodikos fr. 2:


Bilge Prodikos, Herakles'i konu alan ünlü eserinde erdem ­
den aynı şekilde söz ediyor, hatırladığım kadanyla, artık ken­
dilerine hakim olan gençlerin erdem ya da kötülük yolundan
hangisini seçeceklerine karar verm e zamanının gelip çattığı
günlerde Herakles'in çocukluktan erkeklik çağına nasıl geç­
mek istediğini anlatıyor: Herakles, bu iki yoldan hangisini se­
çeceğine karar verem ediği için bir gün gidip tek başına <bir
sıraya> oturur. O sırada boylu boslu iki kadın yaklaşır, birinin
görünüşünden fazilet sahibi ve çok soylu olduğu anlaşılm ak­
tadır, yiizü pırlanta saflığında, gözlerinden iffet okunmaktadır,
vücudu çok düzgün, giysisi apaktır; diğeri ise balık etindedir.
Yüzüne allık sürm üştür, bu nedenle teni olduğundan daha
beyaz görünmekte, duruşu, yürüyüşü de boyunu uzun göster­
mektedir; gözlerini iyice açmıştır; giysisi vücudunun çekiciliği­
ni belli edecek kadar incedir. Sık sık kendini gözden geçir­
m ekte ve başkalannın da bakıp bakmadığını kollamaktadır;
dönüp dönüp gölgesine göz atmaktadır. Herakles'e yaklaştık-
lan zaman birincisi istifini bozm adan yürüyüşüne devam eder;
ondan önce davranm ak isteyen diğeri ise Herakles'e doğru
koşup şunları söyler: "Yaşamında hangi yolu izleyeceğine ka­
rar veremediğini görüyorum Herakles. Beni kendine yoldaş
seçer ve ardım dan gelirsen seni en ıahat ve en kolay yola gö-
118 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

türiir, hiçbir zevkten mahrum bırakmam. Hiç çalışmadan, zah­


metsiz bir yaşam sürersin. Savaşı ya da ticareti düşünüp, tasa­
lanm ana gerek kalmaz, yem eklerden, içeceklerden alacağın
ağız tadına bakar ya da göz ve kulaklarınla, güzel kokularla
veya dokunarak kendine çeşit çeşit hazlar sağlarsın, en büyük
zevkleri tatmak için sevdiklerinle düşüp kalkar, en yumuşak
döşeklerde yatarsın ve bütün bu hazları hiç zahmete girm e­
den elde edersin. G ünün birinde sana bunları temin eden
araçların yetersiz kalacağından kaygı duyarsan, seni maddi ve
manevi yönden zora koşup bu araçları elde etm ek için zah­
mete sokacağını sanıp endişeleneyim dem e sakın, başkaları­
nın binbir zahmetle kazandıklarından yararlanacak ve sana
kazanç getiren hiçbir şeyden mahrum kalmayacaksın. Çün­
kü ben gözdelerim e her çiçekten bal alma olanağını sağla­
rım." Herakles bu sözleri duyunca şöyle dedi: "Ey kadın, n e­
dir senin adın." "Dostlanm m utluluk der adıma, düşm anla­
rımsa kötülük." O sırada öteki kadın yaklaşır ve şöyle der:
"Herakles, anneni babanı tanıdığım ve eğitimin sırasında ka­
rakterini öğrendiğim için ben de sana geldim. Umarım b e­
nim yolumu seçersin, iyi ve yüce işleri yerine getiren biri
olursun ve ben de daha saygın durum a gelir, değerim den
dolayı daha çok ışık saçar, aydınlatırım. Heveslendiıici söz­
lerle seni kandırmak değil, durum u tanrıların düzenlediği gibi
gerçeğe uygun olarak sana açıklamak istiyorum. Tanrılar ger­
çekten iyi ve güzel şeylerden hiçbirini insanlara gayretsiz ve
zahmetsiz bahşetmezler, tanrıların sana kolaylık göstermesini
arzu ediyorsan onlara saygıda bulunmalısın, dostlarının seni
sevmesini isliyorsan onlara iyilik yapmalısın, bir kentin seni
onurlandırmasını arzu ediyorsan kente yararlı olmalısın, dira­
yetinden dolayı tüm Grek halkının sana hayran kalmasını isti­
yorsan, ülkene iyilik yapm aya çalışmalısın, topraktan çok
ürün elde etm ek istiyorsan onu iyi işlemelisin. Sürülerinden
kazanç sağlamak, zengin olm ak istiyorsan onlara özen göste­
SOFİSTLER 119

rip iyi bakmalısın. Savaşarak söz geçirmeyi amaçlıyorsan ve


dostlarını kurtarmak, düşmanlarına boyun eğdirmek için güç
kazanmayı arzu ediyorsan savaş sanatını ustalarından öğren­
melisin ve tatbik etm ek için deneyim kazanmalısın. Bedenini
güçlü kılmak istiyorsan o zaman da onu akla itaat etm eye
alıştırmalısın ve zahmete sokarak, ter döktürerek çalıştırmalı­
sın."
Prodikos'un anlattığına göre burada kötülük söze karışır:
"Fark ediyor musun Herakles, bu kadın sana nasıl da çetin ve
uzun bir yol gösteriyor? Oysa ben seni zahmetsiz ve kısa yol­
dan m utluluğa ulaştıracağım." Bunun üzerine erdem şöyle
karşılık verir: "Ey sefil, sen iyilik nedir bilir misin? Ya da kar­
şılığında hiçbir şey yapm ak istemediğin hoş ve makbul şeyin
ne olduğundan haberin var mı? Zevk veren şeylere heves et­
meyi bile beklem ezsin, daha arzuların baş gösterm eden her-
şeyi fazlasıyla elde edersin; acıkm adan yersin, susam adan
içersin ve zevkle yiyesin diye çeşit çeşit katık icat edersin,
zevkle içesin diye yıllanmış şaraplar bulup buluşturursun, yaz
aylarında, her yerde kar ararsın, rahat uyum ak için yalnız yu­
muşak şilteler değil, üstelik yumuşak döşekler ve altlıklar da
temin edersin. Sen yatıp uyumayı, çalışıp çabaladığından d o ­
layı değil, yararlı bir iş yapmayı bilm ediğinden istersin. İhtiyaç
duym adığın halde zoraki sevişirsin, bunun içinde akla gelen
pek çok şey icat eder ve erkekleri kadın gibi kullanırsın! İşte
sen dostlarını böyle eğitirsin; geceleri sefahate dalar, sonra
günün en güzel saatlerini uykuda geçirirsin! Her ne kadar
ölüm süz d e olsan tanrılar seni dışlamıştır ve sen bütün iyi in­
sanlar tarafından hor görüleceksin. Öte yandan işitilecek en
hoş şeyi, yani övgüyü asla işitmedin, görülecek en güzel şeyi
hiç görm edin. Zira senin bile yaratabileceğin güzel bir eser
görm edin asla: Konuştuğun zaman sözlerine kim inanm ak is­
ter! Bir şeye ihtiyaç duyduğun zaman sana kim yardım eder!
Ya da hangi aklı başında insan senin peşine takılmak ister!
120 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

Eğer yandaşların gençliklerinde güçsüz, kuvvetsiz bir bedene


sahiplerse, yaşlılıklarında da ruhları körleşir. Gençliklerinde
hiç çalışm adan çok iyi beslenseler bile yaşlılıklarını güç bela
geçirirler, bedenleri güçten düşer; bir zamanlar yaptıklarından
utanç duyarlar, şimdi yaptıklarının yükü altında ise ahlayıp of­
larlar. Gençliğinde her çeşit zevkin tadına bakanlar zor işleri
yaşlılığına bırakır! Oysa ben tannlarla ve iyi insanlarla birlikte
yaşıyorum. Yardımım olmadan ne tanrılar ne de insanlar soy­
lu bir iş yapabilirler. Hadlerini bilen tannlarla insanlar her
şeyden çok bana saygı gösterirler; ben sanatçıların sevilen bir
yardımcısı, aile reislerinin sadık gözcüsüyüm; barış çabaları­
nın etkin bir emekçisi, savaşlarda güvenilir bir müttefikim,
dost birliklerinin en iyi kuruculanndan biriyim. Dostlarım yi­
yecek ve içeceklerin tadına zahmet çekm eden varırlar. Çünkü
canları çekene kadar beklem esini bilirler. Tatlı uyku tembel
<insanlardan> çok onlara yaraşır. Üstlerinden attıkları zaman
cansıkıntısı, usanç nedir bilmezler ve bu yüzden görevlerini
ihmal etmezler. Yaşlıların övgüsü gençleri sevindirir, yaşlılar
da gençlerin kendilerine saygı gösterm esinden hoşnut kalır.
Bir zamanlar başardıkları işleri zevkle hatırlayıp bugünkü işle­
ri en iyi şekilde yerine getirm ekten sevinç duyarlar. Benim
yüzüm den tanrıların sevgisini, dostlarının takdirini, ülkesinin
de saygısını kazanırlar. Ömürleri sona erdiği zaman itibarsız
biri gibi unutulmazlar, tersine her zam an minnettarlık ve öv­
güyle anılırlar, işte soylu ailenin evladı Herakles, sen de an ­
cak bütün bu zorlu işlere dayandıktan sonra en büyük mutlu­
luğa ulaşacaksın."
H eıakles'in erdem tarafından eğitilişini Prodikos hem en
hem en bu şekilde anlatıyor. Ne ki o düşüncelerini, benim kile­
rine göre çok daha yüce, soylu sözlerle süslemişti kuşkusuz.1

1 Bu m etne göre X enophon'un yukarıdaki alegoriye, ne yazık ki elim izde bulunm ayan
Prodikos'un Özgün eserinin lıem anlam ına hem d e kullandığı sözcüklerden birçoğuna
bağlı kalarak biçim verdiğini varsayabiliriz.
SOFİSTLER 121

Dinin D oğuşunun Açıklanışı

9 Cicero, Tanrıların ö z ü Üstüne I 118 = Prodikos İr. 5:

Keoslu Prodikos, yaşam için yararlı her şeyin insanlar tara­


fından tanrı sayılmış olduğunu iddia ettiği zaman dine yer bı­
rakıyor mu?

10 Sextus Empiricus IX 18 <77 B 5'ıe>:

Keoslu Prodikos, ilkçağda insanların güneşi ve ayı, ırmak-


lan ve kaynakları, yaşamımıza yarayan her şeyi, tıpkı Mısır'­
daki Nil gibi sağladıklan yarar yüzünden tanrı yerine koymuş
olduklarını iddia ediyor ve bu nedenle ekm eğe tanrıça Deme-
ter, şaraba tanrı Dionysos, suya Poseidon, ateşe de Hephais-
tos denmiş ve <insanlara> yararlı olan her şeyde durum böy­
le olmuştur Tanrıtanımaz sıfatını taşıyan Euhem eros Me-
loslu Diagoras, Keoslu Prodikos ve Theodoras gibi bazı kişi­
ler tannnın m evcut olmadığını öne sürmüştür...

11 Themisıios, Söylev 30 S. 422 D indorf <77 B 5'te>:

Prodikos, her çeşit dinsel göreneğin, gizemlerin, gizli din­


sel törenlerin çiftçilik için gerekli malzemeyle ilişkisi olduğu­
nu söylüyor; tanrı inancının ve her türlü dinibütünlüğün de
insanlara buradan geldiğini tahmin ediyor...

12 Psoydo-Platon, Eryx 397 D vd = Prodikos fr. 8:

Özellikle bu savı geçenlerde Lykeion'da Keoslu Prodikos


adında bilge bir kişi öne sürm üştü, diye cevap verdim, ama
gevezelikleri hazır bulunanlara öyle akılsızca gelmişti ki, hiç­
birini sözlerinin doğruluğuna inandıramamıştı Gençlerden
biri ona, zenginliği ne dereceye kadar kötü, ne dereceye ka­
dar iyi sayıyorsun, diye sorm uştu. O da şöyle karşılık verdi:
Becerikli, dürüst insanlarla parayı tam zamanında harcamasını
bilenler için iyi, beceriksizlerle akılsızlar için kötü sayarım. Di­
122 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

ğer şeyler için de dunını böyledir. Bunları kullananların nasıl


bir insan olduğuna bağlıdır bu. ayrıca şeyleri kendilerine te­
darik etmeleri de zorunludur.1

13 Psoydo-Platon, Axiochos 366 B vd. = Prodikos fr. 9:

<Sokrates konuşuı:> <Şimdi> iddia ettiğim şey de bilge


Prodikos'un <sözlerinin> bir yankısıdır; onun bu konuşm ası­
nın bir kısmını yarım Drahmi'ye, bir kısmını, iki, bir kısmını
ise dört Drahmi'ye satın almak mümkün. Çünkü bu adam üc­
ret almadan kimseye bir şey öğretmiyor! O nun her zamanki
âdeti, Epicharm'ın dediği gibi, daha çok şöyle: "Bana hizmet
edersen ben de sana ederim; ne kadar verirsen o kadar alır­
sın!" Geçenlerde H ipponikos'un oğlu Kallias'ın evinde yaptığı
parlak konuşm a sırasında <insan> yaşantı hakkında o kadar
<kötü> sözler sarfetti ki, az daha yaşamı hor görecektim ve o
günden beri ölmeyi istiyorum, Axiochos."

CHALKEDONLU THRASYMACHOS

Thrasymachos her şeyden önce bir retorikçiydi, ama bu


onu duyguların psikolojisiyle ilgili sonuçlar çıkarmaya da gö­
türmüştür. Öte yandan Platon'un Devlet diyalogunun ilk kita­
bında oynadığı rol, sofistlerce üzerinde çok tartışılan toplum
felsefesi ve ahlak felsefesi soıunlarını ele almaktan geri kal­
madığını gösterm ektedir. Ayrıca Platon'da yaptığı doğruluk
tanımı ile fr. 8 arasındaki çelişki sadece biçimseldir.

1 Platon, Devlet I 338 C * 78 A 10 <Thrasymachos Sokrales’e karşılık verir>:

Ben iddia ediyorum ki. doğruluk güçlünün işine gelenden


başka bir şey değildir!

1 İyi ile kötünün göfeli bir kavram olduğu görüşü sofistler dönem inde git gide yaygın­
lık kazanmıştır. Buna örnek olarak Euripides'in aynı adlı tragedyasında A iolos'un söz­
leri gösterilebilir. Aynı görüşü örneğin Pausanias, Platon'un Şölen’inde (181 A), hiçbir
eylem kendinde iyi ya d a kötü değildir, diyerek san ılm ak tad ır.
SOFİSTLER 123

2 Hermias, Platon'un Phaidros S. 239, 21'ine Couvrier = İr. 8:


Tanrılar insanla ilgili şeylere aldırmıyorlar. Aksi takdirde
iasanlar arasındaki en önem li niteliği, yani doğruluğu un u t­
mazlardı. İnsanların bundan yararlanmadıklarını görüyo­
ruz.

ELISLİ HIPPIAS

Genç sofistlerden biri olan Hippias (Protagoras'tan çok


gençtir ve bu nedenle 460 yılından sonra doğmuş olması ge­
rekir) elçi olarak diğer Grek devletlerinde, özellikle de Spar-
ta'da bulunm uş, bu görevinden ve başka vesilelerden dolayı
yaptığı konuşm alar hayranlık uyandırm ış, bu yüzden yalnız
Olympia'da değil, Sicilya'nın en ücra kentlerinde bile yüksek
ücretler almıştır. Sofistler arasında Hippias matematik bilimini
de öğretim programına alan tipik bir ansiklopedicidir. Mate­
matiğin, yeri doldurulm az pedagojik değerini önceden fark
ettiği anlaşılmaktadır. O nun derlem ecilere özgü çalışma tarzı­
na fr. 6 karakteristik bir örnek oluşturur. Ayrıca kendisi pra-
tik-teknik anlam da evrensel bir sanatçı olarak göze çarpar;
belleğinin güçlü olduğu da söylenir. O "tam anlamıyla bir uo-
mo universale"dir. Kendine özgü düşünceleri olmayan, ama
her havadan çalan sıradan sofistlerin tipik bir örneğidir. "Tro-
ya Diyalogu" adlı eseri Prodikos'un meseliyle ahlaksal-peda-
gojik yönsem e bakım ından ortak özellikler gösterir. Ancak
öte yandan matematikle ilgili sorunlara da ciddi şekilde eğil­
miştir.
Platon'un sofistlerinde (Protagoras diyalogunda) Hippias
zaman zaman küçük bir rol oynamaktadır.

1 Platon, Protagoras 337 C vd. = 79 C 1:

Protagoras'tan sonra bilge Hippias şöyle dedi: "Burada b u ­


lunan sizler, sanırım hepimiz — geleneğe göre değil, yaratılış-
124 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

tan— birbirimizin yakınıyız ve soydaşız, aynı ülkenin yurttaş­


larıyız. Zira benzer, yaratılıştan benzerin yakınıdır; ama insan­
ların despotu olan gelenek doğaya aykırı pek çok şeyi zorla
yaptınr."1

Bilgiç ve Evrensel Sanatçı

2 Platon, Büyük H ippias 285 B vd. ■ 79 A 11 <Sokrates'le Hippias arasındaki

konuşma>:
Tann adına Hippias, Spartalılar seni methediyor ve sözleri­
ni dinlem ekten zevk alıyorlar, ama hangi konuda? Görünüşe
göre en iyi bildiğin konuda, yoksa yıldızlar ve gökyüzündeki
süreçler hakkında mı? — Hippias: Tann korusun! Böyle şeyleri
hiç dinlemezler! — Sokrates: Ama geom etriden bahsedersen
dinliyorlardır seni, değil mi? — Hippias: Hele bu konuyu asla;
birçoğu daha sayı saymasını bile bilmez! — Sokrates: O halde
send en m atematikle ilgili bir konuşm a yapmanı istemezler,
değil mi? — Hippias: Elbette! — Sokrates: Ama başkalarına
göre açıklamasını daha iyi bildiğin şeyleri, örneğin harflerin,
hecelerin, ritmin ve uyum un anlamını dinlem ek isterler? —
Hippias: Azizim, sen hangi ritm ve harften söz ediyorsun? —
Sokrates: Peki ama, senden duym ak istedikleri ve övdükleri
şey nedir? İyisi mi sen söyle, ben tahm in edem iyorum . —
Hippias: Yarı tannlann, insanların soyağaçlannı Sokrates, ve
yerleşim yerlerini, ilkçağda kentlerin nasıl kunılduğunu, tarih
öncesine ait her şeyi, işte bunları dinlemeyi seviyorlar, onla­
rın yüzünden bütün bu şeyleri tam olarak araştırıp incele­
m ek zorunda kaldım. — Sokrates: Gerçekten şanslısın Hippi­
as, iyi ki Spartalılar, Solon'dan başlayıp arkhont'lanm ızı sı­
rayla saymamıza ilgi duymuyorlar! Yoksa hepsini ezberle­

1 "Yaratılıştan —yalnız g elen eğ e göre" karşıtlığı G rek aydınlanma çağında çok yaygın­
dır. Ama o günlerde kozm opolit düşünceler d e görülm üyor değildi.
SOFİSTLER 125

m ek zorunda kalacaktın. — Hippias: Niçin Sokrates? Art arda


elli sözcüğü bir defa duyduğum zam an hepsini aklımda tuta­
rım. — Sokrates: Haklısın; senin güçlü bir belleğe sahip oldu­
ğunu düşünm em iştim . Spartalıların senden hoşlanm alarının
sebebi hikmetini şimdi anlıyorum, çünkü sen çok şey biliyor­
sun ve yaşlı kadınlann çocuklara masal anlatması gibi, sen de
onlara çok eski çağlardan sevimli hikayeler anlatmayı seviyor­
sun.

3 Platon, Küçük H ippias 3Ğ0 D vd. = 79 A 12:

<Sokrates Hippias'a hitap eder:> Sen sanatlann pek ço­


ğunda öteki insanlara göre çok daha maharetlisin, bir defasın­
da, pazar meydanındaki satıcı tezgahlannın önünde gıpta edi­
lesi bilgilerini sayıp dökerken nasıl övündüğünü duymuştum.
G ünün birinde Olympia'ya geldiğini ve üstünde taşıdığın her
şeyin kendi elinden çıktığını söylemiştin; Önce, parmağındaki
yüzüğü (sayıp dökm eye bununla başlamıştın) kendin yapmış­
sın, çünkü kuyumculuktan anlıyormuşsun, sonra damgalamak
için bir mühür, ayrıca bir traş bıçağı ve bir yağ kabı da senin
elinden çıkmış. Sandallarını kendinin hazırlayıp diktiğini, giy­
silerini ve iç çamaşırlarını kendi elinle dokuduğunu da söyle-
mişün. Belindeki kuşak, zengin Perslilerin taktığı kuşağın ay­
nısıymış ve onu kendin örmüşsün; dinleyenleri en çok hayret­
te bırakan da bu son marifetin olmuştu. Bundan başka bera­
berin d e şiir sanatıyla ilgili kitaplar, destanlar, tragedyalar,
dithyrambos'lar* ve değişik konularda birçok düzyazı eser ge­
tirmişsin. Yukarıda saydığım sanatlarda herkese taş çıkartır­
mışsın, ayrıca hatırladığım kadanyla ritm ve uyum bilgisinde,
dilbilgisinde ve daha birçok şeyde senden ustası yokmuş. Ha,
az kalsın senin o çok başarılı olduğuna inandığın bellek sana­
tını (m nem onik) unutuyordum.
Dionysos şenliklerinde tanrı şerefine söylenen b ir ezgi, bir övgü; bu terim çalgı, söz
ve oyunu birleştirmektedir, (çn.)
126 SOKUATEŞTEN ÖNCE FELSEFE

4 fr. 6:

Buradan1 b elki b ir kısm ı O rpheus, b ir kısm ı M usaios


tarafınd an kısaca sö y len m iştir, b ir k ısm ın d a n burada,
bir k ısm ın d a n şurada, bazı şeyler H esiod os, bazı şey ler
llo m e r o s y a da başka ozan lar tarafınd an , b ir b ölü m ü
düzyazı h a lin d e, k ısm en Grckler, k ısm en d e Barbarlar
tarafından. Ama b en bütün bunlardan e n ö n em lilerin i
<seçtim > v e birbirine ait olanları b irleştirdim , şim d i size
<buradan> y e n i v e tam am en d eğişik şey ler sö y ley en bir
k on u şm a çıkaracağım .

A NTIPHON

Antikçağ bilgeleri bile 5. Yüzyılda bu adı taşıyan yazarlar


arasında kesin bir ayrım yapamamıştır. Kesin olan tek şey,
"Tetralojiler" adlı tipik eseriyle adı günüm üze ulaşan konuş­
macının sofistlerle hiçbir ilgisinin olmadığıdır. Ama görünüşe
göre sofist d e Atinalıdır. Özellikle son yıllarda gün ışığına çık­
mış fragmanlarda yer alan sosyal-felsefi düşünceleri önem ta­
şımaktadır.

1 fr. 2 :

İn sa n la rın b ed en le rin e, sağlıkta da h astalık ta da ve


başka h er şeyd e y o l g ö steren akddır.

2 fr. 9:
Antipon ile Kritolaos, zam an bir d ü şü n ce2 ya da b ir ö l­
çüdür, yoksa reel bir şey değildir, diye iddia ediyorlar.

3 fr. 48:
İn san, hayvanlardan ço k k en d isin in tanrıya b en zed i­
ğin i ileri sürüyor.
1 Şimdi size anlatacağım şeyden.
2 Yani, saf düşüncel bir biçim, bir tasarım.
SOFİSTLER 127

4 ir. h9 <EvIilik Üstüne>:


D iyelim ki <insanın> yaşam ı devam ediyor, kadına ve
ev len m ey e işlek duyuyor. Bu gü n, bu gece y en i bir kade­
rin, y en i bir durum un b aşlan gıcıd ır. E vlenm ek in san lar
için büyük bir teşebbüstür! Zira k en d isin e uygun olm a­
yan bir kadın seçtiği zam an bu fela-ketle n a sıl b aş ed e­
cektir! Kadını b o şa m a k v e <kadınla> aynı fik ird e, aynı
k an ıd a o la n a k ra b a la rın ı k e n d in e d ü şm an y a p m a k
<on u n için> pek d e iyi olm ayacaktır, h ele kadını k en d i­
n e layık bulduktan1, k en d isi de <onlar tarafından> layık
bulunduktan sonra! Ö te yan d an ev e n eşe katm ayı h ayal
ed erk en dert, tasa g etir en b ö y le b ir m ü lkiyet d e k ötü ­
dür. Ama b iz en o lu m su zu d eğil, e n m üsait durum u ele
alm ak istiyoruz. Çünkü g ö n lü n e göre bir kadın bulan bir
erkek için bun d an daha gü zel b ir şe y olur mu! Ö zellikle
de kadın g en çse b u n d an daha tatb, h o ş bir şe y olu r mu!
Ancak n e şen in b u lu nd u ğu yere dert uzak d eğildir. Zira
n eşe, sev in ç tek b a şın a gelm ez, o n u dert ve sık ın tı izler.
Yalnız O lym pia ya da D elp h oi'd e kazanılan bir zafer ve
buna b en zer başarılar değil, <üstelik> b ilgelik v e h er çe ­
şit sev in ç de sad ece büyü k acılara katlanarak eld e ed ilir
T anrının insanlara b ahşettiği şan şöh ret, m ükafatlar, e n ­
fe s y iy ecek ler iç in o n la r ın m ecb u riyet altın a g irm e si,
büyük dertlere k atlanm ası v e ter d ök m esi olağan d eğ il
midir! Ben k endi adım a, eğer <benim gibi> aynı cin sten
başka bir varlığa bakm ak, g eçim in i sağlam ak sö z k o n u ­
su olsaydı, bu şe k ild e yaşayam azdım , çü n kü sağlığım a
dikkat etm ek, g ü n lü k g eçim im i sağlam ak, say g ın lığ ım ı
korum ak, o n u n la davranm ak, adım ı kötüye çıkarm am ak
için çektiğim sık ın tıla r bana yetm ektedir. Bir d e buna,
başım a aynı dertleri açan bir kadın b öyle ik in ci bir

] O nunla birlikte akrabalar.


128 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

"Ben" olarak ek len irse, n e olacak? Bir k adının, g ö n lü n e


göre b ile o lsa erkeğin b aşın a, iki k işin in sağlığı ve g eç i­
m i, on u rlu davranm ası, ad ın ın k ötü ye çıkm am ası b a k ı­
m ın d an , ik i m isli sev in ç v e dert g etireceğ in d en kuşku
duym aya y er var mı? Y ine d iyelim ki, çocuklar da geldi,
işte o zam an h er şe y dert ve sıkın tıya dönüşür; g e n ç ­
lik cesareti kaybolur g id er ve in sa n ın m aneviyatı da ar­
tık esk isi gib i değildir.

5 fr. 50:
<İnsan> yaşam ı adeta b ir gü n lü k h apistir, d eyim y e ­
rin d ey se yaşam sü resi tek b ir gündür, bu gü nd e b iz gü n
ışığın a bakarız ve yaşam ı b izd en so n ra g elen lere d evre­
deriz.

6 fr. 51:
Yaşam şaşılacak d ereced e m ah ru m iyetle doludur, azi­
zim; h ey eca n verici, ulu v e yü ce o la n h içb ir şe y yoktur;
h er ş e y küçük, güçsüz, k ısa sü relid ir v e büyü k acılara,
dertlere bağlıdır.

7 fr. 53 a:
Bu d ünyada h iç yaşam ayan , sa n k i b u gü n d eğ il d e,
başka bir yaşam daha sü recek m iş gibi büyük bir gayret­
le hazırlanan İnsanlar var, o ysa hâlâ sa h ip olabilecekleri
zam an bu yüzden geçip gidiyor.

8 fr. 59:

Onur kırıcı ya da kötü şey lere asla istek duym am ış ya


da h iç e lin i sü rm em iş b ir k im se bu yü zd en erd em li sa ­
yılm az h en ü z. Çünkü bun lara galeb e çald ığın ı ve b ö y le -
ce iyi bir in sa n olduğunu b elli ed en bir şe y yoktur orta­
da.
SOFİSTLER 129

9 İr. 60:
D ünyada en ö n e m li şe y k an ım ca eğitim d ir. Zira in ­
sa n — h a n g isi olursa o lsu n — bir işe doğru başlarsa, s o ­
n u n u n da iyi g eleceğ in i um ut ed eb ilir. Toprakta da du­
rum böyledir: Ne ek ersen on u b içersin . Ve gen ç ruhlara
soylu filizler aşılarsan öm ü rleri b o y u n ca y eşe rir v e ç i­
çek açarlar, ne yağm urdan n e d e kuraklıktan zarar g ö ­
rürler.

10 fr. $1:

İnsanlar için an arşiden kötü b ir şe y yoktur. Bunu ata­


larım ız da fark ed ip baştan İtibaren g en çler i itaat etm e­
ye, em red ilen leri y er in e getirm eye ahştırdılar, ki erkek­
lik çağın a girdikleri v e tam am en d eğişik yaşam k o şu l­
larıyla karşı karşıya kaldıkları zam an korkm asınlar.

11 <fr, A 'd an > :

... Adalet, in sa n ın yurttaşı olduğu d evletin yasaların ı


çiğ n em em esin d en ileri gelir. Bu yü zd en b ir kim se, <dev-
letin> yasalarına tanıklar önünde, d oğa yasalarına ise ta­
n ık lar o lm a d a n uyarsa, k en d isi iç in e n yararh adaleti
u ygulam ış olur. Zira <devletin> yasaları k eyfi k o n ­
m uştur, d o ğ a n ın k iler İse zorunludur. D evlet yasaları­
n ın h ü k ü m leri k a rşıh k h a n la şm a n ın so n u cu d u r, am a
b irlik te ortaya çık m am ıştır. O ysa doğa yasaları birlik te
ortaya çık m ıştır, k arşüıkh an laşm an ın so n u cu değildir.
Bir k im se y ö n etm eliğ i çiğn erse v e an laşm ayı İcra ed en ­
lere g izli kalırsa hakaret ve cezadan kurtulur; am a gizli
kalm azsa kurtulam az. Bir kim se d oğayla b irlik te ortaya
çık an h erh a n g i bir yasayı fırsat b u lu p çiğn erse, <onun>
uğrayacağı zarar, k im se g örm ese b ile daha az olm az, bu
suçu h erk esin gözü ö n ü n d e işlerse o zam an da daha bü ­
yük olm az. Zira uğradığı zarar in sa n la rın önyargıla-
130 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

rın dan d o la y ı d eğildir, tersin e o g er çek te n zarar g ö r­


m üştür. Ama bu k on u s ır f bu yü zd en e le alınm aktadır,
çünkü in san larca k o n a n y ö n etm elik lerin büyü k ço ğ u n ­
luğu d oğaya ters düşer ... Doğa, <insanlarca konan> ya­
saların in sa n la rı uzak tuttuğu şey leri, irtsanları onlara
ilen şey lerd en daha uygun görm ez ya da tercih etm ez ...
<İnsanlarca k onan > yasalard an k a yn ak lan an yararlar
doğaya k ö stek olurlar, doğa <yasaları> ise özgürdürler

12 <fr. B'den>:
... <İyi a ile ço c u k la n >1 takdir ed ilirler ve itibar görür­
ler, iyi a iled en olm ayanlar ise takdir ed ilm ez, itibar gör­
m ezler. B izler bu b akım d an b irer barbar h a lin e geldik.
Çünkü h erk es h er b akım d an , ister barbar ister H elen
olsu n , yaratılıştan eşittir. Bu durum u, h e r k e se yaratılış­
tan g erek li şey ler e bakarak anlayabiliriz. Ilerk es bu g e ­
rekli şe y le r i aynı y o ld a n tedarik etm e olan ağın a sa h ip ­
tir, v e b ö y le b ir durum da n e bir barbar n e de bir H elen
b izd en farkhdır. Zira h ep im iz ağzım ız v e b urnum uzla
n efes alıp veriyor, y em eğim izi ellerim izle yiyoru z ...

KRITIAS

Eski, so y lu b ir a ile d e n g e le n , P la to n 'u n a m c a sı ya d a a m ­


casın ın o ğ lu ve o tu z d e s p o tta n biri o la n , o lig a rşin in ü n lü , acı­
m asız ö n d e ri Kritias, M .Ö. 403 yılında T h ra sy b u l'a karşı s a v a ­
şırk en ö lm ü ştü r. K endisi (g eld iğ i so y d a n d o la y ı) b ir "sofist" g i­
bi d av ra n m ış o lm a sa bile, yazarlığı ve d ü ş ü n m e tarzı n e d e n iy ­
le hiç k u şk u su z o n la rd a n biri sayılır. Şiir ve d ü z y a z ı a lan ın d a

1 Diels tarafından eklenmiştir.


SOFİSTLER 131

k ap sam lı, ç o k y ö n lü fa a liy e tle r g ö ste rm iş, elejiler ve tiy a tro


o y u n la rı d a k alem e alm ıştır. D iğer so fistle r gibi k ü ltü r ta rih in e
ilgi g ö sterm iştir. D inin k a y n a ğ ıy la ilgili frag m an ı ö z e llik le il­
ginçtir.

D inin D o ğ u şu

1 fir. 25 <"Sisyplıos" adlı oyun undan >:


Bir zam anlar in sa n la rın yaşam ı d üzen den yok su n d u ,
vah şi hayvanların y a şa m ın a b en ziyord u v e kaba gü ç h ü ­
küm sürüyordu. O g ü n lerd e iy ile r m ükafat g ö rm ü yor,
k ötü ler ceza la n d ırılm ıy o rd u . B en ce in san lar yasaları,
hak h er şey e ayn ı şek ild e h ü k m etsin v e kötülüğü b askı
altın d a tu tsu n d iy e, e ğ itm e n olarak k oydular. Ve b ir
k im se suç işled iği zam an artık cezalandırılıyordu. Yasa­
lar, açıkça su ç işle m e y i e n g elled iğ i v e bu yü zd en g iz li
gizli kötülük yapddığı zam an, kurnaz ve zeki biri in sa n ­
lar için tanrı korkusunu buldu gibi geliyor bana, kİ böy-
lece su ç işley en ler b u n u g izlice yapar ya da kötü b ir şe y
sö y ler ya da <sadece> d ü şü n ü rlerse b ile, korkuya k ap ıl­
sınlar diye. Bu yü zd en o tanrı in an cın ı yaydı:
Ö lüm süz, güçlü, aklıyla gören ve işiten , insan ü stü an ­
layışa sa h ip b ir tanrı vardır; kutsal yaratık şıyla b ütün
bunlara dikkat eder. İn sanların h er sözü n ü işitir, yap tık ­
larını görebilir. Ses çık arm ad an kötü bir şe y d ü şü n sen
b ile tanrılardan g izil kalm az bu. Zira on ların anlayışları
insan larm k in den ço k üstündür.
O b öylece, gerçeği yan d tıcı sözlerle gizleyerek, ö ğreti­
le r için d e n e n k urnazca o la n ın ı yaydı. İn san ların en
korktukları y erd e otu ru r tan rılar, d iyordu , in sa n la ra
korkunun yayddığı ve acın ası yaşam ları için n im etle b e ­
rek etin geld iği yeri biliyordu: Çakan şim şek lerin ışığın ı
gördüğü ve tüyler ürpertici gök gürültüsünün sesin i
132 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

duyduğu, gü n eş ışın la rın ın yo la çıktığı ve n e m li ısla k lı­


ğ ın toprağa dökü ldü ğü yerd en , yan i zam anın , bu zek i
san a tçın ın m u h teşem eseri yıld ızlı gök k u b b en in b u lu n ­
duğu yerden. Bu tür korkularla insanlara g ö z dağı verdi
ve tanrıya, k en d isin e yaraşan, uygun v e iyi d ü şü n ü l­
m üş k onak yerleri gösterd i, yasaya aykırı istek leri yasa­
lar vasıtasıyla kaldırdı.
Sonra da şu n u ekledi:
Sanırım biri, insan ları bir tanrı soyu n u n vark ğın a ilk
defa b ö y le inandırdı.

Irk Politikası

2 fr. 32:1
İn san soyu ile b a şk y oru m söze. İn san ın e n iyi v e en
güçlü b ed en e sa h ip b ir varbk h a lin e g elm esi n a sıl m ü m ­
kün olurdu? Şayet babası <daha ö n ce b ed en ln l> ça lıştı­
rır, iyi yer ve b e d e n in i alıştırırsa, doğacak çocu ğu n ana­
sı da b ed en in i gü çlen dirir v e çab ştın rsa.

İki İdrak Ediş Tarzı

3 fr. 39:
Ne <insanın> b ed en iy le algıladığı, n e d e ak lıyla algı­
ladığı şey. — <Ayrıca:> Sağduyu sah ib i olm aya alışık in ­
sanlar idrak ederler.

4 fr. 40:

Zekanı b ilem ek için ça lışırsan o n l a r 2 tarafından da­


ha az aldatılırsın.

1 Kritias’ın ’’Spartalıların Anayasası’* adlı eserinden.


2 Duyular.
SOFİSTLER 133

Kötümser Dünya Görüşü

5 fr. A9-.

D ünyaya g elen bir k im sen in m utlaka ö leceğ i ve yaşa­


yan la rın da felaketten k açıp kurtulam ayacağı g erçeğin ­
d en d aha k esin bir şe y yoktur b u dünyada.

ANONYMUS IAMBLICHI

Adı bilinm eyen ahlakçı böyle tanım lanıyor; Friedrich


Blass, onun eserinden uzun, çok az değişikliğe uğramış par­
çalan, yeni-Platoncu Iamblich'in "Protrepticus" adlı kitabının
20. bölüm ünde keşfedip m eydana çıkarmıştır. Yazar hiç kuş­
kusuz M.Ö. 5. Yüzyılda yaşamıştır. SoFıstlerin büyük çoğun­
luğuna karşılık, elimize geçen biçimiyle her ne kadar popüler
tarzda da olsa, tamamen olumlu, idealist bir etik anlayışını sa­
vunmuştur. Birkaç kez denenm esine karşın kişiliğini adı bizce
bilinen sofistlerden birinin kimliğiyle bir tutmak mümkün ol­
mamıştır.
Eserinden kalan fragmanlar, dediğim iz gibi, her ne kadar
popüler tarzda kaleme alınmış da olsa, (toplum ve ekonom i
felsefesi dışında) özgün düşünceler içermiyor gibi görünse bi­
le, bu yazar "sofistler" arasında yine de özel bir yer tutmakta­
dır. Zira diğer sofistlerle çok sıkı manevi bağlarının bulunm a­
dığı gözden kaçmamaktadır. Savunduğu tamamen ciddi, etik-
sel-siyasal görüş açısı, sofistlerden büyük çoğunluğunun gö­
rüş açısına taban tabana zıttır. Çünkü bu görüş açısı olum lu­
dur, bu yüzden de her çeşit kuşkuculuktan, görecilikten
uzaktır. Bu ciddi ahlakçının tem el görüşleri Sokrates ile Pla-
ton'unkileri hatırlatır ve kendisi de hiç kuşkusuz Sokrates dö­
nem inde yaşamıştır. Sokrates'ten önce ya da onun yanı sıra
sofistlere karşı olumlu idealist bir etik anlayışını savunan
—görebildiğimiz kadarıyla— tek düşünür olması bile onu ilgi
SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

(.ekici b ir kişi k ılm aktadır, ayrıca kim i sofistlerin "efendi a h la ­


kı" an la y ışın a da şid d e tle karşı çıkm ıştır.
İster b ilg elik ya da cesaret ister h atiplik ya da ustalık
o lsu n , b u n ların tüm ünde ya da tek bir alanda yetk in li­
ğ in doruğuna ulaşm ak isteyen b ir kim se, bunu aşağıdaki
açıklam alara dayanarak başarabilir. B unun için ö n celik ­
le yaratılıştan y eten ek sah ib i olm ak gerekir. Bu ise kuş­
kusuz tanrı vergisidir; ama g erisi in sa n ın k en d i elin d e­
dir, y a n i iyiyi v e güzeli aram ak, zah m ete katlanm aktan,
gayret gö sterm ek ten kaçm am ak, ö ğ ren m ey e erk en baş­
la y ıp uzun süre sebat etm ek. N e ki, bu koşullard an biri
ek sik kalırsa h erh an gi bir y eten eğ i y etk in liğ in doruğu­
n a çıkarm ak m üm kün olm az. Ama bütün bu koşullar ye­
rin e getirilirse o zam an da icra ed ilen şe y m ü k em m el
h ale gelir.
İn san ların övgüsünü kazanm ak v e bir erkek olduğu­
n u, k i <ashnda> o zaten ö yled ir, g ö sterm ek istey e n bir
k im se, b u n u n için gen çlik te b aşlayıp d üzen li çalışm alı­
dır, y o k sa bir ö y le bir b ö y le değiL Zira in sa n ın b aşlan ­
gıçtan itibaren tem elin i altığı v e k en d isiyle b irlik te artı­
rıp geliştird iği h er yetenek, o k işiy e h iç duraksam adan
gü v en ild iğ i v e kıskançlık duyulm adığı için daim a takdir
v e övgü alır; k ıskanç kişiler ise kim i başarıları takdir et­
m ez ya da övm ezler, kim ilerini d e gerçeğe aykırı şekilde
küçüm serler. Çünkü insanlar başkalarını takdir etm ek­
ten hoşlan m azlar —b öylcce k en d ilerin e zarar verecek le­
rin i sanırlar— ; am a söz k onu su durum a m ecburiyetten
d olayı inan d ırılır ve uzun sü re b oyu n ca yavaş yavaş bu­
n a itilirlerse, o zam an tüm d ir en m ele rin e k arşın <so-
nuçta> on lar da takdir etm eye başlarlar. Sonra da o k işi­
n in göründüğü g ib i gerçekten b ecerik li olu p olm ad ığın ­
d an ya da sad ece pusuya yatarak dürüst olm ayan bir b i­
çim d e şö h ret p eşin d e k oşm ad ığın dan , yaptığı işi in sa n ­
SOFİSTLER 135

ları aldatm ak İçin eld en geld iğin ce iyi g ö sterm ey e çalış­


m adığından artık kuşku duym azlar. Buna karşılık, biraz
ö n ce çizd iğim karakterde <uzun zam an> uygulan an er­
d em k en d in e g ü v en in d oğm asına ve k işin in arkasından
iyi sözler s ö y le n m e sin e n ed en olur. Çünkü m ecb uriyet­
ten dolayı in an an lar artık k ısk an çlık duym ak ya da alda­
tıldıklarını san m ak için ortada bir n ed en görm ezler. Ay­
rıca h er başarı ve h er girişim İçin gerek en sü ren in uzun
olm ası ya p ıla n işe <m anevi> bir güç kazandırır, sü re kı­
sa olursa bu m ü m k ü n değildir. K onuşm a san atın ı öğre­
n e n v e ö zü m se y en b ir k im se h iç kuşkusuz kısa sü red e
ö ğ retm en in e yetişir; B irçok ed im so n u cu n d a d oğan er­
d em i ise, g eç b aşlan d ığı zurnan k ısa sü red e y etk in hale
getirm ek m ü m k ü n d eğildir, tersin e in sa n ın o n u n la bir­
lik te y etişip b ü y ü m esi, kötü sö zlerd en v e alışk an lık lar­
dan k açınm ası, <iyiye> ise uzun süre ve ço k çaba harca­
yarak, bunları <gerçekten> yerin e getirerek ulaşm ası g e­
rekir. Öte yan d an çabuk kazanılan şö h ret şu n ed en d en
dolayı in sa n a zarar getirir. Zira in san lar b ir defada ve
ço k çabuk ze n g in ya da b ilg e ya da İyi ya da cesu r hale
g elen k işileri takdir etm ek ten h oşlanm azlar. Bu erd em ­
lerd en b irin i kazanm aya çalışan bir k im se o n u gösterd i­
ği çabalar so n u cu n d a tam am en eld e etm işse — ister ha­
tip lik ya da b ilg elik ister b ed en sel güç o lsu n — , m utlaka
iyi ve yasal h ed eflere ulaşm ak için kullanm alıdır. Ama
bir k im se gü cü n d en haksız ve yasaya aykırı am açlar uğ­
runa yararlanırsa bu çok kötüdür ve bu gü ce h iç sah ip
olm asaydı daha iy i olurdu. Bu yeten ek lerd en b ir in e sa­
h ip olan ve o n u yetkin leştiren b ir k işin in o n d an özellik ­
le iyiyi g erçek leştirm ek için yararlanm ası gibi, tersi du­
rum da o n u k ötü ye kullanan k işi de bir kötülük sim gesi
h alin e gelir. Erdem i b ütün ü yle eld e etm eye çalışan kişi
de, k en d isin i e n iyi in sa n olarak h angi sö z ya da eserle
136 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

kanıtlayacağını düşünm elidir. Ama o son u çta in san ların


büyük çoğu n lu ğu için b ir n im et olacaktır. Bir k im se p a­
ra bağışlayarak soyd aşların a iyilik yaparsa, o k im se p a­
ra kazanm aya çalışarak başka bakım dan kötü bir k işi o l­
m aya zorlanacaktır. Ayrıca b ağış v e arm ağanlarıyla tü­
k etem eyeceği kadar ço k parayı b ir araya getirem eyecek ­
tir. Bir de para kazandıktan so n ra ze n g in b iriyk en bir
d ile n c i durum una d üşer v e m al m ülk sah ib iyk en y o k ­
sullaşırsa, bir kez daha zarara uğrayacaktır. Bu durum da
bir k im se, para dağıtm adan, başka tarzda, yan i kötülüğe
başvurm adan, daha ç o k erd em vasıtasıyla insanlara n a ­
s ıl iy ilik yapabilir? Kaldı k i ö n c e arm ağanlar dağıttığı
için , şim d i h iç tü k en m ey ecek bağışlarda b ulu nm a o la ­
n ağın ı n a sıl eld e ed ecektir? Bu an cak ş ö y le m ü m k ü n
olur: Yasaların ve adaletin üstün g elm e sin e yardım ed e­
rek. Zira d evleti ve top lum u b ir arada tutan bu d eğil m i­
dir!
İn sanların da k en d ilerin e büyük ölçü d e hakim olm a­
sı gerekir. Bu durum ö ze llik le , h erk esç e rüşvet olarak
kabul ed ilen paranın iktidarına değer verilm ed iği, y aşa­
m ı kaybetm ekten korkulm adığı, adalete h izm et ed ild iği
ve erdem p eşin d e koşulduğu zam an sö z konusudur. Zira
bu iki gü ç karşısında p e k ço k k işi y en ik düşm ektedir.
Bunun n ed en i şudur. Bu k işiler, yaşam ın tem elin i o lu ş ­
turduğu için ruha ço k d ü şk ü n d ü rler.1 Bu yü zd en on u
kaygı duyarak korurlar, yaşam ı sev m elerin d en v e ayrı-
lam adıkları alışkan lık ların dan d olayı o n a düşkün o lu r­
lar. Parayı ise korktukları şey ler yü zü n d en severler. Bu
şey ler nelerdir? Ilastahk, ya şb b k , ani kayıplar; yasalar
yü zü n d en olanları2 d eğ il (çü n k ü b u n lard an kaçınm ak
m üm kündür), şunları kastediyorum : Y angından, kölcle-

1 M e tn in b u k ısm ı ta h r i p o l d u ğ u iç in a n la m ı a ç ık d e ğ ild ir.


2 Y a n i, o la s ılık la y a s a la ra a y k ırı d a v r a n m a k ta n d o la y ı ö d e n e c e k p a r a c e z a la n .
SOFİSTLER 137

rin, h ayvanların ö lü m ü n d en v e b aşk a şey lerd en doğan


zararlar, in sa n ın can ın ı ve yaşam ın ı ya da can sız m ü l­
k iyeti tehd it ed en olaylar. Bütün b u n ed en lerd en d o ­
layı h erk es ze n g in olm aya ça lışır ki, bu tür teh lik eler
sö z k on u su olu n ca elin d e para b u lu n su n . Ama yuka­
rıda sa y d ık la rım ız d ışın d a in sa n la rı para kazanm aya
iten b aşka şeyler de vardır: Şöhret h ırsı, b irbirin i at­
latıp üste çıkm ak, k ısk an çlık v e k en d in i sö z sah ib i ola ­
cağı bir k onu m a getirm e arzusu. Bunlar, bu- tür istek ­
lerin k arşılan m asın a katkıda b u lu n d u ğu İçin insan ları
p araya b ü yü k d eğer v erm ey e iten n ed en lerd ir. A ncak
g erçek ten iy i b ir k im se b ö y le eğreti, göz alıcı şeylere
d eğil, k en d i k a b iliyetin e dayanarak şö h ret p eşin d e k o ­
şar.
Y aşam a sık ı sık ıy a sarılm ak k o n u su n d a şu k anıya
varm ak m üm kündür: Eğer b ir k im sey e, başkası tarafın­
d an öld ü rü lm ed iği takdirde, h iç yaşlan m am ak , ü stelik
ölü m sü z olm ak İzni verilseydi, o zam an bu k im sen in ya­
şam ın a dikkat ve ö ze n g österm esi tam am en baldı görü ­
lürdü; an cak ço k u zun sü ren yaşam yü zü n d en in san ın ,
çab u cak y a şlan m a teh lik esiy le karşı karşıya k akyor ve
ufukta ö lü m sü zlü k görü n m ü yor d iy e, ardında ölü m sü z
b ir h a zin e, y a n i fan i b ir varolu ş y e r in e asla tü k en m e­
yen , so n su za kadar canlı kalan b ir ad bira km ak tansa n e
olduğu b elirsiz davranışlarda bulunarak yaşam ın ı koru­
m aya ça h şm a k iç in kötü d ü şü n ce v e istek lere abşm ası
büyük b ir budalabktır. Ama b aşkalarından daha fazlası­
n a sa h ip olm aya da çalışm a m alı, h e le bu fazlalık yü zü n ­
d en kazanılan iktidarı erdem , yasalara b o y u n eğm eyi de
kork akh k saym am abdır. Zira bu, zih n iy etlerin en kötü­
südür v e iy iy e karşı h er çeşit d üşm anbk, her türlü kötü­
lük ve felaket buradan çıkm aktadır. Zira insan lar yalnız
b aşlarına yaşayacak durum da değildi v e zaruret yü zü n ­
138 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

d en bir araya g eld iler, çünkü yaşam la ilgili d onatım larını,


tek n ik k a za n ım la n n ı ihtiyaçtan dolayı buldular; am a b ir­
lik le o tu rm a n ın v e b u n u n yan ı sıra y a sa sız y a şa m a n ın
m üm kün olm ad ığı görüldü —b ö y le bir durum da başlarına,
y aln ız yaşadıkları zam ank ind en ço k daha b üyü k felaketler
gelecek ti— ; bu zaruretten dolayı insan lar arasında yasa ve
adalet eg em en o ld u , alaşağı ed ilm elerin e d e h içb ir zam an
izin verm ed iler. Çünkü şey ler in d oğasın d a y atan sağlam
b ir tem ele sa h ip tirler. Ne ki, doğuştan b ö y le b ir b ü n y ey e
sa h ip , yan i yara alm ayan , h astalıklara v e sila h yarasın a
karşı bağışık, insan ü stü gücü, çelik gibi sert b ed en i v e ruhu
o la n bir k işi ortaya çık saydı, o zam an ü stü n gü cü n e daya­
narak zora b a şv u rm a n ın b ö y le b ir k işiye y e te c e ğ in i sa n ­
m ak b elk i m ü m k ü n olurdu — zira b ö y le b ir k im se, yasaya
b o y u n eğ m esey d i b ile, cezasız kalabilirdi— , am a b ö y le bir
d ü şü n ce doğru d eğildir. Çünkü bir kim se, gerçek lik te p ek
görü lm ey en şek ild e b ö y le sin e güçlü olsaydı b ile, tutunabil­
m e si ancak yasalardan ve adaletten yana y er aldığı, onlara
d estek olduğu, k en di gücünü de bu am açla v e bunlara ulaş­
m ak için kullandığı zam an m üm kün olurdu, y o k sa varlığı­
nı başka türlü sürdürem ezdi. B öyle bir durum da insan ların
ken di yasa anlayışlarından dolayı bu k işiye b ir düşm an g ö ­
züyle bakarak karşı çıkm aları, onu h iley e başvurarak ya da
zorla alaşağı etm ey e ve k en d isin e h ad d in i b ild irm ey e y e ­
terdi. B öylece, h a n g i türden olu rsa o lsu n , zorb a lığ ın b ile
s ır f yasa ve hak, h uk u k sa y esin d e tu tu n ab ileceği a n la şıl­
maktadır.

Öte yandan in sa n ın yasallık, yasasızlık v e aralarındaki


farklar k o n u su n d a k en d in i ayd ın latm ası za h m ete değer:
Ilerşeyden ö n ce, h em toplum h em de birey iç in yasallık en
iyi, yasasızlık ise e n kötü şeydir. Çünkü en büyü k felaketler
buradan doğm aktadır.
SOFİSTLER 139

Yasal ilişk ilerin başta g e le n son u cu , h erk ese büyü k y a ­


rar sağlayan ve bir n im et o la n kredidir. Zira para, kredi va­
sıtasıyla kam uya yararh bir h ale gelir, ve tedavüle çık arıldı­
ğı için m iktarı az b ile o lsa h erk ese yeter, am a kredi o lm a ­
dan fazla m iktarda para <bile> yetm ez. Para ve yaşam la il­
g ili, gerek iyi gerek se kötü rastlantısal olaylar da, yasaların
g eçerli olduğu durum larda İnsanları teşvik ed ici tarzda e t­
kiler. Çünkü zen g in ler g ü ven İçinde v e tuzağa d üşm e te h li­
k esi olm adan b u n la rd a n 1 yararlanırlar, yok sullar ise, yasa-
b durum ların bir so n u cu o la n para tedavülü ve kredi n e d e ­
n iy le zen g in ler tarafından d estek görü rler. Ayrıca y a sa lı
ilişk ilerd en dolayı in sa n lar parti kavgaları için vakit k ay­
b etm ezler, tersin e bu zam anı <slvll> yaşam ın gerek tird iği
işlere ayırırlar. Çünkü yasab d urum larda in sa n la r sık ıc ı
dertlerden kurtulurlar, k en d ilerin i rahat v e zevkli so ru n la ­
ra verirler. Sıkıcı dertler p o litik parti çekişm elerid ir, rahat
v e zevkli olanları ise <barışçıl> çalışm alardır. Bütün sık ın tı­
ları unutarak d in len m e k ü zere yatm aya g ittik leri zam an
korku v e d ertlerd en u zak b ir şe k ild e uyurlar, yatak tan
kalktıklarında aynı h a leti ru h iye içindedirler; ani b ir k o r­
kuya kapılm azlar v e < p olitik durum da> m eydana g e le c e k
büyük b ir d eğ işik lik ten d olayı sab ırsızlık la ertesi g ü n ü n
g elm e sin i b ek lem ezler, tersin e h er çeşit gam ve kasavetten
uzak bir şek ild e, k arşılığın da iyi şe y le r 2 alacaklarına dair
b csled ik leri haklı um utlar vasıtasıyla zah m etlerin i h a fifle­
terek, korkusuzca <m cslek> yaşam ların ın soru n ların ı d ü ­
şünürler. Ve bütün b u n ların n ed en i yasalı ilişk ilerd ir. İn ­
san ların b a şın a e n b üyü k felak eti g etiren , te slim iy e te ve
k ö le liğ e y o l açan savaş da yas ah d u r u m l a r a oranla yasasız
d u r u m l a r d a daha k olay patlak verir. Yasalı ilişk ilerd en , y a ­
şam ı teşvik ed en ve sık ın tılı durum larda insanları te selli

1 B u tü r ra s tla n tıs a l olaylardan.


2 Diels’in tahm inine göre.
140 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

ed en daha p ek ço k şe y doğar. <Zorunlu olarak> yasasız


durum lardan m eydana çıkan kötülükler ise şunlardır.
Ö nce in sa n la r işlerin d e rahat ed em ezler, işi gü cü yle
ilg ilen m e k y erin e tüm can sıkıcı şey lerle, parti çalışm a­
larıyla uğraşm ak zorunda kalırlar. G üvensizlikten, tica­
retin d u rgun laşm asınd an d olayı p araların ı, kam u yara­
rın a ted a vü le çıkarm ak tan sa ev le r in d e b irik tirirler v e
b ö y le c e fa zla sıy la m evcu t o lm a sın a k arşın piyasad ak i
para m iktarı azalır. E konom ide iyi v e kötü ilişk iler kar­
şıt etkilerde b u lu nu r.1 Çünkü iyi ilişk iler yasasız durum ­
larda g ü v en altında değildir, <m ülk sah ip leri> arasında
sa d ece d ü şm an b k yaratır; kötü İlişk iler ise aşılm az, gü­
v en sizlik ten v e ticaretin d urgunlaşm asından d olayı yeri­
n i korur. Aynı n ed en d en d olayı d iğer ü lk elere karşı sa­
vaş açm ak v e ülkede iç savaşların patlak verm esi ço k da­
h a k o la y olur, ve bütün bunlar daha ö n c e görü lm ed iyse,
b ö y le b ir durum da m eydana çıkarlar. Çünkü parti çatış­
m aları, karşıhkh düşm anlıktan dolayı bu tür savaşların
çık m a sın a y o l açar v e yurttaşlar da h er zam an tetikte o l­
m ak, b irb irlerin i kollam ak zorunda kalır. Sonra da gün
b o y u n ca n e zevk verici işlerle uğraşab ilirler n e de yat­
tıkları zam an d in len eb ilirler, tersin e tasa v e korku dolu
şek ild e < d in len m ey e çekilirler> , ertesi g ü n ürkerek ve
k ork uyla uyanırlar, b ird en b ire b aşların a g e le n felaketi
hatırlarlar. Bu tür k ötülükler v e daha ö n c e sayd ığım ız
d iğerleri h ep bu yasasız durum lardan ortaya çıkarlar.
Ama d esp o tlu k da, bu d eh şet v erici, iğren ç kötülük
d e, b a şk a n ed en d e n değil, y asasız durum lardan dolayı
ortaya çık ıp gelişir. Kuşkusuz iy ice d ü şü n m eyen bazı İn­
san lar, b ir d esp o tu n başka n e d e n le r d e n d olayı ortaya
çıktığı v e d esp otu n zulm üne uğradıkları için k en d i su ç­

1 Yasalı durum lardaki gibi.


SOFİSTLER 141

ları olm adan özgü rlü klerini kaybettikleri k a n ısın ı taşır­


lar. Ama bu konu d a haksızdırlar. Çünkü b ir kralın ya da
d espotun, yasasız durum lardan ve diğer in san lar arasın ­
da sivrilm e h ırsın d an d eğil de, başka bir n ed e n d e n d ola­
yı ortaya çık tığım san an k im se bir ahm aktan b aşka bir
şe y değildir. Zira h erk es kötü olursa, bu d urum h em e n
vuku bulur. Çünkü in san ların yasa ve hak, h uk u k olm a­
dan yaşam ası m ü m k ü n değildir. Bu ik isi — yasa v e hak,
h ukuk— h a lk ın arasın d an kaybolursa, o zam an b u n la ­
rın d en etim i, h im a y esi tek b ir k işin in e lin e geçer. Ege­
m en liğ in tek bir k işin in elin e geçm esi, top lu m u n refahı
iç in h ü k m ed en y a sa n ın k a ld ırılm a sın d a n b aşk a n a sıl
m üm kün olu rd u ki? Hak v e h ukuku ç iğ n e y e n , h erk es
İçin ortak v e yararlı yasayı kaldıran bu in sa n ın , in sa n la ­
rı bu <tem el direkten> y o k su n bırakm a gü cü n e sa h ip bu
in sa n ın , bu b ir tek k işin in çelik ten olm ası gerekir! Ama
o et ve k em ik ten se, diğer insan lar gibi b ir can lı varlıksa
b un u başaram az; an cak atalardan kalan te m e l hakları
<önceden> y o k e d e r s e 1 o zam an <ve sa d ece o zam an>
egem en liğ i tek b aşın a ele geçirir. Bu yü zd en b u n u n n a sıl
vuku bulduğu k im ileri için b ir sırdır.

Ek: İlk Sosyalistler

CHALKEDONLU PHALEAS
ve
MILETOSLU HIPPODAMOS

1 Aristoteles, Politika II 7. 1266 a 36 vd. = V. S. c 27, 1:

Bazı düşünürlere göre ana sonın, mülkiyet ilişkilerinin iyi

1 Metnin bu kısmı tahrip olduğu için anlamı açık değildir.


142 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

düzenlenm iş olmasıdır. Çünkü <yurttaşlar> arasındaki tüm


parti çekişmeleri bunun çevresinde döner, diye iddia ediyor­
lar. Bu yüzden bu <görüş açısını> ilk defa yaygın bir hale ge­
tiren Chalkedonlu Phaleas olm uştur. O, yurttaşlar arasında
mülkiyetin eşit olması gerektiğini iddia ediyor. Bir kent kuru­
lurken daha başlangıçta bunu gerçekleştirmek zor değilmiş;
m eskûn kentlerde ise daha zor olurmuş; ancak zenginler
<kızlaıına> çeyiz verir, ama <kendileri> almazsa ve yoksullar
da <kızlarına> vermez, am a kendileri alırsa çok çabuk bir
denge1 sağlanabilirmiş...

2 Aynı Y erde 1266 b 28 vd.:


Ancak bir kimse tüm yurttaşların makul ölçüde mülk sahi­
bi olmasına izin verseydi bile, bunun hiçbir yaran dokunm az­
dı. Çünkü önem li olan, mülkiyeti değil, <insanların> hırs ve
isteklerini dengeye getirmektir. Ama insanlar yasalar vasıtasıy­
la yeterince eğitilmezlerse bu da m ümkün değildir. Belki Pha­
leas da buna, aynı şeyi talep ediyorum, diye karşılık vere­
cekti. Çünkü o devletlerde bu iki konuda, yani mülkiyet ve
eğitim konusunda eşitliğin hakim olması gerektiğini kastedi­
yor.

3 Aynı Yerde 1267 b 13 vd.:


Yasama bakımından o sadece küçük bir devlet tasarlar gi­
bi görünüyor, en azından tüm zanaatçılar devlet hizmetinde
olacak ve devlette bir fazlalığın oluşm asına meydan verm e­
meleri gerekecek. Öte yandan kamu işlerini yürütenler de
devlet hizm etine girm ek zorunda olursa, b unun Epidam-
nos'taki gibi ve D iophantos'un bir zamanlar Atina'da yapmaya
çalıştığı gibi düzenlenm esi gerekir. Phaleas'ın devlet taslağı
konusunda aklı başında öneriler yapıp yapmadığını bunlara
bakarak anlamak m üm kündür.
1 Yurttaşlar arasındaki mülkiyet ilişkilerinde.
SOFİSTLER 143

4 Avnı Yerde126" b 22 vd.:


Euryphon'un oğlu Miletoslu H ippodam os devlet yaşa­
m ına etkin şekilde katılmayanlar arasından ilk defa en iyi
devlet taslağını hazırlayan kişidir. O, nüfusu onbin kişi olan
ve üç zümreye ayrılan bir devlet tasarlamıştır. Zümrelerden
birini zanaatçılar, diğerini çiftçiler, üçüncüsünü de silah taşı­
yan savaşçılar oluşturuyordu. Araziyi d e üçe ayırarak bir bölü­
m ünü tanrıların mülkiyetine, diğerini devlete, üçüncüsünü de
özel m ülkiyete verm ek istiyordu. Yurttaşların tanrılara karşı
ödevlerini, elde ettikleri ürünlerle yerine getirdikleri arazi par­
çası tanrılar gözünde kutsal olacaktı, savaşçıların geçimlerini
sağladıkları bölüm ise devlet m ülkiyeli; çiftçilere ait olan
üçüncü bölüm ise özel mülkiyet olacaktı. Ayrıca üç çeşit yasa
koym anın gerektiğini de düşünüyordu. Çünkü kanısına göre,
yargı konusu olan suçlar da sadece üç çeşitti: Fiili hakaret,
m ülkiyete zarar verm ek ve <adam > öldürm ek. Üst makam
olarak da, doğru bir karara bağlanm am ış gibi görünen tüm
davaların mutlaka havale edileceği bir tek m ahkem e düşünü­
yordu. Ama bu mahkem e seçimle gelen belirli yaşlı kişilerden
oluşacaktı. M ahkeme kararları oy kullanarak verilmeyecekti,
her üye yanında bir tablet bulunduracak, karara vardıysa ce­
zayı bunun üzerine yazacak, yok akladıysa hiçbir şey yaz­
mayacaktı. Eğer birinde böyle, diğerinde ise başka şekilde ka­
rar verirse bunu açıkça belirtm ek zorunda olacaktı. Çünkü
böyle olduğu zaman, durum yasalarca iyi düzenlenm em iş de­
mektir. Zira iyi düzenlenm em iş yasalar, değişik kararlar ver­
m eye m ecbur bırakarak yargıçların yalan yere and içmelerine
neden olurlar. O ayrıca devlete yararlı bir icatta bulunan kişi­
leri ödüllendirm ek için bir yasa daha öneriyordu. Savaşlarda
ölen yurttaşların çocuklarına da devletin bakmasını istiyordu,
çünkü bu dunım başka devletlerde de henüz yasalarla dü­
zenlenmemişti. Oysa böyle bir yasa bugün hem Atina'da hem
de bazı başka kentlerde yürürlüktedir. Devlet görevlilerinin
144 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

de halk tarafından seçilmesi gerekiyordu. Ama, o devletteki


üç zümreyi halk sayıyordu. Seçilen <görevliler> kamu işle­
riyle, ayrıca yabancıların ve yetimlerin sorunlarıyla ilgilene­
cekti.
H ippodam os'un devletle ilgili taslağında yer alan önemli
görüşler işte bunlardır.1

1 Bu taslak, devleti ü ç bö lü m e ayırırken Platon'u etkilem esi bakım ından, özellikle il­
ginçtir.
ONİKİNCİ BÖLÜM

D em okritos

Leukippos'un büyük öğrencisi Abderalı Dem okritos'a bu


bölüm de yer vermemizin nedeni, kendisinin bir filozof olarak
—özellikle bilgi kuramı ile etik'i yüzünden— tamamen sofist­
ler dönem ine ait olmasıdır. Efsane tarzında anlatılanlar bir ya­
na bırakılırsa D emokritos'un yaşamı hakkında elimizde çok az
bilgi vardır. Doğum yılı, Apollodor'a göre M.Ö. 460, Thrasy-
llos'a göreyse 470 olmalı. Ama Demokritos'un Anaxagoras'tan
kırk yaş küçük olduğunu saptayan Apollodor'un tahmini ger­
çeğe daha yakındır. Dem okritos'un 90 yaşında öldüğünü b e­
lirten Apollodor'a göre o n un 460-370 yıllan arasında yaşadığı
söylenebilir. Üstelik kapsamlı ve çok yönlü bilimsel-edebi ça­
lışma dönem inin 400 yılında başlayıp 4. yüzyılın sonlarına
doğru uzandığı da yakın zamanda belli olmuştur. O nun olası­
lıkla uzak ülkelere (Mısır'a, Babil'e, İran'a) yolculuklar yaptığı­
nı, bunların da sırf bilime, (özellikle doğabilime, belki de et­
nolojiye) duyduğu ilgiden dolayı olduğunu az çok bilm ekte­
yiz. Henüz kimsenin kendisini tanımadığı Atina'ya ise bu yol­
culuklardan sonra geldiği kesindir. Mükemmel matematik bil­
gisini, genç kuşaktan, Rhegionlu Glaukos'un bildirdiğine gö­
re, m uhtem elen Pythagorasçılarla ilişkisine borçludur.
Daha sonraları aralanna bazı taklitlerin de kaı^tığı eserleri­
ni Thrasyllos (imparator Tiberius dönem inde), yaşlı bir bilge­
146 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

yi öınek alarak, tetıalojiler halinde düzenlemiş ve içeriklerine


göre beş gruba ayırmıştır: Fizik (sözcüğün Antikçağ'daki anla­
mında), etik, matematik, genel bilimsel ve özgül bilimsel eser­
ler.
Filozof olarak, öncelikle de bir fizikçi olarak, ama psikoloji
ve bilgi kuram ında da Dem okritos kendisine Leukippos'un,
kimi noktalarda geliştirdiği ve tamamladığı, zaman zaman da
değiştirdiği atom öğretisini temel almıştır.1 Özgül bilimlerin,
örneğin duyu fizyolojisinin ana sorunlarını aydınlatmak için
atom öğretisinden nasıl yararlandığını görmek de çok ilginçtir.
Ama o günkü devasa boyutlarına karşın doğa felsefesi ile do-
ğabilimler Demokritos'un kapsamlı bilimsel düşüncelerinin sa­
dece bir tek yanıdır; bunun yanı sıra, sofistlerin ve Sokrates'in
çağdaşında etik ve kültür felsefesi, yani genel olarak insan
felsefesi ön sıralarda yer alır.
Kuşkusuz Demokritos'un etik'i daha çok popüler-bilimsel
bir niteliğe sahiptir; dinsel yönsem eler bir yana metafizikle bi­
le ilgisi yoktur —zira bu ikisi Demokritos'un materyalist d ü n ­
ya görüşünün dışında kalır— , atom cu fiziği ile de içsel hiçbir
bağı bulunm am aktadır. (Elimizdeki belgelerden) görebildiği­
miz kadarıyla bu etik bilimsel bir ilkeye dayanmamakta, çağ­
daşı Sokrates'in düşünce ve yöntemiyle ortak hiçbir özellik
göstermemektedir. Ama — ki önemli olan da budur— gözden
kaçmayan çok belirli bir temel eğilime, homojen bir yapıya ve
şaşırmamıza yol açacak şekilde materyalist fiziğinin tam karşıtı
olan, her ne kadar bireyci yönü ağır basıyor olsa da, neredey­
se idealist bir özelliğe sahiptir, ancak bu bireyciliğin, devletle
bireyin ilişkisi kısmına önemli bir kısıtlama getirilmiştir.
Dem okritos'un etikle ilgili fragmanları arasından birçoğu
eski özdeyişler niteliğini taşır, bazılan da sıradan bir fikir d ü ­

1 Bu nedenle Demokritos'un atom öğretisiyle ilgili fragm anlan arasından burada sadece
Leukippos'un kuram ından ayrılan ya d a b u n u geliştirenlere ya da çok özgün bir bi­
çimde form üle edilmiş olanlara yer verilecektir.
DEMOKRİTOS 147

zeyini aşmaz: son yıllarda, hatta ondört yıl önce bu fragm an­
lardan büyük bir bölüm ünün, özellikle de "Demokrates" adı
altında günüm üze ulaşanların kesinlikle özgün olmadıkları id­
dia edilmiştir. Doktora tezinde bunların hiçbirinin özgün ol­
madığını kanıtlamaya çalışan Laue'nin savı, özellikle Robert
Philippson'un araştırmalanyla ana noktalarda çürütülm üş bile
olsa, bu fragmanlardan bir kısmının özgün olm adığından kuş­
ku duym aya yer yoktur. Elbette ki bu fragm anlar buraya alın­
mamıştır.
Dem okritos'un yaklaşık 300 fragmanını belirli görüş açıla­
rından taşıdıkları önem e göre sistemli şekilde düzenlem ek ko­
lay değildir. Çünkü Demokritos'un etik'i bir sistem den ve gör­
düğüm üz gibi hom ojen, kesin bilimsel bir tem elden yoksun­
dur. Bu yüzden burada yaptığımız gruplandırm a, etikle ilgili
fragm anlann ana bölüm ünü içsel hom ojen bir görüş açısına
göre düzenlem ek için girişilen bir denem e sayılmalıdır. Frag­
manlarda göze çarpan nesnel ahlaklılık Dem okritos'un düşün­
ce tarzına tipik bir örnek oluşturduğu için burada etikle ilgili
önemli fragmanlara yer vermek gerekiyordu.
Demokritos'un, çağdaş ya da daha sonraki düşünürler üze­
rindeki etkilerine gelince, son yıllarda birçok defa onun Pla­
ton üzerindeki etkisi kanıtlanmaya çalışılmışsa da, Platon'un
son diyaloglarından "Timaios"ta tek tük izine rastlananlar dı­
şında, bu çabaların tam am en başarısız kaldığı kesindir. Buna
karşılık fizik ve etik'te Epikuros'un felsefesi üzerindeki etkisi
Antikçağdan beri bilinmektedir ve tam am en belirleyicidir (ki
Epikuros'un etik'i başlıca noktalarda değişik temellendirilmiş
bile olsa).
Birçok yerinde (Epikuros aracılığıyla) Demokritos'un biz-
lere hitap ettiği Lucretius'un didaktik şiiri buna bir kanıt
oluşturur. Aynca Demokritos'un etkileri, Abdera'da kurduğu
felsefe okulu vasıtasıyla da yayılmaya devam etmiştir; bu tür
"Demokritosçular" arasından Khioslu M etrodor'un, özellikle
148 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

de Abderalı Hekataios'un ve Nausiphanes'in adını sayabili­


riz.
Etik fragmanlarının okurlarına Demokritosçu ahlak öğreti­
sinin kimi özelliklerini açıklamak gerekiyor. Burada en çok
göze çarpan, aslında Greklere özgü olup, bilinçli şekilde her
çeşit yaşam tarzının tem el ilkesi olarak savunulan "ölçü"
(m etron) ile ilgili egem en görüş açısıdır. Fragmanlann birçok
yerinde "ödev"1 kavramının ortaya çıkışı da dikkati çekm ekte­
dir. Daha da ilginci birkaç yıl önce ileri sürülmüş bir iddiadır,
yani "ödev" kavram ının Grek etikine yabancı olduğu, bunun
ancak Helen felsefesinde, Samı doğusundan etkilenen Stoacı­
larda m eydana çıktığı iddiasıdır. Yeri geldiğinde bu iddianın
doğru olmadığım ve Sokrates'in ödev bilinci kavramıyla çürü­
tüldüğünü belirtmiştim. Üstelik Demokritos'un fragm anlannda
ödev kavramının defalarca yinelenmesi de sözü geçen iddia­
nın asılsız olduğunu göstermektedir. Bundan başka "materya­
list" D em okritos'un etik'inin ne materyalist ne de asıl (kaba)
anlam da "hazcı" olması da çok ilginçtir; aslında etik anlayışı
bakım ından Demokritos, dünya görüşleri karşıt büyük idealist
Platon'la, sadece gerçekten iyi, yani ahlak yönünden iyi insan
mutludur, savında birleşm ektedir. Bir de, Kari Reinhardt'ın
araştırmalarıyla kesinlik kazanarak bize ulaşan, özellikle ünlü
Stoacı Poseidonios ve de Epikuros ile Lucretius'u derinden et­
kileyen, Dem okritos'un tarih öncesiyle ilgili spekülasyonları­
nın — ki Protagoras'ın etkisinde kalmış olsa bile— önemini
belirtmek gerekiyor.
Ne ki, okur bu bölüm de bir noktayı unutm am alıdır: D e­
m okritos'un, belki de s.. NAristoteles'in ya da Poseidonios'un-
kilerle karşılaştırılması m üm kün olan muazzam ve şaşılacak
kadar çok yönlü bilim sel-edebi eserlerinden günüm üze
—eserlerinin başlıklan flışında— tek tük parçalar kalmıştır.

1 To deon ya da to kreon; Diels gibi bir uzm an tarafından da "ödev" diye çevrilen
kavramlar.
DEMOKRİTOS 149

Wilamowitz, Demokritos hakkında şunları söylediği zaman ne


yazık ki çok haklıdır: "Aslında onun ne olduğunu bilmiyoruz
O (bizim için) sadece büyük bir addır." Bu yüzden Demok-
ritos'la ilgili sözlerimiz için şu sınırlayıcı ek her yerde geçerli­
ğini korum ak zorunda kalm aktadır: Elimizdeki m alzemeye
göre hakkında bir hükme varabildiğimiz kadanyla.

A. Fizik

I. Atom Kavramı

1 Aeiius I 16, 2 - 68 A 48:


Atom culann iddiasına göre, m addelerin parçalara aynl-
m ası1 parçasız <madde parçacıklannda>2 dururm uş ve son­
suza kadar devam etmezmiş.

2 Aristoteles, Fizik III 4. 203 a 33 vd. *= 68 A 41:


Demokritos, hiçbir atom un başka bir atom dan ortaya çık­
madığını iddia ediyor. Buna karşın yine de her şeyin ortak
özü ilk m addedir3; yalnız, büyüklük ve biçimleriyle birbirle­
rinden aynlırlar.

3 Simplicius, Aristoteles'in G ökyüzü Ü stüne S. 204, 33 vd.'ına, Heiberg ■ 68 A 37:


Aristoteles'in eserinden Demokritos'la ilgili birkaç tümceyi
buraya alarak her ikisinin felsefi görüş açısını açıklayacağım.
Dem okritos'un kanısınca, ebedi <cisimlerin> özü sayısız kü­
çük tözlermiş. Bunlar için, sonsuz büyüklükte başka bir me-
1 Tomen: Aslında (m addelerin d ü şü n ced e gerçekleştirilen) kesilerek parçalara ayrılma*
sı.

2 Yani, parçalan olm ayan ve bu y ü zden artık parçalara aynlm ayan atomlarda. K astedi­
len: (G erçeklikte) m addelerin parçalara aynlm ası sonuçta ilk cisimciklere (atom lara)
gelip dayandığı zam an artık devam etm ez, sona erer.
3 Arkhe.
150 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

kanın mevcut olduğunu tahmin ediyor. Bu mekanı şu ifade­


lerle tanımlıyor: "Boşluk", "hiçlik" ve "sonsuzluk" Bu ilk ci­
simlerin her birine de "içlik"1, katı olan ve varolan diyor. Ama
ilk cisimlerin duyulanınızla kavıanam ayacak kadar küçük ol­
duğuna inanıyor. Üstelik bunlar çeşit çeşit biçim ve şekle sa­
hipmiş; büyüklükleri de farklıymış. Bu <ilk cisimlerden>, tıpkı
öğelerden olduğu gibi, görülebilen ve duyularımızla algılana­
bilen cisimler meydana geliyor ve bunlar bir araya toplanıyor-
muş. Ancak aralarında geçimsizlik varmış ve benzer olmayış­
larından, saydığımız öteki farklardan dolayı boş mekanda ha­
reket ediyorlarmış. Hareketlerinden dolayı birbirlerini itiyor ve
değecek, yakın olacak şekilde sıkı sıkıya birbirlerine bağlanı-
yorlarmış; ne ki bunlardan gerçek bir birlik oluşmuyormuş.
Zira iki ya da daha fazla şeyin bir tek şey haline gelmesini
<kabul etmek> akılsızlık olurmuş. Atomların belli bir süre bir
arada kalmalarına neden olarak karşılıklı bağlanm alarını ve
yapışıp kalmalarını gösteriyor. Zira bunlardan biri eğri, diğeri
kanca biçiminde, öteki hamur teknesi gibi çukur, kimi kubbe­
liymiş, kimileri de <diğerlerinden> sayısız farklılıklar gösteri­
yormuş. Kanısına göre, dış çevreden gelen herhangi bir güç
onları etkileyene, sarsarak kanştırana, ayırana ve dağıtana ka­
dar birbirlerine yapışık durum da ve bir arada kalıyorlar.
Yine kanısına göre, oluş ve — karşıtı— çözülüş yalnız hay­
vanlarda değil, üstelik bitkilerde, dünyalarda ve duyulanınızla
algılanabilen her cisimde vardır. Bu durum da oluş atomların
birleşmesi, bozuluş da ayrılması ise, o zaman Demokritos'a
göre oluş bir değişmedir.

4 Simplicius, aynı yerde 28, 15 vd. <Theophrast'(an>:

Leukippos gibi öğrencisi Demokritos da doluluk ve boşlu­


ğu ilkeler diye öne sürüyordu; bunlardan birine varolan öteki-

1 Almancası: "Nichts" (yokluk, hiçlik)'e karşılık "ichls" diye baştaki N harfinin kaldırıl­
masıyla türetilmiş bir sözcük; aslında bir anlam ı yok (çn.)
DEMOKRİTOS 151

ne varolmayan diyordu. Zira onlar şeyler için atomları madde


olarak varsayıyorlar ve her şeyi bunların farklarından yaratı­
yorlar. Ama bu farklar üç çeşittir: Biçim, konum , düzen <tas-
nif>. Benzer tarafından harekete geçirilmek benzerin doğasın­
da bulunurmuş, tıpkı yakınlann birbirine doğaı koşması, baş­
ka bir <atomlar> birliğine katılan her atom un bu birlikte deği­
şik bir durum m eydana getirmesi gibi. Bu yüzden, ilk m adde­
lerin sayıca sonsuz oldukları yerde değişm eleri ve şeylerin
doğalannı, hatta bir şeyin nasıl ve niçin m eydana geldiğini de,
inandırıcı şekilde açıklayabileceklerini iddia ediyorlardı. Yine
bu yüzden, sayıca sonsuz öğelerin varlığını kabul eden <filo-
zoflara> göre her şeyin akıl tarafından kavranabilir bir tarzda
gerçekleştiğini de iddia ediyorlar. Atomların biçimleri sayıca
sonsuzdur diyorlardı, çünkü hiçbir şeyin niteliği artık başka
şekilde olduğu gibi değilmiş. Bunu sonsuzluğun nedeni ola­
rak gösteriyorlar.

5 Aristoteles, Oluş ve Bozuluş Üstüne VII 9- 327 a 16 v<±:


Aynı cismin hiç durm adan bazen sıvı bazen katı1 olduğu­
nu görüyoruz ve bu değişiklik, Dem okritos'un iddia ettiği gi­
bi, ayrılma ve <tekrar> birleşme yüzünden ya da atomların
<başka> konum ve düzeninden dolayı gerçekleşm iyor. Zira
sözü edilen töz, sıvı durum dan katı durum a yapısını ya da
doğasını değiştirerek geçmiyor.

6 Plutarch Kolotes'e Karşı 8 S. 1110 F = 68 A 57:

Dem okritos'un iddiası ne? Niteliksiz ve değişm eyen, b ö ­


lünm ez ve ilgisiz, sonsuz sayıda tözün dağınık şekilde boş
m ekanda hareket etmesi. Ama bunlar birbirlerine yaklaştıkları
ya da karşılaştıkları ya da sıkı sıkıya bağlandıkları zaman,
böyle bir birleşmenin sonucu olarak bir durum da su, başka

1 Aslında: (Pıhtılaşma ya d a soğum a ve donm a nedeniyle) katılaşmış.


152 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

durum da ateş, bir başkasında bitki, bir diğerinde de insan


m eydana geliyormuş. Ancak her şey onun tanımladığı gibi
atom ya da "idea"danI başka bir şey değilmiş. Çünkü varol­
mayandan bir şey meydana gelmezmiş. Varolandan ise, atom ­
lar katılıklanndan dolayı herhangi bir zedelenm eye ya da d e ­
ğişmeye m aruz kalmadıkları için, <asıl anlam da> hiçbir şey
m eydana gelmiş olmayacaktı. Bu yüzden renksiz <ilk cisim-
lerden> renk, niteliksiz ve <değişm eyen ilk cisim lerden> bir
nitelik ya da ruh ortaya çıkamaz.

7 Galen, H ippokrates'e G öre ö ğ e le r I 2 (III 20 Helmreich) = 68 A 49-


"Bir ş e y sa d ece gö rü n ü şte b ir ren g e sah ip tir, sad ece
gö rü n ü şte tatlı y a da acıdır; gerçek lik te y a ln ız atom lar
v e b o ş m ek a n vardır." İşte D em okritos böyle diyor, ve
atomların bir araya gelm esinden şeylerin duyularımızla algıla­
nabilen özelliklerinin m eydana çıktığını düşünüyor, yani sa­
dece onları algılayan biz insanlar için; gerçeklikte ise bir şey
ne beyaz ya da siyah ne san ya da kırmızı ne de acı ya da tat­
lıymış. Çünkü "geleneğe göre"2 ifadesiyle, "kanıya göre", "yal­
nızca öznel" ve "gerçeklikte" diyerek tanım ladığı "şeylerin
özüne uygun değil" ifadelerini kastediyor Bu durum da var­
dığı kanının ana noktası şöyle oluyor; İnsanlar gerçi bazı şey­
leri beyaz, siyah ya da tatlı, acı ve bunun gibi sayıyorlar, oysa
gerçeklikte her şey "içlik" ve "hiçlik"tir. Atomlan "içlik", boş
mekanı da "hiçlik" diye nitelediği zaman bunu zaten kendisi
de söylüyor. Hepsi birer küçük cisim olan atom lann dem ek ki
hiçbir özelliği3 yok; boşluk ise bir mekandır, içinde bü cisim­
ler sonsuza kadar bir aşağı bir yukarı hareket etm ekte, ya bir­
birlerine sıkı sıkıya bağlanmakta ya çarpmakta ya da birbirle­
rini itmektedir. Demokritos, bu tür karşılaşmalara uygun ola­

1 İdea aslında eidos gibi aynı anlam a geliyor: Yani biçim, şekil, sonra d a imge.
2 Yani, geleneksel kanıya göre.
3 Hiçbir niteliği.
DEMOKRİT0S 153

rak onlan birbirinden ayırıyor ve tekrar birleştiriyor, buradan-


da <atomları> başka şekillerde bir araya topluyor, bedenimizi
ve bedenim izdeki değişmeleri, duyusal algılarımızı da böyle
m eydana getiriyor. İlk cisimleri değişm ez1 diye kabul ediyor­
lar (Epikuros ve yandaşları, sertliklerinden dolayı kırılmaz,
parçalanmaz diye, Leukippos ile öğrencileri de küçük olmala­
rından dolayı bölünm ez diye kabul ediyorlar); bunlar duyusal
algıların yarattığı izlenimler yüzünden insanlarca gerçek sayı­
lan değişikliklere de uğramazlarm ış. Ve böylece bunlardan
hiçbirinin <gerçeklikte> sıcak ya da soğuk, kuru ya da nemli,
beyaz ya da siyah olmadığını, herhangi bir değişm eden dolayı
başka bir nitelik olmadığını da iddia ediyorlar.

1. Atomların Farkları

8 Cicero, Académica priora II 121 ■ 68 A 80:

cLampsakoslu Straton>, şeylerin pürüzlü ve kaygan, eğik


ve çengel biçimli cisimlerin bir araya gelmesiyle meydana çık­
tıklarını iddia eden <filozoflarla aynı fikirde değil>; aralarında
boş m ekan da varmış. Bu, bunu kanıtlamayan, sadece inan­
m ak isteyen Demokritos'un hayalleriymiş.

9 Dionysios, Eusebios'ta, Protestan Hazırlığı H V 23, 2 vd. = 68 A 43:

Epikuros ile Demokritos bir noktada farklı düşünüyorlardı:


Biri, bütün atomların çok küçük olduğunu ve bu yüzden d u ­
yulanınızla algılanamadığını varsayıyordu; Demokritos ise tek
tük de olsa çok büyük atom ların da mevcut olduğunu düşü­
nüyordu. Ama atom lann varlığını ikisi de savunuyordu, ve
bunlar çözülm esi m üm kün olm ayan katılıklarından dolayı
böyle adlandırılıyormuş.

1 Apalhea, aslında: Her çeşit edilgiden uzak.


154 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

10 Bkz. Epikuros. Mekuıp I 55 <görünüşe göre D em okritos'a karşı polemik>:

Duyulara aldanarak çürütülm em ek için atom lar arasında


çeşitli büyüklükte olanların bulunacağına inanm am ak gerekir-,
ama <bunlar> arasında belirli büyüklük farklarının mevcut ol­
duğu da kabul edilmelidir.

2. Atomlar Arasında Bağlılık1

11 H ibeh-Papirusu'ndan, yayımlayanlar Grenfell ve H uni 16 S. 62 = 68 A 99 a


<olasıhkla T heophrast’ın Su Ü stüne adlı fragmanı. Papirüs tahrip olduğu için

d aha öncek i sözlerin anlamı açık değil>:

Demokritos, her yerde olduğu gibi, nemli öğede de b en ­


zer benzerle <birleşir>, diye iddia ediyor, deniz ve bütün tuz­
lu <sular> kökence birbirine yakın olanlar bir araya geldikten
sonra, böyle meydana gelmiş.

12 fr. 164:
H ayvanlar da so y ca b irb irin e y a k ın h ayvanlarla bir
araya g elir, g ü vercin ler gü vercin lerle, turnalar turnalar­
la v e d iğ erleri d e ayn ı şek ild e. T oh u m lan elek ten geçir­
m e sıra sın d a ve <sahilde> dalgalar k ıyıya vurarak çatla­
dığı zam an ça k ıl ta şla n n d a g ö r ü le b ile c e ğ i g ib i ca n sız
şeylerde d e durum aynıdır. Zira, b irin d e to h u m la n eler­
ken m eyd an a g elen burgaç h arek etin d en d olayı ayrılan
m e rcim e k ler m e r cim e k ler le, arpa ta n e le r i arpalarla,
buğdaylar da buğdaylarla b ir araya g elirler; d iğerin d e
dalgaların ça tla m a sın d an d o la y ı u zu n çak ıllar <öteki>
uzun çak ılların , yuvarlaklar da yuvarlakların bulunduğu

1 Materyalist ve mekanikçi D emokritos'ta. Em pedokles'te olduğu gibi özgün (neredeyse


mistik,) anlam da b ir bağlılıktan söz etm ek elbette m üm kün değildir; aslında bu — De-
m okritos'a göre salt fiziksel-mekaııik koşullara dayalı— b en zerin b en zer tarafından
çekilmesidir. Leukippos da bunu Em pedokles'in etkisiyle bu anlam da benimsemiştir.
DEMOKRİTOS 155

yere itilirler, sa n k i ş e y le r in b en zerliğ i b unlar ü zerin d e


ayrıca b elirli bir çe k im gücü icra etm iş gibi ...

II. Boşluk

13 Plutarch Kolotes'e Karşı 4 S 1108 F = fr. 156:


Kolotes1, şeyler artık başka şekilde olduğu gibi değildir id­
diasıyla yaşamı alt üst ediyor diye Demokritos'a serzenişte b u ­
lunuyor. Oysa Demokritos bunu kastetm ekten çok uzaktır, o
sofist Protagoras'a, böyle iddia ediyor diye, karşı çıkmış ve
eserlerinde ona karşı birçok inandırıcı neden öne sürm üştür.
Bu konuda bilgisi olm ayan Kolotes'i, Dem okritos'un şu sap­
tamayı yaparken başvurduğu ifade tarzı yanılgıya düşürm üş­
tür: "İçlik'in varolu şu h içlik 'ln varolu şu n d an d ah a fazla
değildir." Ayrıca o "içlik"ten cisimsel olanı2, "hiçlik"ten boşlu­
ğu anlıyor ve hiçliğin de bir öze, kendine özgü bir gerçekliğe
sahip olduğunu düşünüyor.

III. Atomların Hareketi

1. Atomların İlk Hareketi

14 Aeti us I 3, 18 = 68 A 47:

Demokritos, <atomlarda> büyüklük ve biçim olm ak üzere


sadece iki <ana özelliğin> bulunduğunu varsayıyor. İlk defa
Epikuros bunlara ağırlığı üçüncü özellik olarak eklemiştir. Üs­
telik ağırlığın şiddetinden dolayı cisimlerin zorunlu şekilde
harekete geçtiklerini de öne sürüyor.

1 Epikuros'un öğrencisi.
2 Atomlar.
156 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

15 Aynı Y erde 12, 6:


D em okritos, ilk cisimlerin (ki bunlar "katı"1 olanlardır)
ağırlıklannın olmadığını, daha çok birbirlerini karşılıklı itmele­
rinden dolayı sonsuz <boşlukta> hareket ettiklerini ileri sürü­
yor.

16 Cicero, Kader Üstüne 46 <68 A 47'de>:

Epikuros, atom un (kendi dikey düşm e yönünden) saptığı­


nı iddia ediyor. Ama niçin? Demokritos'a göre atomlar belirli,
başka bir hareket gücüne, o n u n "darbe" diye tanımladığı
çarpm a gücüne de sahiptirler; Epikuros'ta ise bu ağırlık ve
ağırlığın yaptığı basınçtır.

17 Simplicius, Aristoteles'in Fizik 42, 10'una Diels <68 A 47'de>:

Demokritos atomların doğallıkla hareketsiz olduklarını ve


<ancak> bir "darbe" vasıtasıyla hareket ettiklerini söylü­
yor.

18 Aeıius I 23, 3 <68 A 47'de>:


Dem okritos <atomların> tek hareket tarzı diye "darbe"2
vasıtasıyla gerçekleşeni gösteriyor.

19 Aristoteles, Fizik VIII 9- 265 b 24 vd. = 68 A 58:


Hareketin boşluk vasıtasıyla gerçekleştiğini öne sürüyorlar.
Zira bu filozoflar doğanın yerel hareket biçiminde hareket et­
tiğini de iddia ediyorlar.

20 Bkz. Bu konuda Simplicius 1318, 33 vd.:


Bunlar maddi; ilk, bölünm ez cisimler anlam ına geliyor.
Çünkü bunların adına "doğa" dediler ve ağırlıklarından, onla­
ra yer veren, yerel hareketlerine direnç göstermeyen boş me-

1 "Katı" ile tam am en som, hiç boş m ekan içerm eyen cisimler, yani atom lar kastediliyor.
2 Palmos, hem d arb e hem de itme anlam ına gelebilmektedir.
DEMOKRİTOS 157

kandan dolayı hareket ettiklerini1 öne sürdüler. Bu hareketi


"öğelere"2 yalnız ilk değil, üstelik tek diye de isnat ettiler, di­
ğer hareketleri ise "öğelerden" <meydana gelmiş şeylere> ya­
kıştırdılar. Çünkü ilk cisimlerin birleşmesi ve <tekrar> ayrılma­
sıyla <duyusal şeylerin> büyüdüğünü, kaybolup gittiğini, d e ­
ğiştiğini, oluştuğunu ve bozulduğunu iddia ediyorlar.

21 O lnoandah Diogenes, fr. 33 c 2 = 68 A 50:

Eğer bir kimse, Dem okritos'un öğretisini kanıt göstererek,


atomların birbirlerine çarpm aktan dolayı serbest3 hareket et­
mediklerini, am a her şeyin aşağıdan zorla hareket ettiriliyor-
muş gibi göründüğünü iddia ederse, ona şu cevabı vereceğiz:
"Her kim olursan ol, atom lann Demokritos tarafından keşfe­
dilmeyen, görünür dünyadaki süreçler vasıtasıyla ilk defa Epi-
kuros tarafından kanıtlanıp gün ışığına çıkanlan, bir sapm aya4
dayalı belirli serbest bir hareketleri olduğunu bilmiyor m u­
sun?"

2. Atomların Sürekli Hareketi

22 Aristoteles, Fizik VÜI 1. 252 a 32 vd . = 68 A 65:

<Bir şeyin> her zaman böyle olduğu ya da böyle gerçek­


leştiği olgusunun son neden olarak yeteceğine inanmak yanlış
bir görüştür; Demokritos doğa olaylannın nedenini buna, yani
bir şeyin önceden de böyle gerçekleştiğine dayandırm ak isti­
yor. Zira "her zaman" için5 son nedeni aramayı gerekli gör­
müyor.

1 Simplicius burada eski atom cuların öğretisiyle Epikuros'un öğretisini birbirine kanşu-
rtyor.
2 Atomlar.
3 Yani, bağımsız.
4 Dikey düşm e yönünden.
5 Yani, bir şeyin her zam an böyle gerçekleşm iş olması ve gerçekleşm esi için (burada:
atom lann sürekli hareketi için).
158 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE
*

23 H ippolytos I 13, 2 <T heophrast'tan> = 68 A 40:

Demokritos, "varolan şeyler"in <atomların> hiç durm adan


boş m ekanda hareket ettikleri kanısındaydı.

24 Cicero, Yaşamsal H edefler Üstüne I 17 = 68 A 56:

D em okıitos'un kanısına göre, atom lar içinde yukarı ve


aşağının, ortanın ve dış sınırın bulunm adığı sonsuz boşlukta
hareket ediyorlar, çarpm adan dolayı birbirlerine bağlanıyorlar,
buradan da görünür dünyada mevcut olan bütün şeyler mey­
dana geliyor, ve atom lann bu hareketi bir başlangıca sahip ol­
mayıp ezelden beri devam ediyor.
Aynca bkz. yukanda 68 A 49.

3. Atomların Plansız ve Hedefsiz Hareketi

25 Dionysios, Eusebios'ta, Protestan Hazırlığı XIV 23, 2 = 68 A 43:


<Atom öğretisinin temsilcileri;*, rastlantı o sırada nasıl isti­
yorsa atom ların boş m ekanda öyle hareket ettiklerini ve sırf
hareket ettirici bir düzenden dolayı kendiliklerinden birbirleri­
ne çarptıklannı iddia ediyorlar.

IV. Cisimlerin Farklı Ağırlıklannın Nedeni

26 Aristoteles, Oluş ve Bozuluş Üstüne I 8. 326 a 9 vd- = 68 A 60:


Demokritos, atom lardan her birinin <bir başkasından b ü ­
yüklük;* fazlalığına göre daha ağır olduğunu öne sürüyor.

27 Aristoteles, Gökyüzü Ü stüne IV 2. 309 a 1 vd. <68 A 60'ta>:

İlk cisimlerin1 katı2 olduklannı öne süren filozofların, b ü ­


yük ilk cisimlerin ötekilerden ağır olduğunu kolaylıkla iddia
etmesi daha olasıdır. Bazıları ise bileşik cisimler <atom birlik

1 Burada: Atomlar.
2 Yani, cisimsel, som.
DEMOKRİTOS 159

leri> için başka bir neden kabul ediyor1; Zira bu noktada so­
run değişik görünüyor. Oysa hacmi <bir başkasından> küçük
birçok cismin ağır olduğunu görüyoruz, örneğin bakırın yün­
den daha ağır olması gibi. İddialanna göre, bunların içinde
bulunan boşluk2 cisimleri <göreli> hafif yaparmış ve bazı du­
rum larda büyüklerin <küçüklerden> daha hafif olmasına yol
açarmış. Zira fazla boşluk içerirlermiş... İşte bu anlam a gelen
ifadeler sarfediyorlar; ama bu tür tespitlerde bulunan fizikçile­
rin zorunlu olarak, <sözü geçen cisimlerde> eğer hafifseler
yalnız boşluk değil, üstelik daha az katı kütle bulunduğunu
da eklemeleri gerekiyor. Zira içerdikleri katı kütle fazlaysa h a­
fif olmayacaklardır. Bu yüzden ateşin en hafif m adde olduğu­
nu da öne sürüyorlar, çünkü en çok boşluk içeren oymuş.
Demek ki, fazla boşluk içeren ve aynı zamanda çok fazla katı
kütleye sahip olmayan altının ateşten hafif olduğunu görmek
de mümkünmüş.

28 Aynı Yerde 309 b 34 vd, <68 A 60'ta>:

Boşluk ve doluluğu benim seyenlerde olduğu gibi, <eğer


m adde> karşıt bir doğaya sahipse, o zaman mutlak ağır ya da
hafif cisimler arasında ortada duranlann niçin birbirlerinden
ve mutlak <ağır ya da hafif> cisimlerden daha ağır ya da hafif
olduklarını <söylemek> m üm kün olmayacaktır. Çünkü bu d u ­
rumu, onlann büyüklük ya da küçüklüklerine dayanarak açık­
lamaya çalışmak, daha çok eskilerin anlattığı bir masala b en ­
zer Aynı şekilde, hiçbir şeyin mutlak hafif olmadığını ve
<kendiliğinden>3 yükseğe doğru hareket etmediğini, tersine
ya <ağırlığından dolayı> geride kaldığını ya da <yukarı> itildi­
ğini ve pek çok küçük cismin az sayıda büyük cisimden daha
ağır olduğunu iddia etmek de bir masaldır.

1 Yani, birinin diğerinden daha ağır olduğunu.


2 Boş mekan.
3 Yani, doğası nedeniyle, çünkü o <güya> mutlak hafiftir.
160 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

29 Simplicius, Aristoteles'in G ökyüzü Üstüne 569, 5 vd.'ına - 68 A 61:

Demokritos ile Epikuros doğası benzer1 atomların ağırlığa


sahip olduklannı iddia ediyorlar. Ancak bazıları, daha ağır ol­
duklarından dolayı, aşağı inerek hafifleri itiyor ve yukarı doğ­
ru harekete geçiriyormuş ve böylece bazıları hafif, bazılan
ağır gibi görünüyormuş.

30 Aynı Y erde 712, 27 vd. <68 A 6 l ’de>:

Demokritos, gerçi bütün cisimlerin ağırlığı olduğuna, ama


ateş daha az ağır olduğu için ondan önce davranan maddeler
tarafından2 itildiğine ve yukarı doğru hareket ettirildiğine, bu
yüzden hafifmiş gibi göründüğüne inanıyor. Bu filozoflar, yal­
nız ağırlığın3 mevcut olduğunu ve bunun da her zaman orta­
ya doğru hareket ettiğini sanıyorlar.

31 Aristoteles, G ökyüzü Ü stüne TV 6. 313 a 21 vd. = 68 A 62:

Bütün bu şeylerde4, Demokritos'un yaptığı gibi, aynı nede­


ni benim sem ek doğru değildir. O, sudan yükselen sıcak
<maddeler> ağır cisimlerin yassı olanlannı engeller5, ensiz, in­
ce olanlar da aradan düşerler diye iddia ediyor. Zira onlan
karşıdan iten6 çok az m adde mevcutmuş. Ne ki, bu durum ,
D em okritos'un da itiraz ettiği gibi, havada daha çok söz ko­
nusu olmak zorundadır. Ama itirazı çok cılız çıkıyor. İtici gü­
cün yalnız bir yönde vuku bulmadığını iddia ediyor ve "itici
güç"ten, yukarı doğru hareket eden cisimlerin hareketini anlı­
yor.

1 Kütleleri hepsin d e aynı ve niteliksiz olduğu, boşluk tarafından kesintiye uğram adıktan
sürece.
2 Daha çok aşağıya doğru inen, yani daha ağır m addeler tarafından.
3 Yalnız ağır cisimler, yani gerçeklikte bütün cisimler belirli bir ağırlığa sahiptirler.
4 Maden Levhaların ve buna benzer şeylerin suda yüzm esi gibi.
5 Yani: Batmasını.
6 Yani, onları yukan iten ve bu şekilde batmalarını önleyen.
DEMOKRİTOS l6 l

32 Theophrast, Duyusal Algı Üstüne § 6l = 68 A 135:

Demokritos <atomları?> büyüklüğü nedeniyle ağır ve hafif


diye ayırıyor. Şeyleri tekil parçalarına ayırmak m üm kün olsay­
dı, o zaman biçim lerine göre de bir ayrım yapılsa, atom lar1
büyüklüklerinden dolayı bir ağırlığa sahip olurlardı. Ama
karışmış2 <cisimler> arasından fazla boşluk içerenler3 daha
hafifmiş; buna karşılık az boşluk içerenler daha ağırmış. O ki­
mi yerde böyle diyor. Başka yerde ise ince olanı4 hafif diye
gösteriyor.

33 Theophrast, aynı yerde 71 = 68 A 135 <D em okritos’un görüşünü eleştiride>:

Eğer o büyüklük nedeniyle ağır ve hafif diye belirliyorsa,


0 zaman bütün yalın cisimlerin <atom lann> hareket için el­
bette aynı itici güce sahip olması gerekir, ki böylece tek ve
aynı m addeden m üteşekkil ve doğaları da tam am en aynı ol­
muş olsun.

V. Diğer Fiziksel Olgular da Atomlann Farklı Büyüklüklerine


Dayanarak Açıklanıyor

34 A risto te le s, G ö k y ü z ü Ü stü n e III 4. 303 a 25 vd. = 68 A 60 a:


Öğelerin bölünm esi m üm kün değilse, büyüklük ve küçük­
lüğü nedeniyle <atomlann> hava, toprak ve su diye ayrılmala­
rı da m üm kün değildir. Zira <o zaman> bunların birbirlerin­
d en m eydana gelmeleri m üm kün olmaz. Çünkü en büyük ci­
simler <yani, atomlar> aynlma sırasında her zaman geride ka­
lırlar. Ama onlar su, hava ve toprağın bu şekilde birbirlerin­
d en meydana geldiklerini iddia ediyorlar.

1 Physİs.
2 Yani, "ağır" ve 'h afif'm karışm asından m eydana gelmiş cisimlerde.
3 Katı kütleye oranla d aha fazla boş m ekan hacm ine sahip olanlar.
4 Lepton, yoğun, kalın m addenin karşıtı: burada: ince, hava gibi bir tö z e sahip olan
şey.
162 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

VI. Fizikle İlgili Birkaç Önerm e ve Açıklama

1. Benzeri Yalnız Benzer Etkileyebilir

35 Aristoteles, Oluş ve Bozuluş Üstüne I 7. 323 b 10 vd. = 68 A 63:

Diğerlerine karşılık yalnız Dem okritos kendine özgü bir


tarzda <etki ve edilgiden> söz etmiştir. İddiasına göre, etki­
leyenle etkilenenin doğası tek ve aynı, yani benzermiş. Zi­
ra değişik şeylerin, yani doğaları farklı şeylerin birbirinden
etkilenebilmesi <etkilere m anız kalması> m üm kün değil­
miş.
Şayet başka <yani farklı> olsaydılar ve herhangi bir şekilde
birbirlerini etkileseydiler bile, bu daha çok farklı olmalarından
değil, her ikisinde de benzer şeylerin bulunm asından dolayı
gerçekleşilmiş.

2. Maddelerin Karışımı

36 Aphrodİsiaslı Alexander, Karışım Ü stüne 2 = 68 A 64:

D em okritos'un kanısınca, <m addelerin> karışımı d enen


şey cisimlerin yan yana gelm esinden dolayı vuku buluyor­
muş, karışık maddeler küçük parçacıklara aynlıyor ve <bunla-
rın> yan yana gelmesi kanşım a neden oluyormuş. Ona göre,
gerçeklikte birbirine kanşm ış cisim <madde> asla mevcut d e ­
ğilmiş. Onlar daha çok maddelerin, her biri "kanşım"dan önce
de sahip olduğu kendi özgün doğasını koruyan küçük parça­
cıklarının yan yana gelmesiyle m eydana çıkan <sadece> görü­
nüşte karışımlarmış. Yan yana gelen parçacıkların küçüklü­
ğünden dolayı duyularımız bunlardan tek tek hiçbirini algıla­
yamadığı için birbirine karışmış gibi görünüyorlarmış.1

1 D em ek ki D em okritos kimyasal değil, yalnız m ekanik karışımı tanıyor (aynı şekilde


Em pedokles de).
DEMOKRİTOS 163

3. Mıknatısın Açıklanışı

37 Aphrodisiaslı Alexander, Fizik Araştırmaları II 23 = 68 A 165:

<Herakleitos taşı1 demiri niçin çeker:> Demokritos da <ci-


simlerde> akıntıların m eydana geldiğini ve benzerin benzere
doğru hareket ettiğini, am a her şeyin de boşluğun içine doğru
hareket ettiğini, bu koşullarda m ıknatısla dem irin b en zer
atom lardan m eydana geldiklerini varsayıyor. Ancak mıknatıs
ince atom lardan oluşuyorm uş ve dem ire göre gevşek ve de
çok sayıda boş m ekana sahipmiş, bu yüzden hafif ve hareket­
li olan onun <mıknatısm> atom lan daha hızlı şekilde dem ire
doğru hareket ediyormuş (çünkü hareket benzere doğru vuku
bulur) ve dem irin gözeneklerine nüfuz ederek dem irde bulu­
nan atomları harekete geçiriyor, ince oluşlanndan dolayı d e ­
mir atom larının içinden geçip gidiyorlarmış.2 Ancak bir defa
harekete geçirilen <demiriıi atomları>, mıknatısın daha çok
boş m ekan içermesinden ve <kendi atomlannın?> benzerliğin­
den dolayı, dışa ve mıknatısa doğru akm aya başlamış. Demir,
bunları <kendi> atom lannı takip ederek, <atomlann> bir d e ­
fa gerçekleşen ayrılmasından ve hareketlerinden dolayı mık­
natısa doğru hareket edermiş. —Mıknatıs ise dem ire doğru
hareket etm ez, çünkü dem ir mıknatıstaki kadar boş m ekana
sahip değildir.— <Alexander'in eleştirisi:> Kuşkusuz, m ıkna­
tısla dem irin b en zer atom lardan m eydana geldikleri kabul
edilebilir; am a bu durum kehribar ve <buğday> sam anında3
nasıl varsa yılabilir! Bir kimse bu ikisinde de aynı nedeni4 gö­
rüyorsa, o zaman kehribar tarafından çekilecek pek çok şey
mevcuttur. Kehribar bütün bu şeyler gibi benzer atomlardan

1 Mıknatıs.
2 Yani, bunlann arasından.
3 Thales'in de farketıiği gibi kehribar samaru çeker.
4 (K ehribarın sam anı çekm esine ned en olarak) o n la n n b e n ze r atom lardan m eydana
geldiğini.
164 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

m eydana geliyorsa, o zam an birbirine b en zer atom lardan


m eydana gelen bu şeylerin de birbirlerini çekm eleri gere­
kir.1

38 Simplicius'ta Aphrodisiaslı Alexander, Aristoteles’in Fizik 1056, 1 vd.'ına D.:

Cisimlerde, sakin durum da bulunan belirli maddi akıntılar


m evcuttur ve fizikçilerden bazılarının inandığı gibi, eğer
<başka cisimlerin atomlanyla> temasa geçerler ve onlara karı­
şırlarsa çekici bir güç icra ederler, böylece çekilen cisimler
çekilirler.

4. C isim lerin G e n le ş m e s i

39 Aristoteles, G ökyüzü Ü stüne İÜ 7. 305 b 1 vd. = 68 A 46 a:

Empedokles ile Demokritos'un kendileri de şeylerin birbir­


lerinden gerçekte değil, görünüşte m eydana geldiklerini far-
ketmiyorlar İnce parçalı tözler ise büyük bir m ekan içinde
meydana gelirler. Bu durum dönüşm ede2 d e açıkça görülür.
Zira nem bu h ar haline gelir ve havaya dönüşürse, o zaman
<su> kütlesi içeren kaplar (dar geldikleri için) parçalanırlar.
Eğer boşluk yoksa ve cisimler genleşmiyorsa (bunu söyleyen
kimi filozofların3 iddia ettiği gibi) bu yüzden <böyle bir du-
rumun> olanaksızlığı ortaya çıkar. Ama bir boşluk ve genleş­
me mevcutsa4, o zaman aynlan tözün zorla daha çok yer tut­
ması anlaşılmamaktadır.

1 Tamam lam ak için: B unun böyle olm adığını da deneyim gösterm ektedir.
2 Bir m addenin bir yapıdan başka bir yapıya dönüşmesi.
3 "Bunu" sözcüğü ile g ö rü n ü şe göre bir önceki tüm cenin içeriği, "kimi filozoflarda da
Em pedokles ile A naxagoras kastediliyor.
4 D em okritos'un kanısı.
DEMOKRİTOS 165

VII. Evrendoğum

40 Simplicius, Aristoteles'in Fizik 327, 14 vd.'ına D. ■ 68 A 67:

Demokritos, "çeşit çe şit b içim lerd en (figü rlerd en ) o lu ­


şan b ir b urgaç h a rek eti e v r en d e n ayrılm ış" diyor <fr.
l67> (ama bunun nasıl ve hangi nedenden dolayı gerçekleş­
tiğini belirtmiyor). G örünüşe göre bunu kendiliğinden ve ta­
mamen rastlantı sonucu m eydana getiriyor.

41 Sextus Empiricus DC113 = 6 8 A 2 9 :


Bu yüzden evrenin, Dem okritos'un iddia ettiği gibi bir zo-
runluktan ve burgaç hareketinden dolayı harekete geçirilmesi
m üm kün olmamalıdır.

42 Aristoteles, Fizik II 4. 196 a 24 vd. = 68 A 69:


Kimi filozoflar "kendiliğinden"i gökyüzünün ve bü tü n
dünyaların nedeni olarak görüyor, Zira <maddelerin> ayrıl­
masına yol açan ve evreni b u düzene sokan burgaç hareketi
ile hareket "kendiliğinden" m eydana gelmiş İddialanna gö­
re hayvanlarla bitkilerin m eydana gelişleri ve varoluşları rast­
lantı değilmiş, tersine b u n u n nedeni doğa ya da nous ya da
bu tür başka bir şeymiş (çünkü her tohum dan rastlantısal bir
şey değil, zeytinden zeytin ağacı, niteliği böyle <başka> olan­
dan da bir insan m eydana gelirmiş), ama gökyüzü ile görünür
şeyler1 arasından en tannsal olanları "kendiliğinden" m eyda­
na gelmişler; burada, hayvanlarla bitkilerdeki gibi, böyle bir
neden söz konusu değilmiş.

43 Aristoteles, aynı yerde 195 b 36 vd. = 68 A 68:

Kimi filozoflar rastlantının mevcut olup olm adığından bile


kuşku duyuyor. Zira bir şeyin rastlantı sonucu değil, bizim

1 Yıldızlar.
166 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

öne sürdüklerim izden dolayı gerçekleştiğini, kendiliğinden ya


da rastlantı sonucu gerçekleşen şeylerin belirli bir nedeni ol­
duğunu iddia ediyorlar.

44 Simplicius, A ristoteles'in Fizik 196 a 14'üne:

"Özellikle rastlantıyı yadsıyan eski öğreti gibi"1 sözleriyle


Dem okritos kastedilmiş gibi görünüyor. Çünkü Demokritos
evrenin oluşm asında da rastlantıdan yararlanırken, <doğa
olaylarının» en ufak aynntısında bile rastlantıyı neden olarak
görmüyor, tersine orilan başka nedenlere dayandm yor, örne­
ğin <tarlada> bir definenin bulunm asını, bir zeytin ağacının
bellenm esini ya da ekilmesini, kelin kafatasının parçalanm a­
sında kartalın, kaplum bağayı kabuğunu kırm ak için yukan-
dan onu başına bırakmasını2 (İşte Eudemos böyle açıklıyor).

45 D ionysios, Eusebios'ta XIV 27, 4 (= fr. 118):


<Dem okritos'un, P ers kralı olm ak tan sa tek b ir aitio-
loji3 b u lm a y ı te rcih ed erim , diyen ünlü sözlerini aktardık­
tan sonra» şöyle diyor: Boş, önem siz bir tem elden ve kesin
olmayan koşullardan hareket ettiği, şeylerin doğasının köken­
lerini ve ortak zorunluğunu görmediği için akılsızca ve bir te­
mele dayanm ayan nedenler göstererek böyle diyor o, plansız
ve anlamsız şekilde vuku bulan <şeylerin> gözlemlenişini bil­
gelik sayıyor, rastlantıyı evrenin ve tanrısal şeylerin efendisi,
kralı haline getiriyor ve her şeyin buna göre gerçekleştiğini
öne sürüyor, öte yandan rastlantıyı insan yaşamından dışlıyor
ve onun egemenliğini tanıyanlara ahmak muamelesi yapıyor.4

1 Aristoteles’in sözleri 196 a 14.


2 Tragedya yazarı Aischylos'un Ölümüyle ilgili efsaneyi ima.
3 Alda ■ neden; (bir do ğ a olayının) nedeninin açıklanışı.
4 D em okritos fr. 119'un so n tüm cesiyle karşılaştırınız: İnsanlar çaresizliklerini gizle­
mek için rastlantı hakkında hayali bir İmge yarattılar. Oysa rastlantı, muhake­
me eden akla çok ender karşı koyar; çünkü makul bir öngörü İnsan yaşam ın­
daki birçok şeyi doğru yola sokmaya yeter.
DEMOKRİTOS 167

46 Aristoteles, Fizik II 4. 196 b 5 vd. = 68 A "^0:

Rastlantıyı <olup bitenlerin> nedeni sayan <filozoflar> var,


ama onun tanrısal ve doğa üstü bir şey olup olmadığını insan-
lann idrak etmesi zormuş.

47 Lactanz, Tanrısal Şeyler K onusunda Dersler I 2 <68 A 70'ıe>:

Doğal olarak ilk gibi görünen sorudan, yani her şeyi


sağlayan bir öngörü m evcut m udur yoksa değil midir, ya da
her şey rastlantı sonucunda mı m eydana gelmiştir ya da vuku
buluyor sorusundan yola çıkılıyor. Bu görüşü savunan De-
mokritos'tur, doğrulayan da Epikuros.

1. Özgül Evrendogum

48 Psoydo-Plutarch, Karışık Yazılar 7 = 68 A 39-


Demokritos, bir kimse tarafından yaratılmadığı için evrenin
sonsuz olduğunu varsayıyor. Ayrıca onu değişmez diye tanım ­
lıyor ve bütün'ün nasıl yaratıldığını kesin şekilde açıklıyor. Şu
anda olup biten her şeyin nedenleri bir başlangıca sahip d e ­
ğilmiş-, bugüne kadar o lup bitmiş her şey, şimdi vuku bulan­
lar ve gelecekte olup bitecekler ezelden beri zorunluk tarafın­
dan zaten içeriliyormuş. O güneşle ayın meydana gelişinden-
d e söz ediyor. Bunlar <başlangıçta> kendileri için hareket
ediyormuş, çünkü <o sıralarda> henüz sıcak bir doğalan, hat­
ta aydınlıkları da yoktu, tözleri daha çok yeryüzünün tözüne
benziyormuş. Bu iki <evrensel cisimden> her biri daha önce,
bir dünyanın kendi tem elinin atılması sırasında1 m eydana
gelmişler; ama sonradan güneşin çevresindeki daire büyüyün­
ce ateş de bu daireye dahil olmuş.

1 Yani güneş ve ay başlangıçta "yeryüzü gibi, bağım sız dünyaların m eydana gelişinin
özünü, çekirdeğini oluşturmuş.".
168 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

2. Y e ry ü z ü

49 H ippolytos I 13, 4 = 68 A 40:

Dünyam ızdan m eydana gelm iş yıldızların ilki yeryüzüy-


müş. Ama ay aşağıda yer alıyormuş, sonra güneş, daha sonra
da sabit yıldızlar geliyormuş. Gezegenler de aynı yükseklikte
değilmiş. Dünya1 ise, artık dışardan hiçbir şey kabul edem e­
yeceği2 an'a kadar yürürlükte kalıyormuş.

3. S ay ısız D ü n y a la r

50 H ippolytos I 13, 2 - 68 A 40:

Büyüklükleriyle birbirinden aynlan sayısız dünya m evcut­


muş. Bazılarında ne güneş ne ay varmış, bazılannda ise b u n ­
lar dünyam ızdakilerden büyükm üş, bazılannda da sayılan d a­
ha fazlaymış. Ama dünyalar arasındaki mesafe eşit değilmiş,
ve bir yerde çok, başka yerde ise az sayıda dünya varmış, ki­
mileri henüz-büyüm e dönem inde, kimileri de gelişmelerinin
doruğunda bulunuyorm uş; bir kısmı kaybolm ak üzereymiş,
ve bir yerde meydana çıkıyorlar, başka bir yerde kayboluyor-
larmış. Ama birbirlerine çarptıkları zaman bu yüzden yok olu ­
yorlarmış. Bazılarında hayvan, bitki ve nem mevcut değil­
miş.

*51 Cicero, Académica priora II 55 = 68 A 81:

Demokritos, sayısız dünyanın mevcut olduğunu söylüyor,


ve bazıları sadece birbirine benzem ekle kalmayıp, üstelik her
bakımdan eksiksiz, hatta aralarında bir fark bulunmayacak ka­
dar kusursuz şekilde aynıymış, ve oradaki insanlar için de ay­
nı durum söz konusuymuş.
1 H er tekil dünya.
2 Yani, hiçbir şeyle birleşemeyeceği.
DEMOKRİTOS 169

52 Simplicius, Aristoteles'in G ökyüzü Üstüne 310, 5 vd.'ına H. = 68 A 82:

Aphrodisiaslı Alexander'in dediğine göre, dünyanın çözü­


lerek yok olması, bir dünya haline gelm e olasılığını içinde ta­
şıyan m addeye dönüşmesiyle sonuçlanm ıyor, tersine <o> baş­
ka bir dünyaya <karışıyormuş>. Ama sayısız dünya mevcutsa
ve bunlar birbirlerinin yerine geçiyorsa, aynı <dünyamn> tek­
rar geri gelmesi için bir zonınluk yoktur. Leukippos ile De-
m okritos işte böyle düşünüyor Aynı atom lardan m eydana
gelmiş başka dünyalara dönüşen D em okritos'un dünyalan ise,
sayılarına göre olmasa bile, türlerine göre aynı dünya haline
geliyormuş.
53 A a iu s II 4, 9 - 68 A 84:

Demokritos, büyük dünyalar küçüklere üstün geldiği za­


m an dünya yok oluyor, diye iddia ediyor.

VIII. Bütün O lup Bitenlerin Zorunluğu


54 Cicero, Kader Ü stüne 39 = 68 A 66:

Her şey kaderin istediği şekilde olup bitermiş ve bu kader


zorunluğun gücünü birlikte getirirmiş. Demokritos, Heraklei-
tos, Em pedokles ve diğerlerinin kanısı böyleydi.
55 Aristoteles, H ayvanların M eydana Gelişi V 8. 789 b <68 A 66'da>:

Ereksel bir nedenden söz etmeyi reddeden Demokritos,


doğanın yararlandığı bütün <olup bitenleri> zorunluğa dayan­
dırıyor.
56 Aetius I 26, 2 = 68 A 66 <Zorunluğun ö z ü Üstüne>:

Dem okritos bundan m addenin1 karşı itişini2 hareketini


ve darbesini anlıyor.

1 Yani, atom lann. Demokritos zom nluktan evrensel yasayı, daha doğnısu nedensellik
yasasını anlıyor; bu yasa kaçınılmaz şekilde kendisine bağlı olan ikincil etkiyle oldum
olası hüküm sürm ekledir. 68 A 66’ya göre Demokritos b u n d an doğrudan doğruya d o ­
ğa yasasını, fiziksel nedenselliği, d aha doğrusu baskı ya d a itiş nedeniyle etkide b u lu ­
nan nedenselliği anlar.
2 D iğerlerine çarpan atomlann.
170 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

IX. Zaman ve Ebediyet Kavramları

57 Aristoteles, Fizik VIII 1. 251 b lö = 68 A 71:

<Biri hariç bütün filozoflar» zamanın meydana gelmiş olmadı­


ğını öne sürüyor ve Demokritos buna dayanarak dünyadaki her
şeyin m eydana gelmiş olmasının imkansızlığını kanıtlıyor. Çünkü
zaman m eydana gelmemiş.

58 Simplicius, A ristoteles'in Gökyüzü Üstüne 1153, 22'sine H. <68 A 71'de>:

D em okritos zam anın ebedi olduğuna kesinkes inanıyordu,


her şeyin m eydana gelmiş olmadığını, inandıncı şekilde kanıtla­
mak için zam anın m eydana gelmediği gerçeğine ihtiyaç duyuyor­
du.

59 Sextus Empiricus X 181 = 68 A 72:

Zaman kavram ına ilişkin şu belirtmeyi Epikuros ve Demokri­


tos gibi fizikçilere de dayandırm ak mümkün gibi görünüyor: Za­
man, gün ve gece türünden bir tasanmdır.1

X. Tanrılar Üstüne

60 Tertullianus, Halklara H itap II 2 = 68 A 74:


Demokritos, artakalan ateşle tannlar katının2 m eydana geldi­
ğine inanıyor.

61 Cicero, T an n lan n Ö zü Üstüne I 29 <68 A 74'te>:

Bazen "imgeleri" ve onların belli belirsiz görüntülerini, bazen


"imgeleri" gönderen tözleri, kimi zaman da aklımızı tanrı yerine
koyan Demokritos çok büyük bir yanılgıya düşm üyor mu? Şeyle­
rin ebedi olduklarını yadsımakla (çünkü hiçbir şey daima kendi
1 Phantasma.
2 D ünyanın en üst bölgesinde.
DEMOKRİTOS 171

<değişmez> durum unda kalm ıyor) tanrıyı, ondan geriye hiçbir


tasarım bırakmayarak tam am en yok etmiyor mu?

62 Aynı Y erde 120 <68 A 74‘ıe>:

Bence Dem okritos da, kaynaklarından E pikuros'un kendi


"bahçelerini" suladığı bu seçkin insan da tanrıların doğası bakı­
mından tereddütte kalıyor. Bazen tannsal doğaya sahip imgelerin
evrende mevcut olduğu kamsını taşıyor, bazen aklın aynı evren­
de etkili olan ilk nedenlerini, bazen bize yarar sağlayan ya da za­
rar veren canlı imgeleri, kimi zam an da tüm evreni dıştan kuşata­
cak kadar büyük olan m uazzam imgeleri tanrı diye tanımlıyor;
bunların hepsi, Dem okritos'un kendisinden çok ülkesine1 yara­
şan masallardır.

1. Tanrı İnancının Kaynağı

63 Sexius Empiricus IX 24 = 68 A 75:


Kimi filozoflar, biz insanların tanrıyı Kozmostaki görkemli sü­
reçlerden dolayı tasarladığımızı düşünüyor. D em okritos'un şu
sözleri o n u n da aynı kanıda olduğunu gösteriyor: Tarih öncesin­
de insanlar yukarıdaki, gökgürültüsü ve şim şek, yıldızların bir
araya gelmesi, güneş Ve ay tutulması gibi olayları gördükten so n ­
ra korkuya kapıldılar, çünkü bu fenomenlerin failinin tannsal bir
öz olduğunu sandılar.

64 Philodem, Dinibüıünlük Ü sıüne 5 a S. 69 G om prez <68 A 75'te>:

Yaz ve kış, ilkbahar ve sonbahar ve bütün bu tür şeyler yu­


kardan, gökten gelir. Bu yüzden insanlar da bunlann faillerini id­
rak ettiklerine inanarak onları tann diye yüceltmişler. <Philodem
bunun ardından hem en Dem okritos'un adını anıyor.>

1 O günlerde Abderalıların deyim haline gelm iş budalalığını ima.


172 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

65 Lucrelius V 1186 vd.:

Çare saydılar her şeyi tanrılara bırakmayı, onlann öğütleri­


ne göre davranmayı. G ökyüzüne taşıdılar tannların karargah
ve tapınaklanni; çünkü görünüyordu güneşle ay gökte yol alır
gibi; ay, gün ve gece, gecenin ciddi belirtileri ve gecede ka­
yan gökyüzünün meşaleleri1, uçuşan alevleri1, bulutlar, çiy,
yağmur, kar, rüzgar, şimşek, dolu ve bir tehdite benzeyen şid­
detli gürültüler2, ürkütücü boğuk sesler2 — işte bütün bunlar­
dır yaratan onlarda doğa üstü güçler, "tannlar" tasanmını.

2. Akılcı Tanrı Yorumu

66 Orion'un Etimoloji Sözlüğü 153, 5:


<Athena>nın Tritogeneia'sı Demokritos'a göre izan anlamı­
na geliyor. Zira izandan üç şey çıkar: İyi düşünm ek, iyi ko­
nuşm ak ve yapılması gereken şeyi iyi yapm ak3.

67 Plutareh, Şölen Sohbetleri V 7, 6 S. 682 F:

Megara ya da Aigion kentlerinin yurttaşlarında söz konusu


olduğu gibi Demokritos'un "imgeleriyle" ilgili herhangi bir sa­
yı ve liste mevcut değildir. Demokritos bunların4 kıskanç in­
sanlar tarafından gönderildiklerini5, duyusal algıdan ve irade­
den yoksun olmadıklannı, ama bunları gönderenlerin kötülük
ve kıskançlıklanyla dolu olduklannı iddia ediyor. Bunlarla bir­
likte <kıskanç gözlerle süzülenlerin> içine nüfuz ediyorlar,
orada onlarla birlikte kalıp bedeni ve ruhu sarsarak zarar veri-
yorlarmış. Kanımca, ifade tarzı parlak ve görkemli bu insanın
görüşü işte böyledir.
1 Kuyruklu yıldızlar ve göktaşları.
2 Olasılıkla deprem in yeraltından gelen gürültüsü kastediliyor.
3 Atom öğretisinin temsilcilerinde Olimpos tanrıları soyut kavramlara dönüşm üştür. O n­
ların alegorik yorumu buradan gelmektedir.
4 "İmgelerin"
5 Burada kıskanç insanlann "kem gözü" kastedilmiştir.
DEMOKRİTOS 173

68 "H erm ippos’' Diyalogu î 22 = 68 A 78:

Demokritos cinleri "imgeler" diye tanımlıyor ve havanın


bunlarla dolu olduğunu iddia ediyor.

69 Alexandrienli Clemens, Karışık Yazılar V 88 = 68 A 79:

Demokritos, tanrısal doğaları nedeniyle aynı "imgelerin"


hem insanlara hem de akıldan yoksun hayvanlara musallat ol­
duğunu iddia ediyor.

70 Sextus Empiricus IX 19 <= fr. l66>:


Demokritos, insanlara belirli "imgelerin" yaklaştıklarını ve
bunlardan bazılarının iyiliksever, bazılarının da kötü niyetli
olduklarını iddia ediyor. Bu yüzden karşısına hayırlı imgelerin
çıkmasını diliyor. — Bunlar doğa üstü bir büyüklüğe sahipmiş
ve kolaylıkla geçip gitmezlermiş, ama ebedi de değillermiş.
Kendilerini göstererek ve seslerini duyurarak insanlara gelece­
ği önceden haber verirlermiş. Bu <imgeleri> gören tarih önce­
si insanları bu yüzden bir tanrının varlığına ve bunun dışında
doğası ebedi olan başka bir tanrının bulunm adığına inanmış­
lar.
71 fr. 175:
Bir zam anlar oldu ğu g ib i şim d i de tanrılar insan lara
iy i şey ler b a h şed erler, kötü, zararlı v e yararsız şey ler i
onlara tanrılar b a h şetm ed i v e etm ez, in sa n la r k en d i ay-
m azlıkları v e ak ılsızlık ları yü zü nd en b u n ların e lin e dü­
şer.

B. İnsan

72 fr. 34:

İnsan k üçük b ir evren dir1


1 Mikros Kosmos
174 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

I. Ruh

1. Ruhun Tözü

73 Aristoteles, Ruh Ü stüne I 2. 405 a 5 vd. = 68 A 101:

Filozoflardan bazıları ruhun ateş olduğu kanısındaydılar.


Çünkü bu en ince parçalı tözmüş ve öğeler arasında doğası
m addi olm ayanlara e n yakın öğe oymuş; ayrıca her şeyden
önce hareket eden ve diğer cisimleri harekete geçiren ateştir.
Demokritos ise bu iki olgudan her birinin nedenini daha açık
bir şekilde betim lem iştir. Ruh ve akıl aynı şeym iş. Ama
bunlar1 bölünm ez ilk cisimlere2 aitmiş; ince parçalı oluşlann-
dan ve biçimlerinden dolayı hareketliymiş. Ancak e n hareket­
lileri küre biçiminde olanlarmış. Ruh ve ateş bu tür <atomlar-
dan> meydana gelmiş.

74 Aetius IV 3, 5 - 68 A 102:

Demokritos ruhun küre biçiminde, ama ateşli bir töze sa­


hip, yalnız düşünm eyle kavranabilen <cisimlerin> ateşli birliği
olduğunu öne sürüyor. (Demek ki cisimsel bir doğaya sahip­
miş.)

2. B e d e n d e k i R uh

75 Lucretius III 370 vd. = 68 A 108:

Demokritos'un saygın düşüncelerinde katılmaman gereken


bir şey daha var: Yani, bedenle ruh atom lannın yan yana di­
zildikleri, ve kat kat birbiri üstüne sıralanarak organları birleş­
tirdikleri iddiası3.

1 Ruh ve akıl.
2 Atomlara.
3 D em ek ki Demokritos'a göre iki bed en atom unun arasına bir ruh atom u geliyor.
DEMOKRİTOS 175

3. Hareket İlkesi Olarak Ruh

76 Aristoteles, Ruh Üstüne I 3. 406 b 15 vd. - 68 A 104:

Kimilerinin kanısına,göre ruh, içinde bulunduğu bedeni,


kendisi nasıl hareket ediyorsa aynı tarzda hareket ettirirmiş.
Örneğin Demokritos da kom edya yazan Philippos1 gibi aynı
ifadeyi kullanıyor. Bu yazar, D edalus'un tahta Aphrodite'ye,
içine cıva dökerek hareket yetisi kazandırdığını iddia ediyor.
Demokritos da benzer bir ifadeyle küre atom lann2, doğaları
gereği hiç sakinleşm edikleri için, hareketleriyle tüm bedeni
birlikte sürüklediklerini ve harekete geçirdiklerini iddia edi­
yor.

77 Aristoteles, Ruh Üstüne I 5. 409 a 32 vd. = 68 A 104 a:

Demokritos, bedenin ruh tarafından harekete geçirildiğini


iddia ediyor <Bu noktada Aristoteles'in eleştirisi:> Başka
şekilde, yani ruh algılayan bedenin her yerindeyse, o zaman
şayet ruh bir cisimse <ki bu saçm a bir şeydir> aynı <bünye-
de> iki cismin bulunması gerekir.

4. Yaşam İlkesi Olarak Ruh

78 Aristoteles, Solunum Üstüne 4. 471 b 30 vd. = 68 A 106:

Demokritos, nefes almanın soluyan kişi için belirli bir so­


nuca yol açtığını iddia ediyor. Nefes almak ruhun <beden-
den> dışarı itilmesini önler, diyor. Ama doğanın bunu bu
yüzden böyle düzenlediğini söylemiyor. Çünkü diğer fizikçi­
ler gibi o da bu tür bir nedene hiçbir şekilde değinmiyor3

1 Aristophanes'ın oğlu, orta karar kom edyaların yazan.


2 Yani, ruh atomlarının.
3 Yani, ona göre doğa olaylannda ereksel bir n ed en yoktur.
176 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

Ama ruhun ve sıcaklığın1 aynı küre biçimli ilk cisimler2 oldu­


ğunu iddia ediyor. Kendilerini çevreleyen ve dışa itmek iste­
yen <hava> tarafından bir araya sıkıştırıldıktan zaman alınan
nefes bunların yardımına geliyor. Çünkü hava, o n u n akıl ve
ruh diye tanımladığı bu tür atomlarla doludur. Bu durum da
insan nefes aldığı ve <böylelikle> hava <bedenine> girdiği za­
man bu atomlar3 havayla birlikte insanın bedenine giriyor ve
itilmeye4 karşı etkide bulunarak canlı varlıkların içinde yer
alan ruhun dışarı çıkmasını engelliyormuş. Bu yüzden yaşam
ve ölüm nefes alıp vermeye dayanıyormuş. Zira bizi çevrele­
yen hava <ruh atomlarının> bir araya sıkıştırılması sırasında
üstünlüğü ele geçirirse ve dıştan giren atom lar da, insan artık
nefes alamayacağı için, onları engelleyecek güçten yoksun
kalırsa, o zaman canlı varlık ölürmüş. Çünkü ölüm, çevrele­
yen havanın dışarı itilmesinden dolayı bu tür atomların5 b e­
dend en çıkmasıymış. — Ama canlı varlıkların vakti gelince ni­
çin ölm esi gerektiğini, bir kez böyle rastgeldiği için değil de,
doğaya uygun olarak yaşlılık yüzünden ya da zorbalık nede­
niyle doğal olmayan bir şekilde ölm esinin nedenini hiç belirt­
miyor.

79 Aeıius IV 7, 4 = 68 A 109:

Dem okritos ile Epikuros ruhun fani olduğunu ö n e sürü­


yor; çünkü bedenle birlikte o da yok olurmuş.

80 Tertullianus, Ruh Üstüne 41 = 68 A 136:

<Dem okritos'a göre> uyku solunan havanın az olmasıy-


mış.

1 Ateşin.
2 Atomlar.
3 Ruh atomları.
4 İnsanda bulunan ruh atomlarına.
5 Ruh atomlarının.
DEMOKRİTOS 177

5- Rüyalar Üstüne

81 Plutarch, Şölen Sohbetleri VIII 10, 2 (S onbaharda rüyalara niçin d ah a az

güveniriz:) S. 734 F = 68 A 77:

Ama Favorinus deyim yerindeyse eski defterleri kanştıra-


rak Demokritos'un öğretisini tekrar m eydana çıkarmıştır. Oysa
bu öğreti çoktan sö nüp gitmişti, am a o buna eski görkemini
kazandırm a görevini üstleniyor ve açıklamalarına D em okri­
tos'un savunduğu şu halk inancını temel alıyordu: "'İmgeler'
gözenekler vasıtasıyla bedene nüfuz ederler ve görünm eleriy­
le rüyalara n eden olurlarmış. Bunlar akla gelen her şeyden,
örneğin ev aletlerinden, giysilerden ve bitkilerden, am a özel­
likle <atmosferin> hızlı titreşmesi ve ısı dolayısıyla canlı var­
lıklardan ayrılarak m eydana gelirlermiş. Ama onlar sırf biçim
yönünden insan bedenine benzem ekle kalmazlar (bu noktaya
kadar Demokritos'u izleyen, ama sonra onun öğretisini terke-
den Epikuros'un inandığı gibi), üstelik insanların ruhsal hare­
ketlerinden, düşüncelerinden özgün karakter özelliklerinden,
tutkularından da yansılar algılayarak kendilerine çekerlermiş,
sonra bunlarla birlikte <uykudaki kişiye> nüfuz eder ve canlı
varlıklar gibi konuşurlarmış, algılayanlara <uykuda dinleyen-
lere>, imgeler yaklaşırken iyi düzenlem iş ve net bir şekilde
korum a koşuluyla onlan gönderenlerin fikirlerini, kanılarını
ve itkilerini bildirirlermiş." Bunu özellikle, hareketleri engel­
lenmediği ve d ü zg ü n 1 havada çabucak hareket ettikleri za­
man yaparlar. Oysa ağaçların yapraklarını döktüğü sonbahar
mevsimi çeşit çeşit uyumsuzluklar ve düzensizlikler gösterdiği
için "imgeleri" sık sık tersine çevirip onlara başka anlam lar
vermekte, belirgin biçimlerini silik ve zayıf hale getirmektedir,
çünkü büyüyüp çoğalan ve fazlasıyla olgunlaşan <meyvalar-
dan> birdenbire ayrılarak havada hızla uçuşan yansıları canlı,

1 Yani sakin, durgun.


178 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

anlamlı yapan pek çok şeyin tersine hareketlerinin yavaşlığı


yüzünden netlikleri kaybolmaktadır.

6. Kehanet Üstüne

82 Cicero, Kehanet Ü stüne I 5 = 68 A 138:

Demokritos, m eydana gelen şeylerin <kimi insanlar tara-


fından> sezileceğini birçok yerde kabul ettiği için, gezimci Di-
kaiarchos <gerçi> kehanetin öteki türlerini reddetmiş, ama rü­
ya ve çılgınlık1 türlerine dokunmamıştır.

83 Aynı Yerde I 131:


Demokritos'a göre, kurban edilen hayvanların iç organlan-
nı incelemek, bunlann durum undan ve renginden bazen <ge-
nel> sağlıkla, bazen de salgın hastalıklarla ilgili belirtileri, za­
man zaman da tarlalardan bol ya da yetersiz ürün alınıp alın­
mayacağını görm ek atalardan kalma bilgece bir gelenekmiş.

7. Bir ya da Daha Çok Ruhsal Yeti mi?2

84 Aetius IV, 6 * 68 A 105 <olasılıkla Epikuros'tan>:

Demokritos ile Epikuros ruhun iki kısımdan m eydana gel­


diğini söylüyor; rasyonel kısmı göğüs kafesinde bulunuyor­
muş, akıldan yoksun kısmı da bedenin her tarafına dağılmış
durumdaymış.

85 Aynı Yerde IV 5, 1 <Theodoret>:

H ippokrates, Demokritos ve Platon aklın beyinde bulun­


duğunu söylüyor. <Buna karşılık bkz. Philoponos, Ruh Üstü­
ne 35, 12:> Demokritos ruhun kısımları ve çeşit çeşit yetileri
bulunmadığını, düşünm e ve algının aynı şey olduğunu, <bu
1 "Furor", tam olarak baygınlık (esrim e) kastediliyor.
2 Buradaki doksograflar kısmen büyük bir çelişkiye düşm ektedir.
DEMOKRİTOS 179

faaliyetlerin> bir tek yeti nedeniyle gerçekleştiğini iddia edi­


yor.

8. Canlılardaki Ruh

86 Albeıtus Magnus, Taşlar Üstüne I 1, 4 = 68 A 164:

Demokritos ile birkaç filozof daha öğelerin birer ruh taşı­


dığını ve taşlann meydana gelm esine bunlann neden olduğu­
nu iddia ediyorlar. Bu yüzden o şöyle diyor: Taşta ve bir şeyi
m eydana getirmek için belirlenmiş herhangi bir tohum da bir
ruh varmış ve bu ruh, taşın m eydana getirilmesi sırasında
m addedeki ısıyı, tıpkı demircinin bir balta ya da testere üretir­
ken kullandığı çekiç gibi, hareket ettirirmiş.

87 Psoydo-Aristoteles, Bitkiler Üstüne 1. 815 b 16 = 31 A 70:

‘ Anaxagoras, Demokritos ve Em pedokles bitkilerin düşün­


m e yetisine ve akla sahip olduklanm öne sürüyor.

88 Plutarch, Doğabilim Sorunlan 1, 1 S. 911 = 59 A 116:

Platon, Anaxagoras ve Demokritos'a göre bitki toprak için­


d e yaşayan bir canlı varlıkmış.

II. Düşünm e Üstüne

89 Theophrast, Duyusal Algı Ü stüne 58 = 68 A 135:

O sadece düşünm enin, "eğer karışımı bakım ından ruhun


ölçüleri arasındaki oran doğru olursa, m eydana geldiğini" söy­
lemiştir. Ama çok sıcak ya da çok soğuk bir <karışım> söz
konusu olunca ruh değişikliğe uğrarmış. Tarih öncesi insanla­
rı da bu durum u doğru kavrayarak ona "farklı düşünm e"1 de­
mişler. Düşünm enin bedendeki doğru karışım nedeniyle ger-

1 Demokritos, tarih öncesi insanlarıyla, baygın yatan H ektor hakkında "farklı düşünerek
o rada yatıyordu Hektor" diyen H om eros'u kastediyor.
180 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

çekleştiğini söylemesi buradan anlaşılmaktadır; ruhu cisimsel


bir m adde saydığı için belki de m akul1 bir görüştür bu.

90 Bkz. Theophrast, Aynı Yerde 72:

Ama o bu konularda, düşünm enin değişm eden2 dolayı


m eydana geldiğini iddia eden en eski görüşü izler gibi görü­
nüyor. Çünkü eski ozanlarla filozoflar düşünm eyi <bedenin>
durum undan çıkarak açıklıyorlar.

Demokritos'un Düşünmeyle İlgili Tasarımı Üzerinde


"İmgeler Kuramının" Etkisi

91 Cicero, Yaşamsal H edefler Ü stüne I 21:


<Demokritos'un kavramlan şunlar:> Atomlar, boşluk, ken­
disinin ve çöm ezlerinin "hayal" (idole) diye tanımladığı "im­
geler"; bunlann <bedenimize> nüfuz etm esinden dolayı yalnız
görmüyor, üstelik idrak ediyoruz.

92 Aetius IV 8, 5 = 67 A 30:

Leukippos ile Demokritos, algı ile düşünm enin bedende


meydana gelen değişm eler olduğunu iddia ediyor.

93 Aynı Yerde IV 8, 10:

Leukippos, Demokritos ve Epikuros'un savına göre, duyu­


sal algı ile düşünm e "imgelerin" dıştan bize yaklaşmasıyla ger-
çekleşiyorm uş, zira kendisine imge yaklaşm ayan bir kimse
için bu ikisinden3 hiçbiri söz konusu olmazmış.

94 Cicero, M ektuplar XV 16, 1 = 68 A 118 <Caelius'a>:

Nasıl oluyor bilmiyorum, sana yazdığım zam an sanki seni


karşımda görüyorum, am a yeni dostlarının iddia ettiği gibi

1 Yani, tutarlı.
2 Yani, b ed en in değişm esinden.
3 Algı ve düşünm e.
DEMOKRİTOS 181

"imgelerin görünm esinden dolayı" değil; onlar "düşünülm üş


tasarımların"1 bile Catiusçu "hayaller" tarafından uyanldıkları
kanısındalar. Geçenlerde ölen İnsubre bölgesinden Epikuros-
çu Catius, Epikuros'un ve ondan önce Demokritos'un "imge"
dediği şeyleri "hayal"2 diye tanımlamıştı, bilirsin. Bu "hayal­
ler", istesen de istem esen de, içlerine nüfuz ederek gözlerle
de buluşabiliyorsa, o zaman ruh nasıl oluyor da onlarla bulu­
şabiliyor doğrusu ben de anlayamıyorum.

III. Bilgi Kuramı

1. Duyu Fizyolojisi
a. D uyusal Algının Ö zü Üstüne

95 Aristoteles, Algı Ü stüne 4. 442 a 29 vd. = 68 A 119:


Demokritos ile fizyologlardan birçoğu duyusal algıdan söz
ettikleri zaman oldukça garip bir şey yapıyorlar. Çünkü algıla­
rın dokunm ayla m eydana geldiğini söylüyorlar. Kuşkusuz,
eğer gerçekten böyleyse, o zaman diğer algıların da bir çeşit
dokunm a olduğu açıkür.

96 Aristoteles, Aynı Yerde 2. 438 a 5 vd. = 68 A 121:

Demokritos, görmemizi sağlayan şeyin su3 olduğunu iddia


ettiği zaman haklıdır; ama görm enin yansıma olduğunu söyle­
diği zaman da haksızdır Görünüşe göre <o günlerde> yansı
ve <ışınlann> yansıması hakkında fazla bir şey bilinmiyordu.
Üzerinde yansılann göründüğü öteki tözlerin değil de, niçin
sadece gözün gördüğü sorusunu sormayı aklına getirmemesi
de gariptir.

1 Yani, sadece düşünm eye dayanan tasarımlar.


2 Spectra.
3 "Öğe" olarak su.
182 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

97 Theophrası, Duyusal Algı Üstüne 50 ■ 68 A 135:

O görm enin yansıma nedeniyle gerçekleştiğini söylüyor.


Ama bu konuda ayrı bir düşüncesi var. Yansıma hem en göz-
bebeklerinde m eydana gelmiyormuş. göz ve görülen nesne
arasındaki hava, nesneden ve gören kişiden1, bunların bir ara­
ya gelmesiyle bir "izlenim" ediniyormuş. Zira her şeyden d e­
vamlı olarak bir akıntı çıkıyormuş. Katı ve değişik renkli olan
b u 2 nemli olan gözlerde yansıyormuş. Ve gözler kaü olanı
kabul etm iyor, nemli olanı3 ise geçiriyormuş. Bu yüzden
nemli gözler kum gözlerden daha iyi görürmüş, hele dıştaki
tabaka ince ve sık, iç kısımlar ise gevşek <gözenekli> olduğu
ve katı, sert et bulunmadığı, am a kalın ve yağlı nem içerdiği
zaman; gözlerdeki dam arlar düz ve nemsiz olursa, o zamart
gözler iz bırakan şekillerle aynı biçime sahip olurmuş. Çünkü
her şey benzerini daha iyi farkederm iş. <Ardından Theoph-
rast'ın bu öğretiye yönelik ayrıntılı eleştirisi geliyor.>

98 Aristoteles, Ruh Üstüne II 7. 419 a 15 vd. = 68 A 122:


Demokritos, <gören kişi ile görülen nesne arasındaki> m e­
kanda <hava> bulunmadığı zaman çok net şekilde, hatta gök-
kubbede bir karınca bile yürüse göreceğimizi söylem ekle
doğru bir iddiada bulunm uyor.4

b. Renk Öğretisi

99 Aristoteles, Oluş ve Bozuluş Ü stüne I 2. 316 a 1 vd. = 4 6 A 123:


Bu yüzden Demokritos rengin <nesnel> gerçekliğini de
yadsıyor. Zira renk izlenimi <sadece> <atomların> konum un­
dan dolayı m eydana geliyormuş.

1 G ören kişinin gözünden.


2 Hava.
3 Yani, sıvı olanı.
4 G örünüşe göre D em okritos gözüm üz ve görülen nesne arasındaki havayı, genellikle
bulanık ya da su dolu olduğu için, iyi ya d a hiç görmememizin nedeni sayıyor.
DEMOKRİTOS 183

100 Aetius I 15, 11 - 68 A 124:


Buna karşılık filozoflardan bazıları atom ların tam am en
renksiz olduğunu öne sürüyor; niteliksiz, yalnız düşüncede
kavranabilen <atomlardan> ise duyularımız tarafından algıla­
nan nitelikler ortaya çıkıyormuş.

101 Aetius I 15, 8 = Ğ8 A 125:


Demokritos gerçeklikte renk diye bir şeyin mevcut olmadı­
ğını ileri sürüyor. Çünkü atomlar, yani doluluk ve boşluk nite­
liksizmiş. B unlardan oluşan bir nesne ise <atomIarının> d ü ­
zen, biçim ve konum undan dolayı renk kazanıyorm uş.1 Renk
izlenimleri de buna uygun oluyormuş. Gözümüze görünen bu
renkler dört çeşitmiş: Beyaz, siyah, kırmızı ve sarı.

102 Aristoteles, Duyusal Algı Üstüne 4. 442 b i l vd. = 68 A 126:

O, beyaz rengin pürüzsüz, siyahın ise pürüzlü olduğunu2


iddia ediyor.

c. T at

D em okritos'un Değişik Tatlarla İlgili Açıklamaları Tamamen


Renk Ö ğretisine Benzer, Yani İlkesel Olarak Sıkı Sıkıya O na Bağlıdır.

103 Aristoteles, Duyusal Algı Üstüne 4. 442 b 11 vd. = 6ö A 126:

O, tatları atomlara bağlıyor.

104 Sextus Empiricus, Pyrronculuğun Ana Hatlan II 63 - 68 A 134:

Balın kim ine acı, kimine tatlı gelm esine dayanarak D e­


mokritos ne kendinde3 acının ne de tatlının mevcut olduğu­
nu söylemiştir.

1 Yani, bizde bir renk izlenimi bırakıyormuş.


2 Beyaz renge pürüzsüz, siyaha ise pürüzlü atomların n ed en olduğunu.
3 N esnel olarak gerçek.
184 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

105 Theophrast, Avnı Yerde 63 vd. *= 68 A 135:

<Şeylerin> duyusal olarak algılanabilen öteki1 <özellikle-


ri> nesnel gerçekliğe sahip değilmiş, bunlar <sadece> değişik­
liğe uğrayan duyu oıganlannın tasanmı meydana getiren izle­
nimleriymiş.2 Çünkü gerçeklikte ne "soğuk" ne de "sıcak" var­
mış, <atomlar karışımının> değişen şekli bizde de değişikliğe
yol açarmış.3 Kütlede bir arada ortaya çıkan şeyler etkisi b a­
kımından her birinde ağır basmaktaymış; geniş bir alana dağı­
lırlarsa algılanmazmış. <Bu tür duyusal algılann> nesnel hiçbir
gerçekliğe uymadığını da, her canlı varlığın aynı duyusal izle­
nimi edinm em esi, bize tatlı gelen bir şeyin başkasına acı, di­
ğerine yakıcı, bir başkasına ise kekre gelmesi kanıtlıyormuş;
diğer tat duygularında da durum aynı şekildeymiş. Aynca <in-
sanın organik> değişm elerine ve yaşına uygun olarak <insan-
daki atomların?> karışımından dolayı bu tat duygulan deği­
şime uğrarmış. Buradan, bedenin <o andaki> durum unun,
duyusal izlenimin nedeni olduğu anlaşılırmış. Demek ki, d u ­
yu izlenimleri hakkında genel olarak böyle düşünm ek gere­
kirmiş. Ne ki, o da diğerleri gibi bu <duyusal izlenimi> atom ­
ların şekline bağlıyor. Ama hepsinin değil, yalnız tat ve renk
izlenimlerinin şekillerini belirtiyor. Ve bunlardan hareketle
duyusal izlenimi insanlara bağlayarak tatların nedenini eksik­
siz belirliyor.

1 M addeler arasındaki ağırlık ve senlik farkları dışında.


2 Palhia.
3 Bkz. 68 A 120 ■ Simplicius, Aristoteles'in G ökyüzü Üstüne 564, 25 v d .’ına: Theoph-
rast’ın Fizik'ıe belirttiği gibi Demokritos, sıcağa ve soğuğa, buna b en zer şeylere daya­
narak nesneleri açıklam aya çalışanlann b u n u bilimdışı yollara saparak yaptıklarını d ü ­
şünüp atomlara geri dönüyor, ve benzer şekilde Pythagorasçılar da, (atom ların ya da
yüzeylerin) biçimi ve büyüklüğü sıcaklık ve soğukluk duygusunun nedenidir, diye­
rek bunu (cisim lerin) yüzeylerine bağlıyorlar, zira atom lardan bazıları yalıtlanarak ve
parçalara aynlarak sıcaklık duygusuna, bazılan d a birleşerek ve yoğunlaşarak soğuk­
luk duygusuna n ed en olurm uş.
DEMOKRİTOS 185

106 Theophrasi, Bitkilerin N edenleri Ü stüne VI 1, 6 = 68 A 129:

Tatlardan her birine belirli bir şekil1 isnat eden Demokri-


tos tatlının nedenini yuvarlak ve orta büyüklükteki <atomlar-
da> görüyor; kekreyi büyük, pürüzlü, çok köşeli, yuvarlak ol­
m ayan atomlarda; keskin tatlan adına uygun olarak keskin
kenarlı, köşeli, eğri, ince, yuvarlak olmayan atomlarda; yakıcı
tatları yuvarlak, ince ve köşeli; eğri atomlarda; tuzluyu köşeli,
orta büyüklükte, eğik ve eşkenar atomlarda; acıyı yuvarlak ve
pürüzsüz, eğik ve çok küçük atomlarda; yağlı tadan da yuvar­
lak, ince, küçük <atomlarda>.

d. İşitme

107 Dionysios'un Thrax S. 482, 13'üne Kenar Notu, Hilgenfeld * 68 A 127:

Demokritos, Epikuros ve Stoacılar sesin bir cisim <cisimsel


töz> olduğunu öne sürüyorlar.

108 Aetius IV 19, 3 <Poseidonios'tan> - 68 A 128 <Ses Üstüne>:


Dem okritos, <kabanp taşm asından ya da yayılm asından
dolayı> havanın benzer biçimli atom lar halinde kınlarak par­
çalandığını ve sesten dolayı m eydana gelen kırık parçalarla
birlikte yuvarlanmaya devam ettiğini2 öne sürüyor.

2. Genel Bilgi Kuramı


a. Duyusal İdrak

D em okritos'un bu so runa ilkesel yaklaşımını başka bir


bağlam da gördük3. Şeylerin duyusal nitelikleri, duyularım ız
üzerinde özel bireşimleriyle bu tür etkiler yaratan kendileri de

1 Tadına bakılan tözlerin atomlarına.


2 Yani sıvı, dalgalanan bir töz gibi.
3 Bkz. 6, 7, 99, 104 ve 105.
186 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

özelliksiz olan aşırıların değişik biçim, konum ve düzenine


dayanmaktadır; dem ek ki herhangi bir tözün renk, ısı, tat gibi
nitel duyu izlenimlerinde nesnel bir gerçeklik payı yoktur (bi­
lindiği gibi maddi şeylerin "birincil" ve "tali" özellikleri arasın­
daki fark buradan kaynaklanmaktadır). Burada bununla ilgili
birkaç tamamlayıcı doksografa yer verilmiştir.

109 Sextus Empiricus M ü 6 = 68 A 59;


Platon ile Demokritos, yalnız düşünm e vasıtasıyla kavrana-
bilen şeylerin gerçek olduğu kanısındaydılar, Demokritos du­
yusal olarak algılanabilen şeylerin hiçbirinin tem elinde ger­
çekliğin bulunm adığını1 <düşündüğü için> savunuyordu bu
görüşü, çünkü şeyleri oluşturan atom lar her çeşit duyusal ni­
telikten yoksun bir töze sahipmiş; Platon ise duyusal olarak
algılanabilen şeyler2 sürekli oluş halinde bulunduğu, ama as­
la <gerçek > olmadığı için

110 Sextus Empiricus VT1 369 * 68 A 110:


Demokritos ve yandaşlan gibi bir grup filozof tüm duyusal
algılann gerçekliğini3 yadsıyor.

111 Theophrası, Bitkilerin Nedenleri Üstüne VI 17, 11 = 68 A 163=


Demokritos'un belirli bir düzen içinde biçimlenmiş atomla-
n, yine belirli bir düzene sahip duyu izlenimlerine neden ol­
maktadır.

112 fr. 6 <D em okritos’un "Atomlar Üstüne" adlı eserinde>:

İnsan gerçek liği <idrak etm ekten> ço k uzak olduğunu


bu ö lçü te g ö re anlam alıdır.

1 B unun yerine şöyle ifade edebiliriz: Duyusal olarak algılanabilen şeylerin hiçbirinin
tem elinde nesnel gerçekliğin bulunmadığını.
2 Yani, genel olarak duyular dünyası.
3 Şeylerin tüm duyusal niteliklerinin nesnel gerçekliğini.
DEMOKRİTOS 187

113 fr. 7:

D em ek ki bu argüm an da, h içbir şe y h a k k ı n d a gerçek


bir b ilg iy e 1 sa h ip o lm ad ığım ızı, sad ece <algı im geleri-
nin > akın etm esin d en d olayı h erb iri hakk ınd a b ir kanı
ed indiğim izi gösterm ektedir.

114 fr. 8:

Şeylerin g erçek lik te n a sıl b ir yapıya sa h ip old u ğu n u


idrak etm en in y in e de b ir so ru n olarak kaldığı iy ice an ­
laşılacaktır.

115 fr. 9 <Sextus Empiricus VII 135>:


Bir defasında Demokritos duyusal izlenimleri reddederek
bunlardan birinin gerçeğe uygun olarak değil, sadece <öznel>
bir kanı nedeniyle m eydana geldiğini iddia ediyor; şeylerde
gerçek olan <sadece> atom lar ve boşlukm uş. Dediği de şu:
"Tatlı v e acı, sıca k v e soğu k ve aynı şek ild e <şeylerin>
renkleri de y a ln ız g elen ek sel kanıya göre m evcuttur; o y ­
sa g erçek lik te var o la n sa d ece atom lar v e b o şlu k tu r "2
"Kanıtlar" adlı eserinde duyusal algılara güvenilirlik gücü ka­
zandıracağını söylem esine karşın onları yine de reddediyor.
Çünkü şöyle diyor: "Gerçeklikte h içb ir şey i h akik ate uy­
gu n şek ild e idrak ed em eyiz, tersin e sad ece b ed en im izin
ö andaki d urum un a u ygun o la n v e b ed e n im iz e n üfuz
ederek ya da karşı koyarak <algı im geleri> h a lin e d ö n ü ­
şe n şeyleri idrak ederiz."

1 1 6 fr. 10:

Gerçeklikte şey ler in ñas d bir yap ıya sa h ip oldu ğu nu


ya da o lm ad ığın ı idrak ed em eyeceğim izi defalarca açık ­
lam ıştım .
1 Yani, nesnel gerçekliğe uygun bir bilgiye.
2 Duyusal izlenim ler gerçek, yani gerçekliğe tam am en uygun sayıkrlar, oysa aslında
duyusal nitelikler değil, sadece atomlarla boşluk mevcuttur.
188 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

117 fr. 117:


G erçeklikte h içb ir şe y i idrak ed em eyiz; çünkü h a k i­
kat derindedir.

118 fr. 11 <= Sextus Empiricus VII 138>:

<Demokritos "Ölçütler" adlı eserinde diyor ki:> İki idrak


çeşidi varmış. Biri duyular, diğeri düşünm e vasıtasıyla gerçek-
leşiyormuş. Bu İkinciye, onu hakikatin idrak edilmesi bakı­
m ından güvenilir diye göstererek, "hakiki" diyor; duyularla id­
rak etmeye, ise, hakikati idrak etm ek için güvenilmeyeceğim
söyleyerek "müphem" adını veriyor. <Sözcüğü sözcüğüne
şöyle diyor: > "Hakiki ve m ü p h em olm ak üzere iki idrak
b içim i vardır. Şunlar m ü p h em o lan a aittir: G örm e, İşit­
m e, koklam a, tat alm a v e dokunm a. Hakiki olan ise b u n ­
lardan tam am en farklıdır." Müphem olana karşılık hakiki
olana öncelik tanıyarak şöyle diyor: "Eğer n esn e, m ü p h em
idrakin o n u gö rem ey eceği, işitem eyeceği, koklayam aya-
cağı, tadını alam ayacağı ya da d oku n m a duyusuyla algı­
layam ayacağı kadar k ü çü k se, d aha d erin e g id e n b ir
<ar aştırm a g erek li olur, o zam an hakiki idrak İşe k arı­
şır, çünkü o hakikatin idrak ed ilm esi İçin h assas b ir y e ­
tiye, yan i düşü n m e y etisin e sahiptir>."

119 fr- 125 o Galen, Em pirikT ıp Üstüne, Fragman, Yay-Hermann Schöne, S. B. A.


1901 >:

Bir kimse kesin duyusal algı olmadan bir işe başlayamıyor-


sa, özellikle kendine tem el aldığı şeylere karşı çıktığı zaman
ona inanmak mümkün olur mu? Bunu Demokritos da biliyor­
du; bu yüzden şu açıklamayı yaparak duyusal izlenimi redde­
diyordu: "Renk ve ayn ı şek ild e tatlı ile acı sad ece g e le ­
n e k s e l k an ıya g ö re m evcuttur; g er çek lik te ise y a ln ız
atom lar ve b o şlu k vardır", duyular akla şu şekilde hitap
eder: "Zavallı akıl, gü ven d iğin b ilgileri b izd en aldın, şim ­
DEMOKRİTOS 189

dİ b izi b u nlarla alt etm ek m i istiyorsun? Oysa zaferin y e ­


nliğindir!"

120 Cicero, Academica priora II 73:

Demokritos hakikatin varlığını tam am en yadsıyor1 ve d u ­


yulan <sadece> m üphem diye değil, üstelik karanlığa b ürün­
müş diye tanımlıyor.
121 Aristoteles, Metafizik III 5 1009 b 7 vd. = 68 A 112 <kimi göreci
filozofların argümanlarından>:
Aynca sağlığı yerinde birçok canlı varlık aynı şeylerden bi­
ze göre tam am en farklı duyusal izlenimler ediniyormuş; hatta
her insan, kendisiyle mukayese edildiğinde, <aynı şeylerden>
her zaman aynı duyusal izlenimleri edinmiyormuş. Bunlardan
neyin doğru neyin yanlış olduğu belirsizmiş, Zira bu kanı öte­
kinden hiç de doğru değilmiş, tersine biri gibi aynı şekilde di­
ğeri de doğruymuş. Bu yüzden Demokritos hakikatin mevcut
olmadığını ya da en azından bizim için gizli kaldığını söylü­
yor, (ama onlar ister istemez, algıdan dolayı bize herhangi bir
şekilde görünen şeyin hakiki olduğunu iddia ediyorlar, çünkü
düşünm e ile algının aynı şey, ama b unun bir değişme olduğu
kanısını taşıyorlar.)

68 A 113 = Philoponos, Ruh Üstüne S. 71, 13 vd. buraya


alınmamıştır, çünkü Philoponos işin içyüzünü tam am en göz­
den kaçırarak Protagoras'ın öznel bilgi kuramını Demokritos'a
yakıştırmaktadır.
Buna karşılık aşağıdaki 122 ve 123 sayılı doksograflara
bkz.!
122 Sextus Empiricus VII 339 = 68 A 114:

Her tasarımın doğru olduğu iddia edilemez; çünkü Prota-


goras'a karşılık Demokritos'la Platon'un kanıtladığı gibi öner-

1 D em okritos’u tam am en bir kuşkucu yapan d aha sonraki filozoflar gibi Cicero da ya
nılıyor.
190 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

meyi tersine çevirmek mümkündür. Eğer her tasarım doğruy­


sa, o zaman içeriği tasarlandığında her tasanm ın doğru olma­
dığı önerm esi de doğrudur; ve böylece her tasarım doğrudur
önermesi yanlış olur.

123 fr. 156 (13 sayılı doksografta).

3- Bir Mantığın Başlangıç Belirtileri

124 Sextus Em piricus VII 140 = 68 A 111:

Diotimos1, Demokritos'a göre üç ölçütün bulunduğunu id­


dia ediyordu: 1. Görünm eyen şeylerin kavranması için görü­
nen şeyler; 2. Araştırma için düşünme; 3. Seçmek ve kaçmak
için duygular. Çünkü bize dost olan şey seçilir, yabancı olan-
dansa kaçılır.

125 Aristoteles, O luş ve Bozuluş Üstüne I 2. 315 a 34 vd. = 68 A 35:


Demokritos dışında hiç kimse, herhangi bir şey hakkında
yüzeyselliği aşacak şekilde zihnini yorm am ıştır. Demokri-
tos'un üzerinde düşünm ediği bir şey yok gibi, hatta şeylerin
ne dereceye kadar birbirlerinden ayrıldığı konusu üzerinde
bile.
126 Aristoteles, H ayvanlann Organları Ü stüne I 1. 642 a 24 vd. =* 68 A 36:

Önceki filozofların bu yöntem i2 akıllarına getirm em eleri­


nin nedeni, kavramsal araştırmanın ve <bir şeyin> özüne iliş­
kin tanım lam anın henüz m evcut olm am asıydı. Bu konuda
başlangıcı ilk defa Demokritos yapmıştır, am a fizikçilere ge­
rekli diye değil, sorunun kendisi buna neden olduğu için. Ve
bu araştırmalar Sokrates tarafından geliştirilmiştir; ancak <son-
radan> doğayla ilgili araştırmalar son bulmuş, filozoflar daha

1 D em okritos'un öğrencisi.
2 Aristoteles'in bilimsel yöntemini.
DEMOKRİTOS 191

çok <pratik yaşamda> yararlı erdem e1 ve politikaya 2 yönel­


miştir.

127 Aristoteles, Metafizik XII 4. 1078 b 19 <68 A 3ö'da>:

Fizikçiler arasından Demokritos <bu konulara> bir parça


değinmiş ve sıcakla soğuğu tanımlamaya çalışmıştır.

IV. Etik

İnsanın Mutluluğu ya da Mutsuzluğu Sadece Kendine Bağ­


lıdır. Bkz. No. 71 (fır. 175 D.)

1. Mutluluk
a. Ö zü

128 Stobaeus U 7, 3 i S. 52, 13 W achsm uth <Areios Didymos'tan, 68 A l67'de>:


Demokritos ile Platon m utluluğun yerini ruha naklediyor­
lar. Demokritos bu konuda şöyle diyor <fr. 170>: "Mutluluk
da ruhtadır, m utsuzluk da." <fr. 171 :> "Mutluluk sü rü lere
ya da altın a sa h ip o lm a k d eğildir. Ama m utlu b ir ca n
ruhta y er bulur." O m utluluğu "gönül ferahlığı", "esenlik",
"uyum", "denge" ve "ruh sükuneti" diye de tanımlıyor. Ama
mutluluk, hazları idrak ve ayırt etm eye dayanıyormuş; ve bu
da insanlar için en güzel, en yararlı şeymiş.

129 Cicero, Yaşamsal H edefler Üstüne V 23 = 68 A 1Ö9-


Demokritos'un, "euthymia" <gönül ferahlığı> diye tanımla­
dığı bir yere kadar ruh sükuneti olan tasasızlığını bu araştır­
m anın dışında tutmamızın nedeni, sözü geçen ruh sükuneti­
nin mutluluğun ta kendisi olmasıdır.

1 Yani, etik'e.
2 Devlet felsefesine.
3 D ünyadaki hiçbir şeye artık şaşm am ak.
192 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

Mutluluğun Başlıca Oluşturucu Öğesi "Athambie"1 Üstüne

130 Cicero, Aynı Y erde 87 = 68 A 1Ğ9:

İnsanın sahip olabileceği en yüce şeyi "gönül ferahlığı" ve


genellikle atham bie diye, yani yılgınlıktan, korkudan özgür
ruh hali diye tanımlıyor.

131 Slabo I S. 61 C = 68 A 1Ğ8:

Göçlerden dolayı <kaderde> m eydana gelen değişiklikleri


de buna ekliyorlar, çünkü onlar, diğer filozoflar gibi Demokri-
tos'un da övdüğü "şaşmamayı" bize daha yüksek bir kertede
kazandırm ak istiyorlar.

132 fr. 2 16 :
D ünyadaki h içb ir şey e şaşm a y a n b ilg e lik e n d eğerli
şeydir; çü n kü ço k en d er görülür.

b. M utluluğun Koşullan

133 fr. 191:


İn sa n la r g ö n ü l fe ra h lığ ın a , h az k o n u su n d a ö lçü lü
davranarak v e yaşam ların ı u yu m lu şek ild e sürdürerek
ulaşırlar? Zira kıtlık v e b o llu k a n sız ın tersin e d ön eb ilir
ve ruhta büyük sarsıntılara y o l açabilir. K esin karşıtlık­
lard an d o la y ı sa rsıla n ru h lar İse n e sağlam tem ellere
oturur n e d e ferah olur. Bu y ü zd en İnsan ak lın ı fik rin i
u laşa b ileceğ i şey ler e çev ir m eli, elin d ek ilerle yetin eb il-
m elidlr, gıpta ed ilen , h ayran lık duyulan <kişilerle> fazla
ilg ilen m em eli v e onları d üşü n m em elid ir. B akışlarını da­
h a ç o k zah m et ç e k e n ler in , om u zların d a ağır yük taşı­
yan ların yaşam ın a çevirm eli, n e kadar acınacak durum ­

1 D ünyadaki hiçbir şeye anık şaşmamak.


DEMOKRİTOS 193

da oldu k larını düşünm elidir; o zam an k en d i durum u in ­


sana rahat ve gıpta etm eye değer gelecektir; <daima> da­
ha fazlasın ı istem eyecek , b ö y lecc içi iç in i yem eyecektir.
Çünkü diğer insanlarca m utlu sayılan k işilere ve zen g in ­
lere h a y ra n lık duyan , durm adan o n la r ı d ü şü n en b ir
k im se k a çın ılm a z olarak h e p y en i g irişim lerd e b u lu n ­
m aya zo rla n a ca k v e <sonuçta> telafisi m ü m k ü n o lm a ­
yan yasa d ışı işler yap m a h ırsın a kapılacaktır. Bu yü z­
d en in sa n b ir takım şey ler in p e şin d e k oşm a m a h , du­
rumları d ah a kötü o l a n l a r la kendi yaşam ın ı karşılaştıra­
rak elin d e k ilerle y etin m eli v e on ların n e le r çek tik lerin i
d ü şü n erek k en d in i m utlu saym alıdır; o zam an n e kadar
iyi durum da old u ğ u n u açık seçik görecek tir. Bu görü ş
açısın d a ısrar ed ild iğ i zam an in sa n g ö n ü l ferah lığıyla
yaşar v e için d e n , sayısı h iç d e az olm ayan kötü ruhları,
yani h aseti, kıskançlığı v e nefreti kovar, uzaklaştırır.

134 fr. 174:


K en d isin i daim a hak, hukuk v e yasaya g ö re davran­
m aya zo r la n m ış h isse d e n g ö n lü ferah b ir k im se n eşeli
ve gü çlüdür, g ec e gündüz tasadan uzaktır. Ama h ak v e
hukuku h iç e sayan, gö revin i yerin e g etirm eyen bir k im ­
se İse, kötü davranışlarından h erhangi b irin i hatırladığı
zam an, h er şe y i iğren ç bulur; bu k işi sü rek li korku için ­
de yaşar v e ta lih in e küser.

135 fr. 3:

G önül ferah lığı için d e yaşam ak istey e n b ir k im se n e


k en di n e d e kam u so ru n ların d a b ir ço k işi b ird en b ir
arada yü rü tm ey e kalkışm am alıdır. Ve yaptığı işte de gü­
cünü, y eten eğ in i aşm am alıdır. Şansı yaver gitse v e görü ­
n ü şe g ö re h er ş e y on u yü k seltm eye çalışır görü n se bile,
gücünü a şa n işle r le ilg ilen m e m ey e v e on lara elin i sür­
194 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

m em ey e ço k dikkat etm elidir. Çünkü itidal ifrattan daha


güvenlidir.

Demokratik Etik İlkesi O larak İtidal

136 fr. 70:


Erkeklik çağın d a olm ayan d e l i k a n l ı l a r a aşırı d erece­
d e istek duym ak.

137 fr. 102:

Her şeyd e gü zel, h o ş olan itidaldir. İfratı v e itidalden


azım sevm em .

13« fr. 209:


Y em e, içm e k o n u su n d a itid al gösteren k im se n in g e ­
cesi asla u zun olm az.

139 fr. 210:


Z en gin b ir so fra y ı ö n ü m ü ze k oyan talih tir, y eterli
olanı ise itidal.

140 fr. 211:


İtidal İnsana n e ş e v e zevk sağlar, huzuru artırır.

141 fr. 223:


B ed en in ih tiyaç duyduğu şey leri h erk es zah m etsizce
ve sıkın tıya g irm ed en elde edebilir. Ama in sa n ı zahm ete
ve sıkın tıya so k a n , yaşam ı b ir yü k h alin e getiren şeyleri
k im sen in c a n ı çek m ez, te r sin e b un u iste y e n y argın ın
delâletidir.

142 fr. 233:

Bir k im se ölçü yü aşarsa, e n sevin d irici ş e y k eder v e ­


rici h ale gelir.
DEMOKRİTOS 195

143 fr. 23"*:


İn sanlar dualarında tan rıd an sağlık diliyorlar, o y sa
b u n u n k en d i ellerin d e o ld u ğu n u b ilm iyorlar. İtidalsiz
davranarak b u n a karşı k oyu yorlar, açgözlü lü k leri y ü ­
zü n d en sağlıklarına k en d ileri İhanet ediyorlar.

144 fr. 246:


Yaban ellerd e yaşam ak in sa n a yetin m eyi öğretir. Zira
b ir lo k m a ek m ek ve sa m an yatak açlığa v e yorgu n lu ğa
m ü k em m el bir devadır.

145 fr. 283:


Y oksulluk v e zen g in lik , m ah ru m iyetle b o llu ğu n ad ı­
dır. D em ek k i bir ş e y in yok lu ğu n u h isse d e n ze n g in
değildir, h içb ir şey d en m ah ru m kalm ayan y o k su l d eğil­
dir.

146 fr. 284:


Eğer ç o k ş e y istem ezse n az olan san a ç o k görünür.
Çünkü m ütevazl istek ler yok sullu ğu zen g in lik le eşit d e ­
reced e güçlü kılar.

147 fr. 224:


Fazlasına t a m a h etm ek cld ek in i <de> kaybettirir.
Bu ise, A isop os m asalınd ak i k öp eğin durum una1 b e n ­
zer.

148 fr. 286:


Zeng in liğ i m utedil olm asın a karşın g ö n lü n ü ferah tu­
tan k işi m utludur, fazla m ala m ülke karşın can ı sıkılan
k işiy se m utsuz.
1 Ağzında bir parça eı!e bir köprüye gelen köpek suda, ağzında et bulunan yansısını
görür. Yansıdaki eti kapmak için hırsla ağzını açınca kendi parçasını suya d ü^irüı
196 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

149 fr. 176:


Talih savurgandır, am a o n a b u konuda gü ven ilm ez.
Doğa ise k en d isiy le yetin ir. Bu yü zd en az, am a gü ven li
araçlarıyla büyü k um utları alt eder.

c. M utluluğun ö te k i Koşullan

150 fr. 31:


H ekim in sanatı b ed en in hastalıklarım sağaltır, b ilge­
lik ise ruhu tutkulardan kurtarır.

151 fr. 72:


İfrata kaçan istek ler ruhu b aşka şey ler e k arşı ilgisiz
h ale getirir.

Zenginlik Kuramı; Ayrıca Bedenle Ruh Arasında Kesin bir AynmınGözetilmesi

152 fr. 37:


Ruh z e n g in liğ in i seç en le r tan rısal olanı, b e d e n ze n ­
gin liğin i seç en le rse İnsana özgü olanı seçer.

153 fr. 105:


Eğer akıldan y o k su n sa b ed en gü zelliği b ir p arça h ay­
vani birşeydir.

154 fr. 159:

Beden, öm rü b oy u n ca ruhtan gördüğü kötü m u am ele


ve çektiği acılar y ü zü n d en o n a karşı dava açm ış olsaydı
ve o <Dem okritos> da yargıç olarak davayı karara bağla­
m a olanağın a sa h ip olsaydı, b ir yandan ihm alkâr davra­
narak b ed en i te le f ettiği, sarh oşlu k yüzü nd en gü çten dü­
şürdüğü, öte yan dan da şeh v et düşkünlüğüyle hırpalaya­
DEMOKRİTOS 197

rak harap ettiği İçin ruhu, tıp k ı b ir alet ya da aygıt b o ­


zuk oldu ğu zam an on u k u lla n a n a ihm alk ârlığı yü zü n ­
d e n n a s ıl h e sa p soracak sa, b ü yü k b ir m e m n u n iy etle
m ahkum ederdi.

155 fr. 187:


İnsanlara yaraşan b ed en d e n ço k ruhla ilgilenm ektir.
Çünkü ru h un y etk in liği b e d e n in zayıflığın ı giderir; akıl­
d an y o k su n b ed en gücü ruhu h içb ir b akım dan daha iyi
dıın ıın a getirm ez.

156 fr. 77:


Akıl o lm a d a n ü n v e z e n g in lik g ü v en il b ir m ü lkiyet
değildir.

Demokratik Etik'in Hazcı Karakteri?

157 fr. 188:


Yararlı o la n la yararsız o la n arasındaki sın ır istek v e
isteksizliktir.

158 fr. 71.


Fazla istek isteksizlik doğurur.

159 fr. 74:


Yararlı d eğ ilse h o ş şey ler in b ile tadına bakm ayın!

160 fr. 235:

M idesini zev k lerin in k ayn ağı h a lin e getiren , y em e,


içm e v e sev g id e ölçüyü aşa n in sa n la rın hazları kısa sü ­
rer: Yani y a ln ız y iy ip içtik leri sü rece. Sonradan g elen
d ertler İse ço k çeşitlid ir v e u zu n sürer. Çünkü aynı ş e y ­
lere duyulan arzu h iç ek sik olm az v e a r z u l a n a n şe y elde
198 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

ed ild ik ten son ra İstek çabucak sön er. G eriye kısa sü reli
haz dan başka bir şe y kalm az. Ve son ra tekrar aynı isteği
duyarlar.

İĞİ fr. 178:

G ençleri dikkatsiz, d ü şü n cesiz olacak şek ild e yetiştir­


m ek ten d aha kötü b ir ş e y yoktur. Çünkü kötülükleri d o ­
ğuran haz.lann kaynağı o d ur.

1Ğ2 fr. 40:

İn san ı m utlu kılan n e b ed e n n e p a ra n e de m al m ü lk ­


tür, tersin e yasalara u ym ak tır, akıldır.

163 fr. 146:


H azlan nı k en d isin d en alm aya alışan ru h ...

164 fr. 189;


İn sa n İçin en İyi ş e y ö m rü n ü elden geld iğin ce g ö n ü l
fe rah lığ ı için d e g e çirm e k v e fazla ü zü lm em ektir. Am a
bu, h a z la n n ı geçici şeylerd e aram ad ığı zam an m ü m k ü n ­
dür.

165 fr. 194:


Büyük hazlar gü zel eserleri seyretm ek ten doğar.

166 fr. 207:


H er hazı değil, y a ln ız iy id en v e gü zeld en alınan lıazı
seçm ek gerek.

1Ğ7 fr. 112:

T anrısal b ir ru h u n b elirtisi, İn sa n ın d ü şü n celer in i


h er zam an gü zele yön eltm esid ir.
DEMOKRİTOS W

löa fr. 73:

Y alnız cürüm işlem ed en gü zeli arzu ed en sev g i m eş-


rudur.

d. Zahmetin ve Çalışmanın ö n e m i

169 fr. 240:


G önüllü ü stlen ilen zah m etler g ö n ü lsü z olanlara kat­
lanm ayı kolaylaştırır.

170 fr. 241:


Sürekli çalışm a alıştıkça kolaylaşır.

171 fr. 243:


K atlanılan zah m et son u cu n d a h e d e fe u laşm ak y a da
n e eld e ed eceğ in i b ilm ek k oşuluyla h er zah m et istira­
h attan d aha m akbuldür. A ncak b aşarısızlığa uğrandığı
zam an h er zah m et aynı şek ild e üzücü v e can yak ıcı­
dır.

172 fr. 157:

D em okritos, bu tür in sanların <Parm enides'in v e ö te­


k ile r im p olitik a san atını ö rn ek te şk il ed en ö n e m i n e ­
d e n iy le in c elem ey i v e insan lar için tüm yü ce v e gü­
z e l şey ler in kaynağı ola n zah m etlerin i ü stlen m ey i öğüt­
ler.

173 fr. 179:


D elik anlılar yorucu işler y erin e b aşk a şey ler yapm ak
için serb est bırakılırsa o zam an n e m üzik n e sp o r n e de
ö z e llik le yararlığı da için d e g iz le y e n şeyi,- y a n i saygı
duym ayı öğrenirler. Çünkü saygı ö n c e lik le bu <üç> şey ­
d en doğar.
200 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

174 fr. 182:

G üzel şe y le r i ö ğ ren m ek yorucu çab alar son u cu n d a


m üm kündür; d eğersiz şeyler zah m etsizce k en d iliğin d en
öğrenilir. Çünkü onlar, doğuştan ço k kötü karaktere sa ­
h ip bir in sa n ı isteği d ışın d a <bu şek ild e değersiz> olm a­
ya zorlar.

e. ö d e v ve Erdem

175 fr. 139:


İnsan ya İyi olm alı ya da <iyiye> öyk ü n m eli.

176 fr. 79:


D eğersiz şey ler e öyk ün m ek, hatta iy iy e b ir kez o lsu n
öyk ü n m ey i istem em ek kötüdür.

177 fr. 41:


İn san g ü n a h işlem ek ten <cezadan> korktuğu için de­
ğil, ahlaksal bir öd ev olduğu için kaçınm alıdır.

178 fr. 62:


Bir k im se n in İyi sa y ılm ası için h a k s ı z l ı k yap m am ası
yetm ez, ü stelik h iç yap m ak istem em esi d e gerekir.

179 fr. 217:


Tanrılar yalnız haksızlıktan n efret ed en leri sever.

180 fr. 225:


G erçeği sö y lem ek b ir öd evdir v e ç o k da yararlıdır.

181 fr. 256:


D oğru davranm ak g erek en i yapm aktır, h ak sızlık ise
gerek en i yap m ayıp o n d an kaçm ak dem ektir.
DEMOKRİTOS 201

182 fr. 42:

A hlaksal ö d ev e u ygun zih n iy e ti felak et sıra sın d a da


korum ak yü ce bir şeydir.

183 fr. 69:

H erkese göre iyi v e doğru olan ayn ı şey d ir1; h o ş o la n


ise b irin e göre bu, d iğ erin e göre başka bir şeydir.

184 fr. 190:

Saygın o lm ayan d a vran ışların sö zü n ü etm ek ten d e


kaçınm alıdır.

f. Vicdan ve Pişmanlık

185 fr. 84:


Çirkin bir iş yap an ö n c e k en d in d en utarım abdır.

186 fr. 244:

Yalnız b ile o lsa n k ötü şeyler sö y lem e v e yapm a. Baş­


kalarından değil, daha ço k k en d in d en utanm ayı öğren .

187 fr. 264:

İn sa n b a şk a la rın d a n ç o k k e n d in d e n u tan m ab v e
<m uhtem elen> k im sen in haberi olm a sa b ile sa n k i h er­
k es ö ğ ren ecek m iş g ib i h iç kötülük yapm am abdır. Tam
tersin e en ço k k en d in d e n utanm ab v e bu, yan i u ygu n ­
su z h içb ir şe y yapm am ak, ruh için bir yasa olm abdır.

188 fr. 297:


Fani d ü n yan ın çö zü lü p d ağılm asın d an haberi o lm a ­
yan kim ileri, yaşam larında işledikleri kötülüklerin bi-

1 Yani, herkes için aynı ahlak yasası geçerlidir.


202 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

linçi' için d e öm ü r b o y u kork u ve huzursuzluk duyarak


k en d ilerin e işk e n c e ed iy or v e ölü m d en son rak i yaşam ü s­
tü n e m asallar uyduruyorlar.

189 fr. 160 <Porphyrios, Sakınma Ü stüne IV 21>:

D em okritos'un açık lam asına göre kötü, akılsızca, k en d i­


n e h ak im olm ad an v e a h lak d ışı yaşam ak d eğersiz b ir y a ­
şam d eğil, uzun sü ren b ir ölüm m ü ş.

190 fr. 43:


O nur kırıcı davranışlardan p işm a n lık duym ak yaşam ın
kurtuluşudur.

g. Erdem

191 FR. 208:


Babanın k en d in e h ak im o lm a sı çocuklar için en sert ih ­
tardır.

192 fr. 236:


N efse karşı m ü cad ele e tm ek zordur; o n a h akim olm ak
iyi d ü şü n m esin i b ilen in işidir.

193 fr. 291:


Y oksulluğa ed eb iyle katlanm ak k en d in e h akim iyetin b e ­
lirtisidir.

194 fr. 294:


Güç, b o y v e en d am g e n ç liğ in m eziyetlerid ir, y a şlılığ ın
m eziyeti d e ağırbaşlılıkta doruğa ulaşm ış olm aktır.

1 Syneidiasis « conscienlia.
DEMOKRİTOS 203

195 fr. 46:


K ötü davranışları sü k u n etle karşılam ak yü ce bir z ih n i­
yeti e le verir.

196 fr. 47:


Y asalara, y ö n e tic ile r e v e ak ıllı k işile r e b o y u n eğ m ek
k en d in e h akim iyetin belirtisidir.

197 fr. 213:


Cesaret kaderin sillelerin i etkisiz kılar.

198 fr. 214:


Y alnız d ü şm an ların ı değil, ü stelik istek lerin i d e y e n e n
k işi cesurdur. Kuşkusuz k im ileri k en tleri yön etir, <ama> y i­
n e d e k a d ı n l a r ın kölesidir!

199 fr. 50:


Paranın g ü cü n e h er zam an y e n ik d ü şen b ir k im se asla
ad il olam az.

200 fr. 78:


Para k azan m an ın y a ra n y o k değildir; am a h a k sız y ere
k azanılanı h er şey d en kötüdür.

201 fr. 215:


A daletin k ıvan cı, açıksözlü, şaşm ayan b ir yargıdır, ada­
letsizliğ in so n u <yaklaşan> felaketten duyulan korkudur.

202 fr. 266:’


Mevcut yasaların d evlet m em urlarına h ak sızlık etm esin i
ö n le m e k için , bu yasalara g ö re b ir olan ak yok tu r, h em de
sözü g e ç e n m em urlar kusursuz b ile olsalar. Çünkü m em u ­
run k en d in d en ço k bir başkasından <sorum lu olm ası ya da
204 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

yıllarca b aşk a sın a hük m ederk en > b aşk asın ın h ü k m ü n e


g irm esi y a k ışık alm az. Bu uygunsuzluk, k e n d in i su çlu
durum a d ü şü rm ey en m em u ru n suçluya karşı biraz sert
davransa b ile, <sonradan> on u n hük m ü n e g irm esin i ö n ­
le y e c e k v e <sadece> adalete h izm et ed en bu m em uru
h erh an gi ya sa l b ir kararnam eyle ya da b aşka b ir d üzen ­
lem ey le koruyacak şek ild e ortadan kaldırılm alıdır.

G erçek Erdem Sözlerden Değil, Edimlerden İleri Gelir

203 fr. 55:


İnsan sö zlere değU, büyük ed im lere özenm elidir.

204 fr. 82:

G erçeklikte b ir ş e y yap m ayıp ağız d olu su k on u şan lar


dolandırıcılarla sa h te kahram anlardır.

205 fr. 145:


Söz, ed lm ih sad ece gölgesidir.

206 fr. 68:


İyi sö z kötü b ir ed im i gizleyem ez, iyi b ir ed im k ötü le­
y ici sözlerle b ozulm az.

207 fr. 68:


Bir k im sey e d eğ er verip verm em ek yalnız ed im lerin e
d eğil, istem e'sln e d e bakar.

208 fr. 57:

Evcil h ayvanların cin s olu p olm adığı vücut y a p ısın ın


m ü k em m elliğ in d en a n laşılır, in san ların so y lu o lu p o l­
m adığı İse karakterlerinin iyi bir y o l İzlem esind en .
DEMOKRİTOS 205

Bilge

209 <Thrasyllos'un hazırladığı listede D em okritos'un eserlerinden biri "Bilgelerin

Haleti Ruhiyesi" adım tadıyordu.>

210 fr. 48:

İyi in sa n kötülerin serzen işlerin e kulak asmaz.

2. S o sy al Etik
a. Yurttaşları H akkında D üşünceleri

211 fr. 88:

H aset in sa n , k işisel d ü şm a n ıy m ış g ib i k en di ca n ın ı
yakar.

212 fr. 245:

B irbirlerine zarar verm ed ikleri sü rece b ireylerin is ­


ted ik leri gib i y aşam aların ı yasalar en g ellem ez. A ncak
haset, yurttaşlar arasındaki çek işm elerin kaynağıdır.

213 fr. 96:


<Edim lerl sırasında> ö c alm ayı h esab a katan k işi d e­
ğ il, h içb ir art n iy et gü tm ed en iyilik yap m ayı isteyen in ­
sa n hayırseverdir.

214 fr. 103:

K im seyi sev m ey en in sa n başkaları tarafından da s e ­


vilm ez.

215 fr. 107'a:

İn san b aşkaların ın b a şın a g e le n felak ete gü lm em cli,


on lara acım alıdır.
206 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

¿ İŞ fr 293:

K o m şu su n u n b a şın a g elen felak ete se v in en ler kade­


rin s ille s in in h erk ese isabet ed eb ileceğ in i bilm ezler; ü s­
telik o n la r k en di yaşam larından da zevk almazlar.

217 fr. 255:


Eğer ze n g in ler y o k su l <yurttaşlarına> öd ü n ç verm e­
y e, g e n e l olarak yard ım etm ey e v e iyilik te bulu nm aya
yan aşırlarsa, o zam an bu davranış <onlarla> aynı duy­
gu ları p aylaştıkları, onları y a ln ız bırakm adıkları, h er­
k e s in b ir b lr ly le arkadaş old u ğ u , k a rşılık lı yard ım ın a
k oştuğu, yurttaşların birlik için d e yaşadığı v e sayılm aya­
ca k kadar yararlı son u çlar eld e ed ileceğ i <gerçeğinl> de
içerir.

218 fr. 26i:


İn sa n h ak sızlığa uğrayan k işiy e gü cü y ettiğin ce yar­
d ım etm eli v e se s çıkarm adan seyretm em elid ir. Çünkü
b ö y le b ir davranış b içim i İyidir, doğrudur, tersi ise d oğ­
ru d eğildir, yüreksizliktir.

219 fr. 270:


K ö lelerin i o rgan ların gib i k u lla n , b irin i b ir iş için ,
d iğerin i başka İş için.

220 fr. 92;

İn sa n k e n d isin e ya p ılan iy ilik leri sa d ece fazlasıyla


m ukabelede bulunm ayı düşü n erek kabul etm elidir.

221 fr. 193:

F erasetin b elirtisi e li kulağın da o la n h akaretten sa­


k ın m ak tır, ah m a k h ğ ın k i is e m aruz k alın an h akaretin
Öcünü alm am aktır.
DEMOKRİTOS 207

b. Kadın, Evlilik v e Aile Üstüne

2 22 İr. 110:

Kadın ço k k onuşm am alı. Zira bu p ek h o ş olm az.

223 fr. 273:


K adın k ötü lü k tasarlam aya erk ek ten d aha fazla d ü ş­
kündür.

224 fr. 111:

K ad ın ın h ü k m ü altın a g irm e k b ir e rk e k iç in e n b ü ­
y ü k yü z k arasıd ır.

225 fr. 274:


Az k on u şm ak kadın ın süsüdür; ayrıca sü sle rin in sade
olm ası da o n a yakışır.

226 Clemens, Karışık Yazılar II 138 = 68 A 170:

Demokritos evliliği ve çocuk sahibi olm ayı reddediyor,


çünkü buradan hoş olmayan pek çok şey m eydana çıkarmış
ve bu yüzden insan daha gerekli işlerden alıkonurmuş.

227 fr. 275:


Çocuk b ü y ü tm ek g ü v en li b ir iş değildir; y olu n d a g i­
d erse o zam an in sa n öm ü r b oyu m ücadele ed er v e sık ın ­
tı çeker; yolu n d a g itm ezse b u n u n açacağı dert başka şe y ­
lerin getireceği dertlerden fazla olur.

228 fr. 276:


Çocuk sa h ib i o lm a k b ana p ek iyi b ir ş e y gib i g e lm i­
yor. Çünkü burada ço k büyük tehlik eler v e dertler görü ­
yoru m , b u n a k arşılık en d er olarak b ir kazanç, h em de
ço k küçük v e ön em siz.
208 SOKRATEŞ'TEN ÖNCE FELSEFE

229 ir. 2- ~

Kim b ir o ğ u l sa h ib i olm ak istiyorsa d o stla rın ın ç o ­


cu k ların d an b ir in i evlat ed in erek b u n u iyi b ir şek ild e
sağlayabilir. O zam an d iled iği gibi b ir oğu la sa h ip olur.
Çünkü isted iğ i gib i b irin i seçeb ilir. Ve o n a kim uy­
gun g eliy o rsa o ilk ö n c e doğal k abiliyetin e göre k en d i­
n i geliştireb ilir. Bu ço k büyük bir farktır: Bu durum ­
da b irço k ç o c u k arasından g ö n lü n e g ö re n a sıl b irin i is­
tiyorsa o n u se ç m e olanağın a sahiptir. Ama çocuk k en ­
d isin d en o lu rsa teh lik e h iç ek sik olm az. Çünkü bir
kez d oğm u ş o la n b u çocu k la y etin m ek zorunda ka­
lır.

230 İT. 278:

İn sanlar ço c u k y a p m an ın , doğal v e ço k esk i bir yasa­


ya göre zo ru n lu öd evler arasında yer aldığı v eh m in e ka­
pılıyorlar. Ö teki can lı varlıklarda da durum un b ö y le o l­
duğu g ö rü lü yor. Çünkü d oğal itki son u cu h e p si bun d an
h erh an gi b ir yarar u m m adan yavruluyor. O ysa tam ter­
sine: Yavrular bir kez dünyaya g elin ce çalışıp d id in iyor­
lar, o n la rı elle r in d e n g eld iğ i kadar İyi b esliyorlar, kü ­
çü k ken ü stlerin e titriyorlar ve b aşların a b ir şe y gelirse
üzülüyorlar. Ruh sa h ib i h er varlığın d oğal İçgüdüsüdür
bu. İnsanlarda ise, çocuklardan b elli b ir yarar sağlanm a­
sı g erek tiğ in i d ü şü n m ek doğrusu o lağan b ir h ale g e l­
miştir.

c. Dostluk

231 fr. 99:


Bir tek iyi dostu olm ayan k im sen in yaşam ı değer taşı­
maz.
DEMOKRİTOS 209

232 fr. 1(P:


D ost d iy e kan bağı o la n insan lara değil, n e y in <ger-
çekten> yararlı o ld u ğu k on u su n d a fikir b irliği e d en lere
denir.

233 r. 186:
H em fikir olm ak d o stlu k yaratır.

d. D evlet ve H ukuk

234 fr. 252:

B ütün işler ara sın d an d evlet işle r in i, y a n i o n u n iyi


bir şek ild e n a sıl y ö n etilec eğ i k on u su n u ilk sıraya alm ak
gerekir. Ne hukuk v e adalete ters d üşecek şek ild e an la ş­
m azlık çıkarm alı n e d e kam u y aran aley h in e güç k ullan ­
m aya y elten m elid ir. Çünkü iyi y ö n e tile n b ir d ev let e n
m ü k em m el kurum dur; h e r şe y b u n u n için d e y er alır: O
g elişirse h er şe y gelişir; çök erse h er şe y çöker.

235 fr. 287:


T opluluğun sık ın tıy a d ü şm esi b lreylerin k ln d en daha
kötüdür; çü n kü o zam an yard ım um udu da kalm az.

236 fr. 253:


Başka şey lerle uğraşıp k en d i işlerin i savsaklam ası y e ­
ten ek li yurttaşların yararına değildir. B öyle bir durum da
k en d i İşleri k ötüye gider. Ama d evlet işleri ih m a l ed ilir­
s e in sa n ın adı k ötü ye çıkar, hatta çalıp çırp m asa v e b aş­
ka suçlar işle m e se b ile. G örevini ih m a l etm ey en y a da
su ç İşlem ey en b ir k im se iç in de a d ın ın k ötü ye çık m a,
hatta cid d i zararlara uğram a teh lik esi vardır. Çünkü h a­
ta yapm am ak eld e d eğildir, am a İnsanlar b un u k olay k o ­
lay bağışlam az.
210 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

J .C fr. 254:
Y üksek m ev k ilere g eç en kötü yurttaşlar bu m akam a
n e kadar layık d eğillerse k en d ilerin i o kadar gü ven li h is­
sed erler, ahm aklıkları ve küstahlıklarıyla o kadar ço k ş i­
şin irler.

e. Yasaların Anlamı

238 fr. 248:

Yasa in sa n la rın yaşam ına refah getirm ek ister. Ancak


in s a n refaha kavuşm ayı arzu ed er se m ü m k ü n olur bu.
Çünkü yasa, k en d isin e İtaat ed e n le r e n e kadar kusursuz
oldu ğu nu kanıtlar.

239 fr. 251:


D em o k ra sid e y o k su llu k çek m ek , efen d iler in h iz m e­
tin d e sö zü m o n a "mutlu" olm ak tan ço k daha iyidir, tıpkı
özgürlüğün k ö lelik ten daha iy i olm ası gibi.

240 fr. 249;


İçsavaş h er ik i taraf için d e b ir felakettir. Zira y en en
d e y e n ile n de ayn ı şek ild e te le f olur.

241 fr. 250:


Büyük işler, hatta d evletler arası savaşlar da sad ece
h erk esin b irlik İçinde o lm asıyla yap ılab ilir, başka türlü
d e ğ il

242 fr. 257:

Bazı h a y v a n la n öldürm e ya da öldü rm em e konu su na


g elin ce: Zararlı hayvanları ö ld ü ren ceza görm ez. Onları
hayatta bırakm aktansa öld ü rm ek toplum a iyilik yapm ak
dem ektir.
DEMOKRİTOS ¿11

2ı3 fr. 258:


Yasaya aykırı olarak zarar veren h er hayvanın , hangi
durum v e k oşuld a olursa olsu n , öld ü rü lm esi gerekir. Bu­
nu y erin e g etiren k işi d evletler n ezd in d e d ah a ço k say­
gınlık, hak, g ü v en v e o n u r kazanır.

244 fr. 259:


N asd k i zararlı h ayvanlara v e haşarata karşı yasalar
m evcutsa, k anım ca insanlara da aynı şek ild e davranm ak
gerekir. Atalardan kalan yasalara göre, y a sa n ın <açık se-
çik> yasaklam adığı h er durum da devlet d üşm anların ı ö l­
dürm e iz n i vardır. Ama bu tür yasa d ışı b ir infazı ü lk e­
n in kutsal m evk ileri, anlaşm alar ve antlar yasaklıyor.

245 fr. 260:

Bir y o lk e se n i y a da k orsan ı öld ü ren b ir k im se, bunu


ister k en d i e liy le y a p m ış ister b u n u n iç in em ir verm iş
ya da b ir m a h k em e k aran b u n a y o l açm ış o lsu n , ceza
görm em elid ir.

246 fr. 262:

K arşılığ ı sü rg ü n , h ap is y a da <ağır> p a r a ce zası olan


su ç la n işle y e n le r beraat etm em eli, tersin e m ah k u m edil­
m elidir. A n c a k y a s a y a ayk ırı şekilde b ir k im se yi k azan ç
h ırsın d a n y a d a s ır f k eyfî d av ran m ak tan d o la yı b eraat
ettiren b ir k im se h ak sızlık y a p a r ve b u h ak sızlık m utla­
k a y ü re ğ in e İşlem elidir.

f. Kozmopolitlik mi?

247 fr. 247:

Bilge k işiy e b ütün dünya açıktır. A ncak so y lu bir in ­


san ın anavatanı tüm evrendir.
212 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

V Eğitim Sorunu

248 fr. 33:

D oğa İle eğ itim b elirli b ir b en zerliğe sah ip tir. Çünkü


eğitim d e in sa n ı değiştirir; am a bu d eğ işm e vasıtasıyla
<ikinci> bir d oğa yaratır.

249 fr. 59:


İnsan < ö n ced en lyl> öğren m ezse n e san at n e d e b ilim
e h il olabilir.

250 fr. 242:


B irçok k işi d o ğ a l y eten ek leri vasıtasıyla d eğil, alıştır­
m a yaparak b ecerik li h a le geliyor.

251 fr. 183:


E lbette k i a n la y ışh g e n ç le r <de> vard ır, a n la y ışsız
yaşlılar da. Çünkü b ir k im sey i an layışh k ılan zam an d e­
ğildir, vak tind e b ir eğitim v e <buna ek olarak> d oğal y e ­
tenektir.

252 fr. 53:


Sağduyu sa h ib i olm a yı ö ğ ren m em iş b ir ço k İnsan y i­
n e d e sağduyulu y a şıy o r.1.

253 fr. 56:


İyiyi v e g ü zeli idrak etm ek , eld e etm eye çalışm ak yal­
n ız d o ğ a l y e ten ek le ri n e d e n iy le b u n a e h il o la n la r İçin
sö z konusudur.

1 Demokritos, bir çeşit "içgüdü", daha doğrusu gerçek bir d uygudan dolayı sağduyulu
yaşayan birçok insanın bulunduğunu biliyor.
DEMOKRİTOS 213

254 fr. 184:

Kötülük eğilim i, kötü k işilerle sü rek li düşüp kalkm ak


yü zü nd en artar.

255 fr. 61:


D üzgün b ir karaktere s a h ip o la n İn san ların ya şa m
tarzı da düzenlidir.

E ğ itim in İlk e le ri

256 fr. 181:


Erdem konu su nd a, yasa v e baskı y o lu n u seç en le rd en
daha iy i bir eğitim ci oldu ğu nu , gü leryü zle teşvik v e ik n a
sa n a tın ı u ygulayanlar k anıtlayacaktır. Çünkü h ak sızlık
yapm aktan sad ece y asa n ed en iy le alık on an b ir k işin in
g izlice su ç İşlediği tah m in edilebilir; b u n a karşılık İyilik­
le ikn a ed ilerek ö d ev lerin i y er in e g etirm e y o lu n a so k u ­
la n b ir k im se, büyük b ir o la sılık la , n e g izli n e d e açık
açık b ir h aksızlık ta b ulunacaktır. Bu y ü zd en an layış v e
b ilg id en d olayı dürüst h arek et e d e n b ir k işin in ayn ı
z a m a n d a erkekçe v e doğru davrandığı da anlaşılacaktır.

257 fr. 185:


E ğitilm işlerin um utları, eğitim sizlerin z e n g i n l i ğ i n d e n
d aha iyidir.

258 fr. 268:

Korku sevgiye değil, dalkavukluğa y o l açar.

259 fr. 280:


İnsan serv etin d en fazla b ir ş e y h arcam aksızın ço cu k ­
larını eğitebilir v e b ö y le ce on ların m alın ı m ülkünü, k en ­
d ilerin i koruyucu bir duvarla çevirebilir.
214 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

VI. Demokritos'un Kötümser Dünya Görüşü mü?

260 fr. 108:

İy iy i arayan on u sa d ece büyük zah m etlere katlana­


rak bulur; kötü ise aranm asa b ile in sa n ın <karşısına ç ı­
kar:».

261 fr. 285:


İn san y a ln ız m ütevazı b ir servetle y e tin se v e s ır f g e ­
rekli o la n la rı sa ğ lark en a ş ın d ereced e çab alam ak iste ­
m e se b ile , y a şa m ın ço k d eğersiz old u ğu n u , k ısa sü rd ü ­
ğünü, çe şit ç e şit felaket v e sık ın tıyla yoğrulduğunu a n la­
m alıdır.

262 fr. 149:


İç d ü n ya y a d ö n ü p baktığında, m e şu m itk ilerd en v e
kötü tutkulardan o lu şa n zen gin b ir m a lzem e am barı b u ­
lacaksın.

263 fr. 198:


H ayvan ih tiy a c ın ın n e kadar o ld u ğ u n u b ilir, in sa n
bilm ez.

VII. Düşüncesinin Aristokratik Yanlan

264 fr. 49;


D eğersiz b ir k im sey e b oyu n eğm ek zorun d a kalm ak
kötüdür!

265 fr. 75:


A n layışsızlar İçin b o y u n eğm ek h ü k m etm ek ten iy i­
dir.
DEMOKRİTOS 215

266 fr. 98:


A nlayışlı bir k işin in dostluğu tüm an layışsız insan la-
rın k in d en iyidir.

267 fr. 267:

H ükm etm ek ü stü n b ir karakterin yaratdışındadır.

268 fr. 292:


A nlayışsız in san ların um utları anlam sızdır!

VIII. Etik'inin Aşırı Entellektüelci Karakteri

269 fr. 83:


Suç işlem en in n e d e n i daha iy isin i bilm em ektir.

2^0 fr. 197:


A hm aklar, rastlan tı so n u cu e lle r in e g eç en k azan ca
g ö re değişirler; am a bu tür kazançlar hakk ınd a h ü k ü m
v erm esin i b ilen İnsanlar is e fe lse fe n in sağladığı yarara
g ö re k en dilerin i değiştirirler.

271 fr. 229:


T asarruf v e ta m a h yararlı olabilir; am a fırsat d ü ştü ­
ğ ü n d e dağıtm ak da. B unun iç in zam an ın g eld iğ in i far-
k etm ek k işin in e h il oldu ğu nu gösterir

272 fr. 282:

Eli açık ve h alk d ostu oldu ğu nu gösterm ek iç in in sa ­


n ın aklını kullanarak para harcam ası yararlıdır; am a b u ­
nu ak ılsızca yap m ak to p lu m u n e se n liğ in e yarar sa ğ la ­
m ayan bir israftır.
216 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

2~3 ir. 289:


Y aşam ın zaruretlerine k en d in i uydurm ayan k işi b ir
ahm aktır.

274 ir. 290.

<K aderin sillesiy le> fe lc e uğram ış b ir ru h un alt e d e ­


m ediği acıları aklınla kov.

IX. Estetik
Şiir S a n a tı Ü s tü n e

275 fr. 17 <= Cicero, Konuşmacı Ü stüne II 194>:


— D em ok ritos ile Platon'un eserlerin d e d e yer aldığı
s ö y le n e n b ir görü şe göre-— esin le n m e d e n v e b ir n eb ze
o lsu n çılg ın lığ a 1 kapılm adan k im sen in İyi b ir ozan ola­
m ayacağını defalarca duydum .

276 fr. 18:

T anrının verdiği kutsal e sin le d olu bir o zan ın yazdık­


ları k esin lik le güzeldir.

277 fr. 21:

K en d isin e "imge" dolu b ir d eh a b a h şed ilm iş olan Ho-


m ero s m u h telif dizelerden o lu şa n m u cizevi bir yapı kur­
m uştur.

X. Kültür Felsefesi

278 D iodoros I 8:

<Diodoros aynı kaynaklara dayanarak evrenin ve canlı


varlıklann m eydana gelişlerini kısaca anlattıktan sonra şöyle
devam eder:>
1 Yani, kendinden geçm e (esrime).
DEMOKRİTOS 217

Şeylerin ilk m eydana gelişleri hakkında bize bu tür bilgiler


ulaşmıştır; ilk defa meydana çıkan insanların <önce> düzen­
siz, hayvan gibi bir varoluşa sahip oldukları anlatılır. Dağınık
bir durum da yiyecek aram ak için dolaşıyorlar, hoşlarına giden
bitkileri, ağaçlarda kendiliğinden yetişen meyvaları yiyorlardı.
Vahşi hayvanlar tarafından tehdit edildikleri zam an birbirleri­
ne yardım ediyorlardı, çünkü ortak çıkarlan gözlerini açm ala­
rına n ed en olm uştu ve korkudan dolayı bir araya geldikleri
zaman giderek birbirlerinin biçim ve dış görünüşlerini tanıdı­
lar. Ama çıkardıkları sesler m üphem ve anlaşılm az olduğu
için yavaş yavaş sözcükleri eklem lem eye, şeyleri tanımlama­
ya, adlandırmaya başladıklar ve böylece şeyler hakkında bir-
birleriyle anlaşm a olanağı buldular. Her tarafı m eskûn1 yeryü­
zünde bu tür birlikler oluşurken insanlar aynı dile sahip değil­
di, çünkü bazı <sürüler> gelişigüzel ifade etm e konusunda
anlaşmışlardı. Bu yüzden dille ilgili birçok özgülük m evcut­
muş ve ilk defa m eydana çıkan sürüler de halkların atalannı
oluşturmuş. — Ancak yaşamı kolaylaştıran buluşlar henüz ya­
pılmadığı için ilk insanlar güç bela geçiniyorlarmış: Giysisiz,
ev bark nedir bilm eden ve toprağın işlenmesiyle elde edilen
besinlerden haberi olm adan. Yabani m eyvalan toplamayı da
henüz bilmedikleri için, kıtlığa karşı saklamayı da düşünm e­
mişler. Bu yüzden kış aylarında birçoğu soğuktan ve yiyecek
bir şey bulam adığı için ölüyormuş. Bunun sonucunda kazan-
dıklan deneyim lerle git gide akıllanmışlar, kış gelince m ağara­
lara sığınmışlar ve dayanıklı meyvaları saklamışlar. Sonradan
ateşi kullanmayı öğrenip diğer yararlı aletleri de yavaş yavaş
bulunca sanatlar, zanaatlar ve topluluğun yaşamını kolaylaştı­
rabilecek diğer araçlar da bulunmuş. Bütün kazanmalarda in-
sanlann hocası ihtiyaç olmuş, bu ihtiyaç, istidatlı ve her işte
yardımcı olarak-ellere2, akla, anlayışa sahip canlı varlığa, so^

1 Yani, yaşanabilen: çünkü yeryüzü o günlerde henüz m eskûn değildi.


2 Anaxagoras’ın, insanlann elleriyle ilgili düşüncelerine karşı polemik.
218 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

m nu doğasından hareketle her tekil şeyin idrak edilişini öğ­


retmiştir.

279 <Johannes K atrarios'un ’,H erm ippos>' adlı diyalogunun son bölü m ü n d en § 13,

Diels’in D oksograflannda S. ?GII 36 vd.>:


Görünüşe göre insanın sıcaklıktaki payı bu <canlı varlık-
lardan> daha fazladır, çünkü insan bedenini oluşturan m adde
daha saftır ve fazla sıcaklık almaya istidatlıdır. Bu yüzden b ü ­
tün canlı varlıklar arasında yalnız o dik durmakta ve toprağa
çok az değm ektedir. Tanrısal bir şeyler onun içine yayılmış,
böylece ruh, akıl ve m uhakem e gücünden pay alarak evreni
araştırmıştır.

280 Tzetzes, H esiodos'un S. XIV. 13 vd.’ına K enar Notu,

Diels'in D oksograflannda:
Henüz aklı kıt ve deneyim siz olan o zamanın insanlan ne
zanaat ne tanm ne de başka bir şey tanıyordu. Hastalık ve
ölüm den de haberleri yoktu; kuru toprak üstünde yaüp kalkı­
yorlar ve başlarına ne geldiğini bilm eden ruhlarını teslim edi­
yorlardı. Yalnız kendi aralannda dostça ilişkiler kuruyorlar ve
sürüler halinde yaşamlarını sürdürüyorlardı, yiyecek aram ak
için dolaşıyorlar ve orm andaki meyvalarla, yabani otlarla b e ­
raberce besleniyorlardı. Birbirlerine yardım ederek, çıplak ve
elleri de çıplak3 olm ak üzere vahşi hayvanlara karşı savaşı­
yorlardı. Bu çıplak durum da, başlarının üstünde koruyucu bir
dam, ellerinde bir alet olm adan, — sadece günlük yiyecek­
lerini sağlamayı düşünerek— tarlalardan, orm anlardan mey-
va toplamasını bilm eden kış gelip çattığında kitleler halinde
telef oluyorlardı. Ama ihtiyaç giderek onlann hocası oluyor­
du. Ağaç kovuklan, orm anın geçit vermeyen dallan, kaya ya­
rıklan ve mağaralar birer sığınak haline geldi; sonuçta hangi

1 Yani, silahsız.
DEMOKRİTOS 219

m eyvalaıın saklanabileceğini öğrendiler, hepsini bir defada


toplayıp mağaralarına istif ettiler ve bütün yıl boyunca bunlar­
la beslendiler. Bu koşullarda, birbirlerine sevgi ve dostluk
göstererek, am a ateşin nasıl kullanılacağını henüz bilm eden
basit ve sade bir yaşam sürdüler. Başlarında bir kral ya da
efendi yoktu; savaş, zorbalık, soygun nedir bilmiyorlar, sade­
ce birbirleriyle dostluk ve özgürlük, sadelik içinde geçen bir
yaşam tanıyorlardı. Ama önceden düşünm eyi, ihtiyatlı olmayı
öğrendikten, ateşin nasıl kullanılacağını bulduktan sonra daha
sıcak, yani değerli şeylere istek duydular ve sade, özgür ya­
şam larına, varoluşlanna, dünyayı süsleyen şeyler yüzünden
sırt çevirdiler, bizim payımıza da hoş, eğlendirici, m ebzul ve
insana bir kadın gibi sokulan, ozanın kadının icat edilişi1 diye
tanımladığı lüks bir yaşam tarzına sevk edici şeyler düşüyor.

281 fr. 154 <Phutarch, Hayvanların Becerikliliği Ü stüne 20 S. 974 A>:


D em o k rito s, b iz in san lar e n ö n e m li k on u lard a h ay­
v a n la n taklit ed erek o n la rın ö ğ r e n c isi d urum un a d üş­
tük, diyor; ö rn eğ in dokum a v e d ik işte örü m cek lerin , ev
in şa a tın d a k ırlan gıçların , şark ıd a kuğu v e b ü lb ü l gib i
ötücü kuşların.

282 fr. 144 <= Philodem, Müzik Üstüne IV 31 S. 108, 29 Kemke>:

Eski düşünürler arasında ya ln ız büyük bir doğabilim -


c l olm ak la k alm ayıp ü stelik ta rih alan ın d a da b aşkala­
rın d a n daha ç o k d en eyim k azan an D em okritos m ü ziğin
y e n i bir sanat olduğunu İddia ed iyor. Bu görü şü n ü n n e ­
d e n in i de açıklıyor: Müziği yaratan ih tiyaç d eğ ilm iş, o
ilk defa b ollu k tan 2 doğm uş.

1 Kadının icat edilişiyle, kuşkusuz H esiodos’taki Pandora’nın armağanı kastediliyor


2 Sonradan m eydana çıkan refahtan (Lüks). — D em okritos "sanatları" iki gruba ayın
yor: Biri ilkçağda ihtiyaçtan doğan, diğeri ancak ilerlemiş ve incelmiş bir kültür ne
deniyle m eydana çıkanlar.
220 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

283 fr. 142 <= O lvm piodor, Platon’u n Philebos S. 242’sine. Sıallbaum>:

T an rıla rın adları da "k o n u şan im geler"m lş.


<Bkz. H iero k les, "Altın Şiir" 25:> Zeus adı d ilse l bir
sim g e v e ev ren yaratıcı tözü n yansısıdır: Çünkü şey lere
ilk defa ad v er m iş o la n in san lar, tıp kı m ü k em m e l b ir
h eyk eltraş g ib i b ilg ilerin in fazlalığından, adlar ve im g e­
ler vasıtasıyla b un ların özü n ü ifade etm işlerdir.
ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM

G enç Kuşak Pythagorasçılar

Bu bölüm de, kaynak m etinlerden ya da günüm üze ulaşan


fragm anlardan aktarılan Pythagorasçı öğretilerin, aralanndan
bazıları m odern ve güncelmiş gibi gelse de, kesinkes M.Ö. 5.
Yüzyıla ait olduklanndan kuşku duymaya yer yoktur. Ve b u n ­
lar Diels ile Kranz tarafından haklı olarak "Sokrates'ten önceki
filozoflardan kalan fragmanlar" arasına alınmıştır.
Buraya sadece en önem lilerinden birkaçını alabildiğimiz
bu genç kuşak Pythagorasçılann felsefi ve genel-bilimsel öğ­
retileri üstüne Diels'in yayımladığı kaynaklann bütününü içe­
riklerine göre şu gruplara ayınyoruz: Sayılar öğretisi, evrenbi­
lim, psikoloji, etik ve pedagoji. Sayılar ya da sayılar arası iliş­
kiler şeylerin belirleyici ve biçimlendirici ilkeleridir, diyen eski
Pythagorasçı tem el görüş burada çok genişletilmiş şekilde
karşımıza çıkar, örneğin on sayısının niteliği ve anlamıyla ilgili
özgün spekülasyonlarda, ayrıca sayılar öğretisinin, sırf m ane-
vi-ruhsal ya da etiksel kavramlar gibi sayı kavramına yabancı,
yani tam am en m atematik dışı kavramlara da uygulanışında.
Müzikte uyum kuramı ve bunun kozmik süreçlere bile uygu­
lanışı da özel bir önem taşımaktadır.
Pythagorasçı felsefede, yani sayılar öğretisinde yer alan
spekülatif öğelerin, genç kuşak Pythagorasçılann astronom i
22 2 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

ağırlıklı evren bilgisi üzerinde ne kadar büyük bir etki yarattı­


ğını, dokuzuncu ve onuncu evren cismi olarak "karşı-yeıyü-
zü" ve "merkezi ateş"le ilgili öğretileri şaşırtıcı bir biçimde
gözler önüne sermektedir. Hiçbir deneye dayanm adan çıkarıl­
mış bu garip öğreti yine de olağanüstü tarihsel bir önem ka­
zanmıştır. Çünkü bütün evren cisimlerinin çevresinde döndü­
ğü merkezi ateşle ilgili bu öğreti vasıtasıyla yeryüzü de evren­
sel dünya görüşüne göre yıldızlar arasından bir yıldız haline
gelm ektedir, yoksa o günlerde ve 2000 yıl sonra bile sanıldı­
ğı gibi evrenin m erkezinde hareket etm eden duran bir evren
cismi değil, tersine diğer gezegenler gibi o da merkezi ateşin
çevresinde dönmektedir. Böylece bilim tarihinde ilk defa yer­
yüzünün hareket ettiği varsayılmıştır. Bu kozmik düşünce çiz­
gisinde Hiketas ile E kphantosün büyük buluşları yer alır; Ni-
colaus Kopernikus bile 1543'de kaleme aldığı, dünya görüşü
tarihinde adeta çığır açan "Gök Cisimlerinin Yörüngeleri Üstü­
ne"1 adlı eserinin Papa III. Paul'e yönelik önsözünde bunlar­
dan anlamlı bir şekilde söz etm ektedir, öyle ki sözlerinin La­
tince m etinden tam çevirisini bizim de buraya almamız gerek­
mektedir: "Bu yüzden2 evren cisimlerinin hareketlerinin, üni­
versitelerde matematik hocalarının iddia ettiğinden farklı ol­
duğunu bugüne kadar başka kimsenin düşünüp düşünm edi­
ğini görm ek için elime geçen tüm felsefe kitaplarını okum a
zahmetine katlandım. Ve önce Cicero'da, yeryüzünün hareket
ettiğini söyleyen Niketas'la3 tanıştım. Daha sonra Plutarch'ta4
da bazı düşünürlerin aynı kanıyı paylaştıklannı gördüm. Böy-

1 "De revoluıionibus orbium coelesıium"


2 G ök cisimlerinin yörüngeleriyle ilgili o günkü astronom i öğretilerine güvenilmemesin-
d en dolayı.
3 K opernikus, o çağda yayım lanan C icero'nun kitaplarında H ikeas’ın adını yanlışlıkla
böyle okum uştur.
4 K opernikus bununla, şayet Plutarch'ın Samoslu Aristrach'la ilgili doksograflarım da
göz ö n ü n d e bulundurm adıysa, olasılıkla Psoydo-Plutarch'ın "Placita philosophorum "
(Aetius) adlı eserini kastediyor.
GENÇ KUŞAK PYTHAGORASÇILAR 223

lece bundan aldığım teşvikle yeryüzünün hareketliliği üzerin­


de ben de düşünm eye başladım."
Bu arada yeri gelmişken, Tannery hariç kimi m odem araş­
tırmacılar gibi Hiketas ile Ekphantos'un tarihsel kişiliklerin­
den kuşku duym anın tam am en yersiz olduğunu da belirte­
lim.
Gerçekliği bugüne kadar tartışmalı olan Philolaos'un frag­
manları üstüne de birkaç söz söylem ek gerekiyor. Diels ve
Kranz gibi ön d e gelen uzm anlar bunların (yani, fragmanlar­
dan büyük bir bölüm ünün) gerçek olduğunu kabul ettikleri
ve b en d e bu görüşe katıldığım için, sözü geçen fragmanlan
buraya almayı uygun buldum , özellikle d e içeriklerinin felsefe
ve genel olarak bilim açısından gerçekten büyük bir önem ta­
şıması yüzünden.
Tarentli Archytas üstüne ise yalnız şu kadarını söyleye­
lim; bu Pythagorasçı Platon'la yakın kişisel ilişkiler kurmuş
ve görebildiğimiz kadarıyla esas olarak matematik ve fizik­
sel m ekanik alanlannda kendini göstermiştir. Ayrıca sosyal-
politik içerikli fragmanı (fr. 3) onun düşünce tarzına tipik bir
örnek oluşturur, çünkü toprak mülkiyeti konusunda yurt-
taşlan arasında bir çeşit aritmetik eşitlik kurm ak isteyen bu
düşünür bu bakım dan da bir matematikçi olduğunu açığa vu­
rur.
Ekpantos'un filozofluğuna gelince, burada onun felsefi d ü ­
şüncelerinin kendine özgü bir eklektizm, daha doğrusu Leu-
kippos'un atom kuramıyla Anaxagoras'ın nous öğretisinin ga­
rip bir karışımı olduğunu belirtmekle yetineceğiz.
Anonim Pythagorasçıların etik öğretilerinde nihayet sırf
büyük ahlaksal bir ciddiyet değil, özellikle ölçü ve uyu­
mun her şeye egem en ilkesi de farkedilmektedir. Bilimsel
pedagojiye doğru attıkları ilk önemli adım gibi aynı şekil­
de m odern gibi görünen cinsel etikleri de kendilerine özgü­
dür.
224 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

KROTONLU PHILOLAOS
İlkeler Üstüne

1 Aetius I 3, 10 * 44 A 9-
Pythagorasçı Philolaos <ilkeler olarak> sının ve sınırsızı
benimsiyor.

2 Proklos, Platon’un Timaios I S. 176, 27'sine, Diehl <44 A 9'da>:

Tanrısal <şeylerden> değersiz olanları alt edilir ve karşıt


<ilkelerden> birleştirilmiş olan, Philolaos'un öğretisine göre
sınırlayandan ve sınırsızdan oluşan tek bir evren tamamla­
nır.

3 (fr. 1 D ):
Doğa, ev ren d ek i sın ırsızd an v e sınırlayan d an b irleşti­
rilm iştir, h e m ev ren in bütünü h em d e için d ek i tüm <te-
kil> şeyler.

4 (fr. 2 D.):
Mevcut b ü tü n şey ler in ya sın ırlayan y a da sın ırsız ya
da <aynı zam anda> h em sın ırlayan h e m sın ır sız olm ası
gerekir. A m a y a ln ız sın ırsız <ya da yaln ız sınırlayan> o l­
m ası m ü m k ü n d eğildir. Bu durum da şe y le r n e sın ır la ­
yanlardan n e d e sınırsızlardan m eyd an a g eld iğ in e g ö re
evren in v e için d ek i şey ler in h em sın ırlayan d an h e m d e
sın ırsızd a n b irleştirilm iş olduğu açıktır. B unu gerçek lik ­
teki ilişk iler d e kanıtlar. Çünkü sın ırlayan d an m eydana
g elm iş şe y le r < gerçekten de> sınırlar, sın ırla y a n ile s ı­
n ırsızd an o lu şa n la r ise h em sın ırlayan h em d e sın ır la ­
m ayandır; b u n a k arşılık sın ırsızd a n m eyd an a g elen ler
<gerçekten de> sın ırsız görünürler1.
1 Bkz. bu k onud a Diels’ın açıklaması: "Sınır (biçim) ve sınırsızlık (m adde), sayı vasıta­
sıyla kavranan gerçek, yani görülebilen şeylerin ilkeleridir."
GENÇ KUŞAK PYTHAGORASÇILAR 225

5 (fr. 3 D.):
H er ş e y sın ır sız o lsa y d ı daha b aştan itibaren h içb ir
b ilgi n e sn e si m evcut olm azdı.

I. Sayılar Öğretisi

6 İzmirli T heon S. 20, 19 Hiller = 44 A 10:

Archytas ile Philolaos hiç fark gözetm eden bir'i m onat,


monatı da bir diye tanımlıyorlar.

7 Lukianos, D ans Sırasında Sürçme Ü stüne 5 * 44 A 11:


Kimileri — onlara g ö re1 en büyük yemin olan2 — , en yet­
kin olduğuna inandıkları sayıyı, yani on sayısını m eydana ge­
tiren "dörtlükMü 3 d e sağlığın ilk nedeni diye öne sürm üştür.
Philolaos da bunlar arasında yer alır.

8 Jamblich, Teolojik Sayı Öğretisi S. 82, 10 d e Faleo = 44 A 13:


Xenokrates'ten önce akadem i başkanlığında Platon'un ha­
lefi ve kızkardeşi Potone'nin oğlu olan Speusippos, özel bir
gayret gösterilerek yapılan Pythagoras tartışmalarından, özel­
likle de Philolaos'un eserlerinden hoş bir kitapçık m eydana
getirmiş, buna "Pythagorasçı Sayılar Üstüne" adını vermiştir.
Kitapta, başlangıçtan yarısına kadar, önce ayrıntılarıyla şu sa­
yılan ele alıyor: Çizgilerle, çokgenlerle ve her çeşit düzlem le
ilgili ve de katı cisimlerle ilişkisi olan sayılar; sonra da evrenin
öğelerine isnat edilen beş figürden4, bunların özgülüklerin­

1 Pythagorasçılar,
2 Bu yem in şöyle: "D urm adan fışkıran doğanın ve kökünün kaynağını içeren dörtlük'ü
soyum uza devretm iş olan o n u n <yani, Phythagoras’ın> adına hayır."
3 Tetrakds.
4 Pythagoras'a göre beş geom etrik cisim den, yani küpten toprak, piramitten ateş, okla
eder'den (sekiz eşk en ar üçgenle sınırlı cisim) hava, ikosaeder'den (yirmi yüzeyli kris­
tal) su, dodek aed er'd en (oniki yüzeyli cisim) evren b ü tü n ü n ü n küresi m eydana gel
inekledir.
226 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

den ortak ilişkilerinden, <aralarındaki> benzer ve benzer ol­


mayan koşullarla durum lardan söz ediyor. Kitabın ikinci yarı­
sını da on sayısına ayırıyor ve kozmik yaratılışlar1 için ken­
dinden (ve <yalnız> bizim kanılanmız ve fikirlerimizden dola­
yı değil) adeta sanat eseri gibi bir ilk imge olan ve en yetkin
örnek olarak evrenin bütününü biçimlendirici tannnın gözü
önünde duran onu bütün şeylerin en doğalı ve en yetkini di­
ye gösteriyor. Speusippos o n u n hakkında şunları söylüyor:
"Oysa on yetkin bir sayıdır ve biz <insanlar>, Grekler ve akla
gelen çeşitli şekillerde sayı sayan halklar, bu sayıda haklı ola­
rak ve tam am en doğal bir şekilde birbirimizle karşılaşırız, ama
bunu bilerek yapmayız. Çünkü o, böylesine yetkin bir sayıda
bulunm ası olağan sayılan birçok özelliğe sahiptir; başka bir­
çok özellik ise özgül bir şekilde kendisine ait değildir; ama
yetkin bir sayı olarak bunları <da> içerrmesi gerekir. Önce bir
çift sayı olmak zorundadır, ki böylelikle tek ve çift sayıları eşit
tarzda içerebilsin, yoksa eşit olmayan faktörlerden çıkan so ­
nuçları değil. Zira tek sayı her zaman çift sayıdan önce geldiği
için, sonuncu sayı çift olmasaydı, öteki daha fazla olacaktı. Bu
yüzden ilk ve bileşik olm ayan2 sayılarla ikinci ve bileşik sayı­
ları eşit tarzda içermesi gerekir. Ne ki bu durum on sayısında
söz konusudur, on sayısından küçüklerde ise değildir, buna
karşılık on'dan büyük sayılarda (örneğin oniki ve bazı birkaç
sayıda) da görülür, ama b unlann asalsayısı yine on sayısıdır.
İşte bu özelliğe sahip olan on sayısı, yine bu özelliğe sahip
ötekilerin ilki ve en küçüğü olarak belli bir yetkinlik gösterir
ve bu da deyim yerindeyse ona özgüdür, yani ilk defa on sa­
yısında bileşik olm ayan ve bileşik sayılar eşit miktarda yer
alırlar."3

1 Evren cisimleri.
2 Asalsayılar.
3 Yani, "bileşik olmayan" 1, 3, 5, 7 ve "bileşik" 4, 6, 8, 9-
GENÇ KUŞAK PYTHAGORASÇILAR 227

9 fr. 4:
Ve İdrak ed ilen h er şey i gerçek ten sayı İçerir. Zira sa­
yı olm ad an b ir şe y i d üşü n ced e kavram ak ya da idrak et­
m ek m ü m k ü n değildir.

10 fr. 5:
Sayı, tek v e çift olm ak ü zere ik i ö zg ü n b iç im e sa h ip ­
tir. Bu ik isin in karışım ından m eydan a g elm iş o la n üçün-
cü sü İse çift-tek sayıdır. Bu iki b iç im in h er b ir in in bir­
ç o k figürü m evcuttur, b u figürler şey ler in k en d isi tara
fın d an sezdirilir.

11 fr. 8:

Bir, h er şey in İlk nedenidir.

12 fr. 11:
Sayın ın etk isi v e özü o n sayısın d a b u lu n an gü ce göre
ölçü lm elid ir. Zira o yücedir, y etk in v e etk ileyicid ir, kut­
sa l v e tan rısal yaşam ın , in san y a şa m ın ın ilk n ed en i, y o l
g ö stericisid ir. O katılır ...1 o n s a y ısın ın da gücü. Bu o l­
m adan h er şe y sın ırsız, b elirsiz v e m üphem dir; zira sayı­
n ın d oğası, in sa n a b ilm ece gibi g e le n ve b ilin m ey e n h er
şe y i id rak ettirir, y o l g ö sterir v e öğretir. Eğer sayı ve
o n u n ö zü olm asayd ı, şey ler İster k en d isiy le ister başka­
larıyla ilişk isin d e o lsu n k im se iç in açıldığa kavuşm azdı.
Ama sayı h er şey i in sa n ın ru hunda algı ile bağdaştırarak
v e "gök ölçü sü" n ün z d oğasın a g ö re on lara c is lm s e l bir
varoluş kazandırarak, h er b iri k en d i b aşın a olm ak üzere
h e m sın ır sız h em de sın ırlı şey ler in ilişk ilerin i ayırarak
k avranabilir ve b irb irin e uygun h ale getirir. Sayının d o­
ğ a sın ın v e gü cü n ü n etkilerin i y aln ız tanrılar dünyasında

1 M etindeki boşluk nedeniyle tüm cenin anlaıru belirsiz.


2 Gnomon.
228 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

d eğil, h er yerd e in sa n ların b ütün işlerin d e ve sö z le r in ­


de, tek n ik çalışm alarda v e m üzikte d e görm ek m ü m k ü n ­
dür. S ayın ın doğası aldatm aya izin verm ez, aynı şek ild e
uyum da. Zira bu1 onlara yabancıdır. Aldatm a ve h aset
sın ır sız ın v e idrak ed ilem ey en in , akıldan yo k su n o la n ın
d oğ a sın d a b ulunur. Aldatm a h içb ir k o ş u l v e durum da
sayıya n ü fu z etm ez; zira aldıtm a sa y ın ın d oğasın a d ü ş­
m andır v e k in besler; gerçek İse sa y ın ın c in s in e özgüdür
v e yaratılışındadır.

13 Jam blich, Teolojik Sayı Öğretisi S. 74, 10 de Falco <N ikom achos'tan> » 44 A 12:

Ama Philolaos, üçe ayrılmış olan2 matematiksel niceliğin


dört sayısında <temellendirildiğini > söylüyor; doğada görül­
düğü gibi nitelik ve renk beş sayısında, ruhlandırm a altı sayı­
sında; akıl, sağlık ve kendi deyimiyle "ışık" yedi sayısında. Ar­
dından sevgi, dostluk ve niyetin sekiz sayısına dayanarak şey­
lere pay edildiğini ekliyor.

II. Uyum Üstüne

14 (= fr. 6 D.):
D oğa v e uyum da durum şöyledir: Ş eylerin eb ed i o la n
özü v e d o ğ a n ın k en d isi İnsani değil, tan rısal idraki g e ­
rektirir, h e le tem elin d e evren i olu ştu rm u ş, h em sın ırla ­
yan h em d e sın ırsız o la n şey ler in ö zü b ulu nm adığın da,
m evcut h erh a n g i bir şe y i e n azın dan farkedem ed iğim iz
zam an d aha da ço k gerek tirir. Ama te m e ld e b u lu n an
<ikl> ilk e b en zer v e y a k ın olm ad ığı İçin, h an gi tarzda
gerçek leşm iş olursa o lsu n u yum iş e karışm asaydı b u n ­
lardan b ir ev ren in m eydan a g elm esi m üm kün- olm azdı.

1 Aldatma.
2 Çizgi, yüzey ve cisimlere göre.
GENÇ KUŞAK PYTHAGORASÇILAR 229

U yum un b en zere v e yak ın a ih tiyacı yoktu; am a b en zer


o lm a y a n ın , b ir b ir in e y a k ın o lm a y a n ın v e a y n ı tarzda
d ü zen len m iş o la n ın bu tür b ir uyum vasıtasıyla b irleşti­
rilm esi, b ir ev ren için d e tutulm ası gerekiyordu.
"Uyumun h a c m i (o k ta v 1:2) kuart'ı (3 :4 ) v e kent'i
(2:3) kapsar. A m a k en t kuart'tan b ir tam ses (8 :9 ) daha
büyüktür. Zira Ilypâte'tan (E) Mése'e (A) kadar b ir kuart,
M ése'ten Néte'e (E ) kadar b ir k en t, N éte'ten Trite'e (H )
kadar b ir kuart, T rite'ten (H ) H ypâte'a (E) kadar b ir
kent'tir. Trite (H ) ile M ése (A) arasında b ir ta m ses var­
dır. Kuart ise 3:4, k en t 2:3, oktav 1:2 ora n ın a sah ip tir.
B öylece oktav 5 ta m ses v e 2 ya rım sesten , k en t 3 tam ses
v e b ir y a n m se ste n , kuart 2 tam ses v e bir y a rım se sten
oluşur."

15 fr. 10:
Uyum karışıkların b irliği v e tezatların im tizaç etm esi­
dir.

Evrenbilim

16 fr. 7:
İlk olarak birleştirilmiş olana, kürenin1 ortasındaki Bir'e
"ocak" deniyor.

17 Aetius II 7, 7 = 44 A 16:

Philolaos'un iddiasına göre, ortadaki ateş2 <evrenin> m er­


kezinde bulunuyorm uş; o buna "evren bütününün ocağı",
"Zeus'un evi", "tannlann anası ve sunağı", "doğanın beraberli-

1 Evren küresi. ’Bir’* ile merkezi ateş kastediliyor. "Ocak" diye evren b ü tü n ü n ü n m e rta
zi tanımlanmıştır,
2 Merkezi ateş
230 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

ği ve ölçüsü" diyor. Ayrıca en üstte <evreni> çevreleyen1


ikinci bir ateşin varlığını kabul ediyor. Ama önce doğanın or­
tası varmış; bunun çevresinde on tannsal cisim dönüyorm uş:
<Sabit yıldızlar küresinden sonıa> beş gezegen2, sonra güneş,
bunun altında ay, ayın altında yeryüzü, onun altında karşı-
yeryüzü ve bütün bunlardan sonra <evrenin> m erkezindeki
ocağın yerini alan ateş3 geliyormuş. İçinde öğelerin katışıksız
bir şekilde yer aldığı çevreleyenin en üst kısm ına Olympos
diyor; güneş ve ayla birlikte beş gezegenin yer almış olduğu,
Olym pos'un yörüngesinin alt bölgesine de kozmos; bunların
ve ayın altındaki, yeryüzünün çevresindeki, değişmeyi seven
oluş'un bulunduğu bölgeye gökyüzü adını veriyor. D üzen
bölgesine ait yüksekteki şeylerden bilgelik d oğup gelişiyor-
muş, oluş bölgesindeki düzensizlikten de "erdem"; ilki yetkin,
öteki değilmiş.

18 Aetius Di 11, 3 <T heophrast’tan> = 44 A 17:


Pythagorasçı Philolaos ortadaki ateşi (çünkü bu evren b ü ­
tününün ocağıymış), ikinci olarak karşı-yeryüzünü, üçüncü
bunun karşısında bulunan ve birlikte hareket eden, <tarafı-
mızdan> m eskun yeryüzünü varsayıyor. Bundan dolayı karşı-
yeryüzündeki <varlıklar> yeryüzündeki <insanlar> tarafından
görülmezmiş.

19 Bkz. Aeıius II 4, 15 ve Stobaeus, Egloglar 1 21, 6 d <44 A 17'de>:

<Evrenin> sevk ve idaresi, evren oluşturucu tannnın evren


bütünün küresine bir gemi omurgası gibi sağlam bir temel
olarak verdiği merkezi ateşin içinde bulunuyormuş.

1 Sabit yıldızlar göğü.


2 Satürn, Jüpiter, Mars, Merkür, Venüs.
3 Merkezi ateş.
GENÇ KUŞAK PYTHAGORASÇILAR 231

20 Aetius II 20, 12 = 44 A 19:

Pythagorasçı Philolaos güneşin cam gibi bir <cisim> oldu­


ğunu, kozmostaki ateşin yansısını aldığım, ama bize ışık ve ısı
aktardığını öne sürüyordu, böylece belli bir anlam da iki gü­
neş mevcutmuş, biri gökyüzündeki ateşli <töz> ve öteki bun­
dan ileri gelen, her çeşit yansıma nedeniyle ortaya çıkan, ateş
türünden <sahte bir oluşum>, am a aynadan çıkan, bir yansı­
ma vasıtasıyla bize yayılan ışın da hesaba katılmak istenmedi­
ği takdirde. Çünkü biz buna da güneş diyoruz, adeta bir ha­
yalin hayali.

21 Aetius II 30, 1 - 44 A 20:

Aralannda Philolaos'un da bulunduğu birkaç Pythagorasçı


ayın yeryüzüne benzediğini iddia ediyor, çünkü o, bizim yer­
yüzü gibi çepeçevre m eskunm uş, ama daha büyük ve daha
güzel canlı varlıklar ve bitkilerle. Aydaki canlı varlıklar <biz-
dekinden> onbeş defa daha büyükm üş; onlar hiç ifrazat çı-
karmıyorlarmış ve <orada> gün <bizdekinden> onbeş defa
daha uzunmuş.

22 D iogenes Laertius VIII 64 - 44 A 1:

<Philolaos> her şeyin zorunluk ve uyum dan dolayı vuku


bulduğu kanısında, yeryüzünün daire şeklinde hareket ettiği­
ni ilk defa o iddia etmiş; başkaları bunu Syrakuslu Hiketas'ın
öne sürdüğünü söylüyor.

23 Aeıius İÜ 13, 1 vd. * 44 A 21 «Y eryüzünün Haraketi Üstüne>:


Bazı filozoflar yeryüzünün hareket etm eden yerinde dur­
duğunu söylüyor; Pythagorasçı Philolaos ise onun ateşin 1
çevresinde daire şeklinde hareket ettiğini iddia ediyor, hem
de güneş ve aya benzer bir tarzda eğik konum daki bir daire
şeklinde.

1 Merkezi ateş.
232 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

24 Censorin 18, 8 = 44 A 22:

Pythagoıasçı Philolaos’a göre 69 <olağan> yıldan oluşan


bir "yıl" daha varmış; bunda 21 artık ay bulunuyormuş.

25 Censorin 19, 2 = 44 A 22:

Philolaos'un dediğine göre doğal yılda 364 V 2 gün varmış.

26 Aetius D 5, 3 = 44 A 18:

Philolaos'un iddiasına göre kozmos iki kez son bulurmuş,


biri gökyüzünden dökülen ateş, diğeri yıldızlann dönm esin­
den dolayı dökülen aydaki su yüzünden. Bu suyun buharlaş­
ması kozm osun besiniymiş.

Psikoloji

27 fr. 14:
Eski teo lo g la rla k a h in ler d e ru h u n b elirli b ir ceza
h ü k m ü n d en d olayı b e d e n le bir araya k oşuld uğu n u v e
b ir m ezar g ib i b ed en e göm ü ldü ğü nü doğruluyorlar.

28 fr. 15:
Biz İ n s a n l a r bir çe şit tutuklu olu p tanrıların m alların­
dan sad ece b ir tanesiyiz.

29 Macrobius, Scipio'nun Rüyası I 44, 19 ■ 44 A 23:

Pythagoras ile Philolaos ruhun bir uyum olduğunu ileri sü­


rüyor.

30 Aristoteles, Ruh Üstüne I 4. 407 b 27 vd. = 44 A 23:

Ruh konusunda bir başka kanı daha aktarılmıştır; zira


ruhun bir çeşit uyum olduğu iddia ediliyor.-Çünkü uyum da
karşıt <güçlerin> bir karışımı ve birliğiymiş ve beden karşıt
<maddelerden> birleştirilmiş.
GENÇ KUŞAK PYTHAGORASÇILAR 233

Bilgi Kuramı

31 Sextus Empiricus III 192 = 44 A 29:

Pythagorasçılar bilginin ölçütü logos'tur diyor, am a genel


olanı değil, Philolaos'un da iddia ettiği gibi bilimlerle <meşgul
olm aktan> doğan <logos>, ve evrenin doğasını gözlemlediği
için o n u n bilimlere belirli bir yakınlığı varmış, çünkü benzer
olan, doğası nedeniyle benzer olan tarafından idrak edilirmiş.

Etik

32 fr. 9:
... d o ğ a l olarak, y o k sa <lnsanların> k u r a l l a r ı y ü zü n ­
d en değiL

33 fr. 16 <Aristoteles, Eudem os'un Etik'i II 8. 1225 a 30 vd.>


bu yüzden belirli tasanmlara ve tutkulara hakim değiliz,
aynı şekilde bu tür tasarımlardan ve düşüncelerden dolayı
bulunduğum uz <bazı> davranışlara da, çünkü Philolaos'un
dediği gibi, "bizden güçlü olan b elirli d üşü n celer vardır."

TARENTLİ ARCHYTAS

1 fr. 1:

M atem atikçiler b ana m ü k em m el b ilgiler kazanm ış gi­


b i g e liy o r v e şe y le r i g erçek lik tek i b iç im le r iy le doğru
kavram ış olm aları b ir m u cize d eğildir. Çünkü evren bü ­
tü n ü n ü n d o ğ a sı h ak k ın d a doğru b ilg ile r kazandıkları
iç in , şe y le r in n itelik ler in i d e doğru kavram ış olm aları
ç o k d oğald ı. Bu y ü zd en b iz e y ıld ızla rın h ızı, d oğu ş ve
batışları hakkında seçik b ilgiler aktardılar v e aynı şe k il­
d e g eo m etr i, aritm etik, gök k ü reler v e h iç de az olm a ­
m ak ü zere m üzik hakkında da. Zira bu b ilim ler blrblrlc-
234 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

rin e ç o k y a k ın görünüyorlar. Çünkü b u n lar varo lan ın


b irb irin e ço k yak ın ilk b içim leriyle1 m eşgu l oluyorlar.

2 fr. 4 <Stobaeus’ian I pr. 4 S. 18. 8 W.):


Ve a ritm etik b ilg i b a k ım ın d a n d iğ er b ilim le r d e n
ö n em li farklılıklar gösteriyor, ama geom etrid en de, çü n ­
kü o iste d iğ in i <bundan> daha se ç ik b ir şek ild e açıkla­
yab iliyor ... Ve g eo m etrin in tekrar y etersiz kaldığı yerde
aritm etik k anıtlar g ö steriy o r v e b iç im lerle ilg ili b ir b i­
lim varsa, b içim leri d e a ç ık lıy o r ...

3 fr. 3 <Stobaeus'tan Fİ. IV 1, 139 H.; tik Paragraf Jam blich'te de, G enel Matematik
Bilimleri Ü stüne 11 S. 44, 10 Festa, Archytas'ın M atematik Ü stüne adlı eserinden>:

İn sa n ın b ilg ilen m esi, b ilm ed iği ş e y i b ir b aşk asın d an


ö ğ re n irse ya da k en d i b ulursa m üm kündür. Ö ğren m ek
b aşka b iri vasıtasıyla v e b aşk asın ın yard ım ıyla, b ulm ak
İse in sa n ın k en d isi tarafından ve k en d i gü cü n d en d olayı
gerçek leşir. Ama aram adan bulm ak h e m zordur h e m de
en d er görülür; o y sa İnsan ararsa bu um u t verici v e k o ­
lay olur; n e ki aram ayı b ilm eyin ce b u lm ak m ü m k ü n d e­
ğildir.

4:
Makul şek ild e d üşü n üp taşındırsa tezat uzlaştırır, im ­
tizaç İlerletir. Çünkü bu durum da zarara girm ek 2 sö z
k on u su d eğildir, tersin e eşitlik eg e m en olur. Zira karşı­
lıklı y ü k ü m lü lü k lerim iz k onu su n d a b ö y le an laşırız. Bu
tür bir an laşm adan d olayı yoksullar zen g in lerd en kabul
ed erler v e zen g in ler d e ihtiyacı o lanlara verirler, iki ta­
raf da b ö y le lik le eşit şeylere sah ip olacaklarına inanır.
Bu şek ild e ö rn ek ve ayakbağı olan bu karşılıklı anlaşm a

1 Sayı ve nicelik kastediliyor.


2 Taraflardan birinin.
GENÇ KUŞAK PYTHAGORASÇILAR 235

doğru ö lçü p b iç m e sin i b ile n le r in h ak sızlık y a p m a m ası­


n a n ed en olur ve on ları h esa p verm e vakti g e lin c e g izle­
n e m e y e c e k le r in e in a n d ırır. B unu an la m a y a n la rı ise,
hak sız davrandıklarını açığa vurarak <fazladan> h ak sız­
lık yapm aktan alı koyar.

SYRAKUSALI HIKETAS İLE EKPHANTOS

I. Hiketas

1 Cicero, Academica priora II 123 = V. S. 50 No. 1:

Theophrast'ın dediği gibi, Syrakusalı Hiketas <sabit yıldız­


l a t göğünün ve d e güneşin, ayın, yıldızların1, genel olarak
tüm evrenin yüksekte hareketsiz durduğu ve yeryüzünden
başka hiçbir evren cisminin hareket etmediği görüşünü savu­
nuyor. Yeryüzü büyük bir hızla kendi ekseni etrafında d ö n ­
düğü için, kendisi durup gökyüzü hareket etseydi m eyda­
na çıkacak durum gibi, aynı fenom enlere2 ned en oluyor­
muş.

2 Aetius III 9, 1 vd. = V. S. 50 No. 2:

Thales ve izleyicileri sadece bu tek yeryüzünün m evcut ol­


duğu görüşündeler; Pythagorasçı Hiketas ise iki, yani bizim
yeryüzü ile karşı-yeryüzünü varsayıyor.

II. Ekphantos

1 Hippolylos I 15 = V. S. 51 No. 1:
Syrakusalı Ekphantos adında biri, şeyler hakkında doğru
bilgiler elde etm enin m üm kün olmadığım, ama onlann sınır-

1 Yani, gezegenler.
2 G ökyüzünde.
236 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

lanabileceğini1 iddia ederek <onlar hakkındaki> kanısını ifade


etmiştir. İlk cisimler ise bölünm ezm iş ve aralannda üç fark var­
mış: Büyüklük, biçim ve güç; bunlardan da algılanabilen şeyler
m eydana gelmiş. O nlann2 miktarı sınırlı olup sonsuz değilmiş.
Ama cisimler3 ağırlıktan ve <dıştan gelen> bir çarpm adan değil,
onun akıl ve ruh diye tanımladığı tanrısal bir güçten dolayı hare­
ket ediyorm uş. O bunun yansısına evren diyor; bu evren tannsal
güçten dolayı küre biçimini almış.
Yeryüzü, yani evrenin ortası ise kendi m erkezinde, <batıdan>
doğuya doğru hareket ediyormuş.

2 Aetius I 3, 19 - V. S. 51 No. 2:
Pythagorasçılardan Syrakusalı Ekphantos'un savına göre, <gö-
rülebilen> bü tü n şeylerin <ilkeleri> bölünm eyen cisimler ve boş­
lukmuş. Zira Pythagorasçı monatların cisimsel3 olduklarım ilk
defa o ileri sürmüştür.

3 Aetius II 1, 2 B V. S. 51 No. 3:

Thales, Pythagoras, Em pedokles, Ekphantos ve Parm enides


bir tek evrenin olduğunu öne sürüyor.

4 Aetius II 3, 3 = V. S. 51 No. 4:
Ekphantos evrenin atom lardan m eydana geldiğini, am a bir
öngörü5 tarafından yönetildiğini iddia ediyordu.

5 Aetius III 13, 3 - V. S. 51 No. 5:


Pontuslu Herakleidos ile Pythagorasçı Ekphantos yeryüzünün
hareket ettiğini iddia ediyor, ama bulunduğu yerden çıkarak uza­

1 Tanımlanabileceğini?
2 İlk cisimlerin <= atomlann>.
3 Yani, atomlar.
4 Maddi bir doğaya sah ip olduklarını.
5 Stoacıların ifadesi; Ekphantos'un henüz "öngörü"den söz etm em iş olduğu kesindir.
GENÇ KUŞAK PYTHAGORASÇILAR 237

yı boydan boya katetmiyor, tersine dingilinde dönen bir tekerlek


gibi batıdan doğuya doğru kendi merkezi etrafında.

ANONİM PYTHAGORASÇILAR
A. E vrenbilim

1 Aristoteles, G ökyüzü Ü stüne II 13- 293 a 18 vd. = 58 B 37:

<Fizikçilerden> birçoğu, yeryüzünün <evrenin> m erkezinde


bulunduğu kamsım taşırken, İtalyalı filozoflar, yani Pythagorasçı-
lar karşıt görüşü savunuyor. Zira ortada ateşin yer aldığını, bir
yıldız olan yeryüzünün ise ortanın çevresinde hareket ettiğini ve
<böylece> günle geceye neden olduğunu iddia ediyorlar. Bizim­
kinin karşısında bulunan, "karşı-yeryüzü" diye tanımladıkları baş­
ka bir yeryüzü daha uyduruyorlar, varsayımlarını ve nedensel
açıklamalannı gökyüzündeki <gerçek> fenomenleri göz ö nünde
tutarak aramıyorlar, tersine daha çok kendi belirli kuramlarım ve
kanılarını hesaba katarak gökyüzündeki fenomenleri <zorla ken­
di kuramlarına> uydurm aya çalışıyorlar. Kanılarını gökyüzündeki
<gerçek> fenom enlere değil, sırf teorik düşünm eye dayanarak
oluşturmaya çalışan başka birçok düşünür de evrenin ortasındaki
yerin yeryüzüne verilmemesi gerektiğini anlamalıymış. Çünkü en
değerli yere en değerli şeyin geçmesi yakışık alırmış; oysa ateş
yeryüzünden, sınır da ara m ekandan değerliymiş; en dıştaki çev­
re ile orta ise sınırmış.

2 Aristoteles, Aynı Y erde 293 b 1 vd.:

Pythagorasçılar görüşlerini, bütünün belirleyici <ilkesini> di­


ğer bütün şeylerden korum anın olağan olduğunu söyleyerek te­
mellendiriyorlar. Ama böyle bir ilke ortaymış. Bunu <bu yüz-
den> "Zeus'un gözcüsü", yani bu yeri alan ateş diye tanım lıyor­
lar, sanki - "orta" deyimi hem niceliğin1 hem de eşyanın ve doğa-

1 Yani, niceliği olan bir m ekanın ya da bir cismin.


238 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

nın ortası için öyle kolaylıkla kullanılırmış gibi. Ama canlı var­
lıklarda nasıl ki canlı varlığın m erkezi ile <onun> bedeninin
m erkezi aynı değilse, kozmosta da durum un — hem de daha
büyük bir ölçüde— böyle olduğu varsayılmalıdır.

3 Bkz. Bu k o nuda Simplictus 511, 26 vd. H.:

Onlar evrenin ortasında ateşin yer aldığını iddia ediyorlar;


ne ki ortanın etrafında karşı-yeryüzü hareket ediyormuş, aynı
şekilde yeryüzü olan buna, bizim kinin karşısında bulunduğu
için karşı-yeryüzü deniyormuş; karşı-yeryüzünden sonra aynı
şekilde ortanın etrafında hareket eden bizim yeryüzü geliyor­
muş; yeryüzünden sonra da ay (Pythagorasçı öğreti üstüne
adlı eserinde o 1 böyle diyor). Yeryüzü ise bir yıldızmış, orta­
nın etrafında hareket ediyorm uş ve <böylece> güneşin karşı­
sındaki konum una göre günle geceye neden oluyormuş. Or­
tanın etrafında hareket eden ve bizim yeryüzünü izleyen kar-
şı-yeryüzü bizce görülm ezmiş, çünkü yer cismi her zaman
görüşüm üzü2 engelliyormuş. Bunlar arasından bu görüşe ti­
tizlikle bağlı kalanlar ise m erkezi ateşe, ortadan çıkarak tüm
yeryüzüne yaşam bahşeden ve soğuk bölgelerini ısıtan evren
yönetici güç adını veriyorlar. Bu yüzden bazılan onu, Aristo­
teles'in Pythagorasçılarla ilgili eserinde dediği gibi "Zeus'un
kalesi" diye tanımlıyor; bazıları da, yine onun dediği gibi
"Zeus'un gözcüsü", bir kısmı da başkalarının iddia ettiği gibi
"Zeus'un tahtı" Ancak onlar yeryüzünü, zam anın elinde bir
alet olduğuna karar vererek, bir yıldız diye tanımladılar. Ama
o yine de günle gecenin nedenidir. Zira gün, yeryüzünün gü­
neşe bakan ve onun tarafından aydınlatılan kısmından mey­
dana gelir, gece ise kendisinin neden olduğu gölgenin koni­
sinde kalan kısmından.

1 Aristoteles.
2 Y eryüzünün diğer (bize karşıt) tarafına bakışımızı.
GENÇ KUŞAK PYTHAGORASÇILAR 239

Pythagorasçılar ayı1 karşı-yeryüzü ve "aithere özgü yeryü­


zü" diye d e tanımlıyorlardı.

4 Aristoteles, Metafizik I 5. 985 b 23 vd. = 58 B 4:

Bunlar arasından ve bunlardan2 önce ilk defa Pythagoras-


çı denen filozoflar matematikle uğraşmışlar ve onu geliştirmiş­
lerdir, bu konuda uzmanlaştıklan için m atem atikteki ilkelerin
şeylerin d e ilkeleri olduğu kanısına varm ışlardır. Bunlar
arasında3 sayılar, doğası gereği ilk sırada yer aldıklarından ve
onlar da m evcut olan, olup bitenler için ateşteki, topraktaki
ya da sudakinden daha fazla olan birçok benzerliği sayılarda
gördüklerine inandıklarından, belirli bir sayı oranının doğru­
lukla özdeş olduğunu, bir başkasının ruh ve akılla, bir diğeri­
nin tam vaktinde ile ve öteki şeylerden her birinin de deyim
yerindeyse benzer bir oran içinde bulunduğunu düşündüler.
Ayrıca müziksel uyum daki oranların ve yasaların sayılara da­
yandığını, diğer bütün şeylerin de doğaları gereği sayılara
benzer göründüğünü farkettikleri için, ama sayılar tüm doğa­
nın ilk ilkeleri olduğundan, sayıların öğeleri şeylerin de ö ğ e­
leridir dediler ve tüm evrenin uyum ve de sayı olduğunu san­
dılar. G ökyüzünün fenomenleriyle, kısımlanyla ve tüm evren­
sel düzenle birbirini tutacak şekilde sayılar ve <müziksel>
uyumlar arasında gösterebildikleri her şeyi bir araya getirdiler
ve uyoımlu bir ilişki tespit etm eye uğraştılar. Herhangi bir yer­
de bir boşluk4 ortaya çıktığı zaman vargüçleriyle sistemlerinin
tutarlı görünm esine çalıştılar. Buna bir örnek verm ek istiyo­
rum. On sayısının yetkin bir sayı olduğunu ve tüm sayıların
doğasını içerdiğini düşündüklerinden gökyüzünde hareket

1 Ayı "karşı-yeryüzü" diye tanımlamış Pythagorasçılar bizce bilinmiyor. Acaba Simplici-


us'un yanılgısı mı?
2 Leukippos ile Demokritos.
3 Matematiğin ilkeleri arasında.
4 Sayıların oranı ile görü n en dünyanın şeyleri arasında kendilerince tespit edilen bağ­
lamlarda.
240 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

eden <evren cisimlerinin> de on tane olduğunu iddia ediyor­


lar; ama görülenler sadece dokuz tane olduğu için, onuncu
diye karşı-yeryüzünü buldular? Başka yerde bundan ayrıntıla­
rıyla söz etmiştim.

5 Aristoteles, G ökyüzü Üstüne II 9 290 b 12 vd. = 58 B 35:

Yeryüzü evrenin ortasında değildir diyen bütün araştırma­


cılar onun, evrenin m erkezi etrafında, daire şeklinde hareket
ettiğini iddia ediyorlar, ve yalnız onun değil, üstelik karşı-yer-
yüzünün de.

Gökkürenin Uyumu

6 Aristoteles, G ökyüzü Üstüne II 9 290 b 12 vd. = 58 B 35:

Yıldızların hareketinden dolayı müziksel bir uyum un mey­


dana geldiği, çünkü bu nedenle doğan seslerin imtizaç ettiği
savının da, sevimli ve öngörülü şekilde sahipleri tarafından
öne sürüldüğü buradan belli olmaktadır; ne ki bu hiç de yeri­
ni bulmuyor. Bu kadar büyük cisimlerin hareketinden dolayı
bir ses çıkması kimi düşünürlere zorunlu bir sonuç gibi görü­
nüyor. Zira ne benzer bir hacm e sahip ne de böylesine hızlı
hareket eden yeryüzündeki cisimlerde de aynı durum söz ko­
nusudur. Ama güneşin, ayın, üstelik çok sayıda büyük yıldızın
bu kadar büyük bir hızla hareket ettiği yerde aklın alamayaca­
ğı güçte bir sesin mutlaka m eydana gelmesi gerekirdi. Onlar
bu durum u ve aynı şekilde <yıldızlarla kozm osun merkezi
arasındaki farklı> uzaklıklardan dolayı hızların m üziksel
uyum daki sayı oranına uygun olduğunu varsayıyorlar. Bu
yüzden, yıldızların deveranı nedeniyle seslerden müziksel bir
uyum un m eydana geldiğini iddia ediyorlar. Ama b u sesi niçin
işitmediğimiz konusu anlaşılmadığından bunu, doğuştan itiba­
ren bu sesi duyduğum uzu, böylece (karşıtı olan sessizlikten
farklılığı nedeniyle) bilincine varmadığımızı söyleyerek açıklı­
GENÇ KUŞAK PYTHAGORASÇILAR 241

yorlar. Zira sesle sessizliğin aynm ına varılması ikisinin birbi­


rinden olan farkına bağlıymış, örneğin bakırcının alışkanlıktan
dolayı çekiç sesini artık hiç duymaması gibi insanların başına
da <kozmik sesler karşısında> aynı şey geliyor.
7 Bkz. Aphrodisiaslı Alexander, Aristoteles'in Metafizik I 5- 985 b 26 vd.

S. 39, 24 vd.’ına H. <Aynca A ristoteles'in Pyıhagorasçılann öğretileri

adlı eserini d e kaynak alıyor>:

<Evrenin> ortasının etrafında hareket eden cisimler b u ra­


dan belirli bir sayısal oranda uzak oldukları için, yavaş hare­
ket edenler pes bir sesin, hızlı hareket edenler de tiz bir sesin
m eydana gelm esine n ed en oluyorlar ve (ortak m erkezden)
uzaklıklarının sayısal oranına uygun şekilde m eydana gelen
bu sesler bun d an dolayı bir ezgi yaratıyorlar, ki bu müziksel
bir uyum dur.1

B. İnsan

I. Ruh Üstüne

8 Aristoteles, Ruh Ü stüne I 2. 404 a 16 ■ 58 B 40:

Pythagorasçılann öğretisi de aynı anlamı taşır gibi görünü­


yor.2 Aralanndan bazıları ruhun havadaki güneş tozlan old u ­
ğunu iddia ediyor, bazıları da <ruhu> bunları hareket ettiren
ilke <sayıyor>. Bu kam o nlardan3 dolayı oluşmuştur, çünkü
sürekli hareket halindedirler, hatta yaprak kımıldamasa bile.4

1 Bu Pythagorasçı öğreti için Zeller'in şu sözlerini haurlatm ak Önem taşıyor: "GÖkküre­


nin uyum uyla ilgili bu tasanm ın başlangıçta o n gök cismi sistemiyle kuşkusuz hiçbir
ilişkisi yoktu, d ah a çok gezegenlerle ilgiliydi. Çünkü on cismin hareketinden on ses
m eydana gelecekti; b u n a karşılık heptakord'la <yedi telli lir> ilgili eski uyum bilgisin­
den hareket edilirse yedi ezgi, okıakord'la <sekiz telli lir> ilgili olandan hareket edilir­
se sekiz ezgi uyum a aittir..."
2 Leukippos ile D em okritos’u n ruh atomları Öğretisi.
3 G üneş tozlarından dolayı.
4 G üneş tozları (= ru h ) — ki sözü g eçen kanı b u d u r— hareketlerini k e n d inden alır
(bunların ruhla ya d a ruhlarla b ir tutulm asının nedeni, ruhun da kendi kendine hare­
ket e d en ilke diye görülmesidir).
242 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

9 Aristoteles, Politika Vin 5. 1340 b 18 = 58 A 41:

Bu yüzden birçok filozof ruhun bir uyum 1 olduğunu öne


sürüyor, bazıları ise o n u n uyum a sahip olduğunu iddia edi­
yor.

10 Aristoteles, Ruh Ü stüne I 3- 407 b 20 vd. = 58 B 39:

<Kimi filozoflar> ruhun özünün ne olduğunu sadece açık­


lığa kavuşturm aya çalışıyorlar; am a o n u kabul edecek beden
hakkında hiç zihin yormuyorlar, Pythagoras mitlerine uygun
olarak sanki herhangi bir ruhun herhangi bir bedene girmesi
m üm künm üş gibi.

11 Jamblich, Pythagoras'ın Yaşamı 85 * 58 C 4:

İnsan ruhu sadece kurbanlık hayvanlara girmez. Bu yüz­


d en insan öteki hayvanların değil, yalnız kurbanlık hayvanla-
n n etini yemelidir (yani, bu etten yem ek hakkına sahip olan­
lar).

II. Etik
1. D in se l v e Etiksel g ö rü şler

12 Jam blich, Pythagoras'ın Yaşamı 174 vd. = 58 D 3 <A ristoxenos'un "Pythagoras'ın


özdeyiş!eri"nden>:

Bunu hocalarından öğrenmiş olan Pythagorasçılar tanrının


gerçekten mevcut olduğuna, insanları gözden uzak tutmaya­
cak ve onlarla ilgilenecek şekilde insan soyu ile ilişkisinin bu­
lunduğuna inanmayı yararlı görüyorlar. Çünkü insanlann, hiç­
bir bakım dan karşı çıkmaya kalkışam ayacaklan böyle bir d e­
netim e ihtiyacı vardır. Ancak böyle bir denetim , evrene hük­
m etm eye layık bir varlıksa tan n d an gelen denetim m iş. Bu­
nunla haklı olarak insanın yaratılıştan kendini üstün görmeye

1 D edenin karşıt m addelerinden (ya da güçlerinden) dolayı.


GENÇ KUŞAK PYTHAGORASÇILAR 243

eğilimli, itkileri, istekleri ve diğer tutkuları bakım ından anlaşıl­


ması zor bir varlık olduğunu kastediyorlar. Bu yüzden <üstle-
rinde> bir çeşit uyancı ve düzene koyucu bir hakimiyetin ve
tehdidin varlığını hissetmeleri gerekiyormuş. Herkes doğasın­
da gizlenen tehlikelerin bilincine varmış olmalı ve <bu yüz-
den> tannya hürm et ve saygıda kusur etm em eli, tanrının in-
sanlan ve eylemlerini gözlediği her zaman göz önünde tutul­
malıdır. T anndan ve tannlardan sonra ise en büyük saygı ana-
babaya ve yasaya gösterilmeli, bunlara bağlı olunduğu davra­
nışlarla belli edilmelidir, am a yalancıktan değil, içsel inançtan
dolayı. İnsanın genel olarak anarşiden daha büyük bir kötü­
lük olmadığına inanması gerekirmiş. Zira yaratılışından dolayı
insanın <üstünde> bir efendi bulunm azsa iyi olmazmış.
Bu kişiler, diğerlerinden bir parça kötü bile olsalar ataların
alışkanlıklarına ve göreneklerine bağlı kalmayı doğru bulu­
yorlar. Zira geleneksel şeylerden ve göreneklerden düşünce­
sizce vazgeçm ek ve yeniliklere düşkünlük gösterm ek hiçbir
durum ve koşulda elverişli, yararlı değilmiş.

P ythagorasçıların d in e karşı tu lum larını g ö ste rm esi b a k ım ın d a n


a şa ğ ıd a k i tü m c e ç o k tipiktir:

13 Jamblich, Pythagoras’ın Yaşamı 83 <58 C 4'te>:


İnsan çocuk sahibi olmalıdır; çünkü devletine tanrıyı sayan
varlıklar bırakmalıdır.

14 Jamblich, Aynı Y erde 204 vd. ■ 58 D 8:

Pythagorasçıların, yakından tanıdıkları insanlara hazdan


sakınmalarını öğütledikleri anlatılıyor; insanın çekinm ek zo­
runda olduğu başka şeyler olsa da bundan m utlaka sakınması
gerekirmiş. Zira hiçbir şey bizi bu kadar kolay yıkmaz ve
özellikle bu tutku gibi suça yöneltmezmiş. Görünüşe göre on­
lar hazı göz önüne alarak asla bir şey yapmaya uğraşmıyorlar­
244 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

dı — çünkü böyle bir am aç yakışık almazmış ve zararlıymış—;


insan yapacağı işi daha çok bakışlarını güzele ve yaraşana çe­
virerek yapmalıymış, çıkar ve yaran <ancak> ikinci sırada gö­
zetmeliymiş. Ama b u nun için sıradışı bir yargı gücüne ihtiyaç
varmış.
Bu kişiler bedensel arzular hakkında şöyle diyorlarmış: Ar­
zunun kendisi bir çeşit ruhsal dürtü, bir itkiymiş ve belirli bir
doyum u, belli şeylerin m evcudiyetini algılamayı ya da <be-
denle ruhun> bir şeyler hisseden durum unu istemekmiş. Ama
karşıt <şeylere ya da durumlara>, örneğin bedenin boşaltılma­
sına, <bir şeyin> m evcut olm am asına ve de bazı <şeylerin>
algılanm am asına d a arzu duyulurm uş. Bu tutku çeşit çeşit
olup, insanın içinde bulunduğu, durum lar arasında farklı bi­
çimler gösterirmiş. Ama insani arzulann büyük çoğunluğu in­
sanlar tarafından yaratılırmış ve kendi suçlanymış. Bu yüzden
bu tutkuya çok dikkat etm ek, onu göz altında bulundurm ak
ve b ed en eğitimini ihmal etm em ek gerekirmiş. Çünkü b ed e­
nin boşaltılm asından sonra yem ek arzusu, tıpkı doyduktan
sonra gereken boşaltm a isteği kadar doğalmış. Ama ustaca
hazırlanmış yiyeceklere, süslü ya da lüks giysilere ve döşekle­
re, süslü, değerli ve lüks ey eşyalarına duyulan arzuyu ilk d e ­
fa insanlann kendileri icat etmiş ve aynı şey dam ak tadı için
yararlı ev aletleri, içki tasları, hizm etçiler ve evcil hayvanlar
için de söz konusuymuş.
İnsanların tutkulan arasından özellikle bu tutkunun özü
bir yerde kalmayıp sonsuza kadar devam eden cinstenmiş. Bu
yüzden yetişen gençlere daha çocukluktan itibaren özen gös­
terilmeliymiş, ki onlar <sadece> ihtiyaç duyulan şeyleri arzu­
lasın, değersiz ve gereksiz ihtiraslardan kaçınsın, böylece bu
tür isteklerden uzak ve rahatsızlık hissetm eden kalsınlar, kü­
çüm senm eye değer ve ihtiraslarla iç içe geçmiş şeyleri hiçe
saysınlar. Öte yandan değersiz, zararlı, gereksiz ve kasıtlı ihti­
rasları en çok zenginlik ve bolluk içinde yaşayan insanlarda
GENÇ KUŞAK PYTHAGORASÇILAR 245

görm ek m üm künm üş. Çünkü bu tür çocukların, erkeklerin,


kadınların bunu canlarının çekm em esi kadar tatsız bir şey
yokmuş.

15 Jam blich, Aynı Y erde 196 vd. = 58 D 6:

Bu Pythagorasçılar sağlık yönünden bedenlerinin her za­


m an aynı durum da kalmasına, kimi zaman zayıf, kimi zaman
şişman olmamasına dikkat ediyorlardı. Zira bunu dengesiz bir
yaşam tarzının belirtisi sayıyorlardı. Öte yandan haleti ruhiye-
lerine de hakimdiler: Bazen neşeli, bazen karamsar değildiler,
temkinli bir neşe içinde <her zaman> bir karardaydılar. <Bu
yüzden> öfkelenm ekten, karamsarlığa düşm ekten1, heyecan­
lanm aktan kaçınıyorlardı. O nlar için şu ilke geçerliydi: Makul
bir kişinin başına, insanın m aruz kalabileceği şeyler beklen­
m edik bir anda gelmemelidir, tersine etki alanının dışında ka­
lan her şeye hazırlıklı olmalıdır. Ama yine de başına böyle bir
şey gelir ve bu yüzden öfkeye kapılırsa ya da tasalanırsa ya
da benzer duygular hissederse, o zaman inzivaya çekilir, ora­
da kendisiyle hesaplaşarak tutkulanna gem vurmaya ve çare
bulmaya çalışırmış.
Pythagorasçılar hakkında ayncia şunlar da anlatılıyor: Bun-
lann hiçbiri öfkeye kapılarak bir köleyi dövm ez ve özgür bir
kişiyi de azarlamazmış, tersine tekrar ruhsal dengesine kavuş­
mayı beklermiş. Ama onlar uyanya "azarlama" diyorlardı, çün­
kü sessiz ve sakin kalarak sabırla soğukkanlılığım kazanmaya
çalışıyorlardı.

2. Cinsel Etik

16 Jamblich, Aynı Y erde 209 vd. = 58 D 8:

Üreme hakkında şöyle dedikleri anlatılmaktaydı. Kanılan-


na göre, insanın "erken olgunlaşmış" şeylerden sakınması ge-

1 "Depresyonlar".
246 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

rekirmiş. Zira erken olgunlaşmış bitkiler ve hayvanlar iyi mey-


va vermezlerm iş; meyva verene kadar belli bir sürenin geç­
mesi gerekirmiş, ki güçlü ve olgunlaşmış gövdeden tohum ­
lar ve meyvalar meydana gelsin. Bu yüzden oğlan ve kız ço-
cuklannı yorucu bir beden eğitimine tabi tutarak, bedenleri­
ne gereken dayanıklılığı kazandırarak yetiştirmeli, öm ür bo­
yu yorgunluklara katlanacak, kendilerini eğitecek ve m eta­
netli olacak şekilde beslenm elerini sağlamalıymış. Ancak in­
sanın yaşam ında m üm kün olduğu kadar geç tanıması gere­
ken pek çok şey varmış; bunlardan biri d e cinsel ilişkiy­
miş. Bu yüzden oğlan çocuklar yirmi yaşını doldurana ka­
dar cinsel ilişkiyi arzu etm eyecek şekilde yetiştirilmeliymiş.
Ama bu yaşa geldiği zaman da sevgi ilişkilerine çok sık gir­
memeliymiş. Ne ki, böyle bir durum, değerli ve güzel bir şe­
ye karşı iyi davranıldığında söz konusu olurmuş. Zira uy­
gunsuz ve iyi davranışın ikisi birden tek ve aynı kişide b u ­
lunması m üm kün değilmiş. Aynca, daha önce Grekler arasın­
da geçerli olan şu ilkeleri de övdükleri söylenir: İnsan anası,
kızı ve kızkardeşiyle cinsel ilişkiye girmemelidir, kutsal ve ka­
muya açık yerlerde cinsel ilişkide bulunm aktan kaçınmalıdır.
Çünkü böyle bir faaliyetin karşısına ne kadar çok engel çı­
karsa o kadar güzel ve yararlı olurmuş. Görüldüğü gibi bu
kişiler, doğal olmayan ve günah sayılan cinsel ilişki istekleri­
nin bastırılması, terbiye ve ahlak çerçevesinde kurulan d o ­
ğal ilişkilerden <sadece> iyice düşünülm üş ve meşru şekilde
çocuk sahibi olmaya hizmet edenlere izin verilmesi gerekti­
ğine inanıyorlardı. Ama babanın ileride doğacak çocuklar için
birçok önlem alm ak zorunda olduğu kanısındaydılar. İlk ve
en önem li önlem de şuymuş: İnsan, çocuk sahibi olmak için
kendini iffetli ve sağlıklı bir yaşam sürm eye hazırlamalıdır; va­
kitli vakitsiz aşırı yemek ve içmekten kaçınmalı, beden sağ­
lığını kötüye götürecek yiyecek ve içeceklerden uzak dur­
malıdır, hele sarhoşken hiç <cinsel ilişkide bulunmamalıdır>,
GENÇ KUŞAK PYTHAGORASÇILAR 247

tam tersine. Onlar, kendisiyle çelişen ve uyuşmayan, kötü bir


karışımdan kötü tohum ların m eydana geleceğine inanıyor­
lardı. Bir canlı varlık döllem ek, dünyaya getirmek ve ona bir
varoluş kazandırm ak üzere olan bir kişi, eğer doğacak ço­
cuğun varoluşunu ve yaşama adım atmasını elden geldiğin­
ce elverişli koşullarda gerçekleştirmek için özen gösterm ez­
se, böyle birine vicdansız ve düşüncesiz insan denirmiş, <üs-
telik> köpek sevenler bile büyük bir özenle köpek üretm e­
ye uğraşmaktadır, ki m üm kün olduğunca işe yarar, olması
gerektiği gibi, zam anında ve ihtiyacı karşılayan bir bünye­
ye sahip köpekler doğsun, ve kuş sevenler de aynı şekilde
davranırlar. Cins hayvan yetiştirmeye çalışanlann da, döl­
lenm enin gelişigüzel olm amasına özen gösterdiklerini bilm e­
yen yokm uş; b u n a karşılık insanlar kendi çocuklarının
<oluş'unu> hiç düşünm üyorm uş, rastgele —o sırada nasıl
denk gelirse— büyük bir düşüncesizlikle <çocuk> döllüyor
ve sonra da büyük bir kayıtsızlıkla onlan besleyip büyütü-
yorlarmış. Ve bu, insanlardan birçoğunun kötü ve değersiz ol­
masının en önemli, en belirgin nedeniymiş. Çünkü insanların
büyük bir bölüm ü, tıpkı hayvanlar gibi, gelişigüzel çocuk döl-
lüyormuş.
(Bu tür ilke ve törelere, kendini eğitme konusunda eski­
den beri emirlerini Pythagoras'ın kendisinden almış olan kişi­
ler tarafından, tıpkı bir çeşit Delphoi kehaneti gibi, söz ve
davranışta uyulmuştur.)

17 Stobaeus, Egloglar IV 1, 40 vd. H. <58 D 4'te>:

Onlar, çocukluktan itibaren düzenli beslenm enin d e zo­


runlu olduğunu iddia ediyorlardı; ayrıca düzenin ve bir karar­
da olm anın güzel ve yararlı, düzensizlikle bir kararda kalm a­
m anın çirkin ve zararlı olduğunu da söylüyorlardı.
248 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

18 Jam blich, Pvthagoras'ın Yaşamı 231 = 58 D 9:


"Azarlamak" diye tanımladıkları ihtarı ve serzenişi, yaşlıla­
rın gençlere dikkatli ve yaraşır şekilde tatbik etmesi gerekir­
miş, azarlayan kişinin davranışında da sevgi ve yakınlık izleri
görülmeliymiş. Azarlamak ancak o zaman uygun ve yararlı
olurmuş.

19 Jam blich, Aynı Yerde 164 vd. = 58 D 1:

Onlar öğretilen ve söylenen h er şeyin hatırda tutulması ve


saklanması, bilgilerin ve önerm elerin, öğrenen ve hatırda tu­
tan <organın> alabileceği kadarıyla biriktirilmesi gerektiğine
inanıyorlardı, çünkü insanın idrak etm esine ve bilgileri sakla­
m asına yarayan budur. Bu yüzden belleğe büyük bir önem
veriyorlardı, bu konuda alıştırma yapıyorlar, ona özen gösteri­
yorlardı, ders sırasında, öğrenm enin ana ilkelerini iyice kavra­
m adan öğrencileri bırakmıyorlardı. Ayrıca gün boyu konuşu-
lanlan tekrar hatırlamayı da alışkanlık haline getirmişlerdi. Bir
Pythagorasçı bir gün önce olu p bitenleri hatırına getirm eden
yatağından kalkmıyordu. Hatırlarken şöyle bir yol izliyordu.
Önce ne söylediğini ve duyduğunu ya da yataktan kalktıktan
sonra aile üyelerinin kendisine hangi işleri havale ettiklerini
aklında yinelemeye çalışıyordu. Sonradan gelenler1 konusun­
da da aynı yolu izliyordu. Ardından, evi terkettikten sonra ilk
ya da ikinci ve üçüncü olarak kiminle karşılaştığım, önce bi­
riyle, sonra diğerleriyle nelerden söz ettiklerini tekrar hatırla­
maya çalışıyordu, ve diğer konularda da böyle davranıyordu,
gün boyunca olup bitenleri aklında canlandırm aya çalışıyor,
olup biten şeyleri sırasıyla tek tek hatırlamaya uğraşıyordu.
Uyandığı zaman eğer vakti varsa üçüncü günde2 vuku bulan-
lan da aynı şekilde hatm na getirmeyi deniyordu. Belleklerini
kullanmak için alıştırma yapm aya devam ediyorlardı. Zira bil-
1 Bunları izleyenler.
2 Evvelsi gün.
GENÇ KUŞAK PYTHAGORASÇILAR 249

gi, deneyim ve anlayış bakım ından bellek yetisi kadar önemli


başka bir şey yokm uş.1

1 Bu genç kuşak Pythagorasçılann kendi eıiksel-pedagojik kurallarının nedenleri hak­


kında hesap verdikleri kuşku götürm ez. Ama b u rad a sözü geçen bellek alıştırmasının
gerçekten belleği alışurm a amacını güdüp gütm ediğinden ciddi şekilde kuşku duyula­
bilir. Burada g ö rü n ü şe göre daha çok etiksel motiflerin, yani b ir eylemi yerine getirip
getirm em e kon u su n d a bu Pythagorasçılann gitgide u yanan "vicdanlarının" hesabını
verm e çabasının etkisi olmuştur.
EK

İşaretlerin Açıklaması

( ) = Antikçağ yazarlarının (doksograflanna) kendileri tara­


fından eklenenler.
< > = Antik metinlere yayımcı tarafından eklenenler.
[ 1 = Alıntı yapılan metin özgün değildir, yani başlığından
farklı olarak başka bir yazardan kaynaklanmaktadır.

KİTAPTA ADI GEÇEN FİLOZOFLAR

Akusilaos Gorgias
Alkmaion
Anaxagoras Herakleitos
Anaximandros Hesiodos
Anaximenes Hiketas
Anonymus Iamblichi Hippasos
Antiphon Hippias
Archytas Hippodamos

Demokrit os Kallikles
Diogenes Kleostratos
Kozmologlar (Evrenbilimciler)
Ekphantos Kratylos
Elealılor Kritias
Empedokles
Epimenides Leukippos
252 SOKRATES'TEN ÖNCE FELSEFE

Musaios Pythagorasçılar, genç kuşak

Orpheus Sofistler
Orpeusçular Sosyalistler

Parmenides Thales
Petron Theagenes
Phaleas Thrasymachos
Pherekydes Thrasymachos, Chalkedonlu
Philolaos
Prodikos Xenophanes
Protagoras
Phythagoras Yedi Bilge
Phythagorasçılar
Phythagorasçılar, anonim Zenon
Wilhelm Capelle bu çalışmasında
batı felsefe tarihi boyunca,
düşüncelerine her zaman gönderme yapılan
'ilk filozoflar'ın metinlerini
eksiksiz olarak derlemiş.

Sokrates'ten Önce Felsefe;


Thales'ten Pythagoras'a, Xenophanes'ten
Herakleitos'a, Empedokles'ten Anaxagoras'a,
Elealılar'dan Sofistler'e, Demokritos'tan
genç Pythagorasçılara uzanan bir felsefe tarihine
doğrudan fragmanlar, metinler ve belgeler
aracılığıyla ulaşma olanağı sağlıyor.

Yunan felsefesini başlangıcından alıp


Sokrates'e kadar getiren